Okunası yazılar..

Katılım
19 May 2008
#41
Ynt: Okunası yazılar..

Nimetlere karşı istenen üç fiyat

Kulluğun manası şükürdür. Yüce Allah, İbrahim Sûresi 7. ayet-i kerimede, "Eğer şükrederseniz ben nimetlerimi daha da artırırım.
Ama nankörlük ederseniz haberiniz olsun ki azabım pek şiddetlidir."
buyurarak şükretmenin hem kulluk görevi hem de nimetleri ziyadeleştirmeye önemli bir vesile olduğunu ilan ediyor. Yine Nahl Sûresi 18. ayette, "Hâlbuki Allah'ın nimetlerini saymaya kalksanız, mümkün değil, sayamazsınız." diyerek sınırsız nimetlere karşı yapılacak şükrün de sınırsız olması gerektiğini ifade buyuruyor. Bu ve bunlara benzer pek çok ayet-i celîle bizlere mazhar olduğumuz nimetleri ve buna karşılık yerine getirmemiz gereken şükür vazifesini ihtar ediyor.

Peki, bu şükür nasıl olmalıdır? Bediüzzaman Hazretleri'nin ifade buyurduğu gibi, Mün'im-i Hakikî'nin o kıymetli nimetlere bedel olarak istediği fiyat üç şeyden oluşmaktadır.

Bunlardan biri zikir, biri şükür, biri fikirdir. Başta Bismillah zikirdir. Bismillah, nimet veren Zat'ı nimetlerinden istifadeye başlamadan önce yâd etmek ve işe O'nun namına başlamak demektir. Her işimize Besmele ile başlamak Nebiler Sultanı'nın tavsiyelerindendir. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde şöyle buyururlar: "Bismillah ile başlanmayan her iş kopuktur, bereketsizdir."

Yemeğe Besmele ile başlamak da Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) ısrarla üzerinde durdukları bir husustur. Hz. Aişe validemizin rivayet ettikleri bir hadiste şöyle buyurulmaktadır: "Sizden kim bir şey yerse Bismillah desin. Başlangıçta söylemeyi unutmuşsa, sonunda şöyle söylesin 'Bismillahi fî evvelihî ve âhirihî (hem başı hem sonu için Bismillah)." Şahit olduğu bir başka hadiseyi de yine Hz. Aişe validemiz naklediyor: "Allah Resûlü (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) ashabından altı kişiyle birlikte yemek yiyordu. Derken bir bedevi geldi, önlerindeki yemeği bir iki lokmada yutuverdi. Bunun üzerine Efendimiz şöyle buyurdu: 'Eğer bu adam Besmele çekseydi yemek hepimize yeterdi.'"
Mesaj yüklü bir başka hadisi de bizlere Hz. Cabir (ra) naklediyor: Resûl-i Ekrem Efendimiz buyurdular ki: "Bir kişi evine girerken ve yemeğe başlarken Bismillahirrahmanirrahim derse şeytan, avanelerine, 'Size burada gecelemek de yok akşam yemeği de!' der. Ama bir insan, eve girerken Bismillahirrahmanirrahim der, yemeğin başında Besmele'yi unutursa şeytan avanelerine, 'Yemeğe kavuştunuz ama geceyi burada geçiremeyeceksiniz!' der. Yok, eğer eve girerken de yemeğe başlarken de Besmele'yi ihmal ederse bu sefer şeytan sevinçle avanelerine dönerek, 'Yemeğe de yetiştiniz, yatmaya da!' der." Bu misallerden de anlaşıldığı üzere, her işimize Besmele ile başlamak hem kötülüklerin önünün kesilmesi hem bereketin ziyadeleşmesi için çok önemlidir.
Mazhar olduğumuz nimetlere karşı bizden istenen ikinci fiyat fikirdir. O da bu kıymetli ve her biri sanat harikası olan nimetlerin Allah'ın kudret mucizeleri ve rahmet hediyeleri olduğunu düşünmektir. Nimetten, Nimet Veren'e yol bulmak, bu vesileyle marifet ufuklarına kanatlanmaktır. 32. Söz'de ifade edildiği gibi: "Nimetlerden Allah için istifade etmenin alameti, onları kanaatkârane kullanmak ve Allah'ın hediyeleri olduğunu bir an hatırdan çıkarmamaktır."Bizden istenen şükrün üçüncü aşaması ise sonunda Elhamdülillah demektir. Bu hamdi kısa bir dua cümlesiyle bitirmek de sünnettir. Pek çok dua mecmuasında yer alan, Efendimiz'den (sallallahu aleyhi ve sellem) mervi olan ve hemen herkesin bildiği dua şudur: "Elhamdülillâhillezî et'amenâ ve sekânâ ve cealenâ minel müslimîn" 'Bizi yediren, içiren ve Müslümanlardan eyleyen Allah'a hamd olsun.' Kur'an talebelerinin dillerine pelesenk olmuş bir diğer güzel dua da şudur:

"Ey bizi nimetleriyle perverde eden Sultanımız! Bize gösterdiğin numûnelerin ve gölgelerin asıllarını, menbâlarını göster. Ve bizi makarr-ı saltanatına celbet. Bizi bu çöllerde mahvettirme. Bizi huzuruna al. Bize merhamet et. Burada bize tattırdığın leziz nimetlerini orada yedir. Bizi zevâl ve teb'îd ile ta'zîb etme. Sana müştâk ve müteşekkir şu mûtî raiyyetini başıboş bırakıp idam etme. Ya Rab! Kusurumuzu affet, bizi kendine kul kabul et. Emanetini kabzetmek zamanına kadar bizi emanette emin kıl. Ruhumuzu cesedimize, kalbimizi nefsimize, aklımızı midemize hâkim eyle.

YÂ RAB! Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın bereketi hürmetine bize ihsan ettiğin maddi ve manevi rızkımıza bereket ihsan et!.. Amin..."

Süleyman Sargın
 
Katılım
22 Haz 2008
#42
Ynt: Okunası yazılar..

Bu yazılardaki ifedelerin birçoğu okunasıdan öte,masaya yatırıp neşter vurulası türden...

"Bize gösterdiğin numûnelerin ve gölgelerin asıllarını, menbâlarını göster."

Bir dünya ki içinde muhtelif zıtlıklar mevcut...En güzel(!) de yaşanıyor,en çirkin(!)de. Lakin hepsi de müşterek bir kaynağın hüzmesi,aslı değil.Çok enterasan geliyor kulağa, aslın gölgelerinde oynadığımızı düşünmek...
Bazı anlarda öyle gerçek oluyor ki oysa dünya nazarımızda;lakin zatı itibariyle yalan ve çekilmez.Dünya ile aradaki muhavereyi dizginleyen hatta bitirme eşiğine getiren bir mülahaza zannımca bu...
 
Katılım
19 May 2008
#43
Ynt: Okunası yazılar..

LA TAHZEN / ÜZÜLME

Vakti gelmeden ölmeyeceksin !
"Ecelleri geldiği zaman onlar ne bir saat geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler."(Nahl-61)

LA TAHZEN / ÜZÜLME

Eleştiri ve tenkit seni üzmesin, bilesin ki eleştiri kişinin hatalarını görmesine vesile olur.
"(Bu yolda) hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar."(Maide-54)

LA TAHZEN / ÜZÜLME

Korkulan şeylerin pek çoğu gerçekleşmez.
"Onlardan korkmayın, eğer mü'min iseniz, benden korkun."(Ali İmran-175)

LA TAHZEN / ÜZÜLME

Unutma kin ve hırs, hasmından daha çok insanın kendi sıhhatine zarar verir.
"Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla ve kalplerimizde iman edenlere karşı bir kin bırakma."(Haşr-10)

LA TAHZEN / ÜZÜLME

Çünkü zahmet olmadan, Rahmet olmaz.
"Demek ki, gerçekten zorlukla beraber kolaylık vardır. Gerçekten güçlükle beraber kolaylık vardır."
(İnşirah-5,6)

LA TAHZEN İNNALLAHE MEANA !!!
"Üzülme Allah (cc) bizimle beraberdir"(Tevbe-40)

Alıntı
 
Katılım
19 May 2008
#44
Ynt: Okunası yazılar..

Sâlih ve Sâdıklarla Berâber Olmak

Kalbin mâsivâdan muhâfaza edilmesi ve dâimâ hayır telkînlerine muhâtab kılınması için, rûhâniyetlerinden feyz alınabilecek gönül ehli sâlih ve sâdıklarla ünsiyet zarûrîdir. Çünkü her uzuvda bir irâde bulunmasına rağmen yalnız kalbde irâde yoktur ve kalb, çevresinden gelen telkînlerin kendisine îrâs ettiği istikâmete tâbî olmak temâyülündedir.

Kalb, içinde bulunduğu vasatın rengine, şekline ve âhengine bürünür. Ancak, bu hâl kalbde belli tesirlerin kök salıp yerleşmesindeki başlangıç hâlidir. Sonradan vâkî olan müsbet veyâ menfî tesirler evvelkilere benzerlik veyâ zıdlık sebebiyle müsbet de olabilirler, menfî de. Lâkin kalb, başlangıçta iyi tesirlere tâbî kılınıp belli bir kıvâma getirilmedikçe büyük bir tehlikeye mâruzdur. Zîrâ bütün tesirler karşısında kalbde mevcûd olan muhabbet, onun tesir altında kalıcı; nefret ise bu tesirleri reddedici bir rol oynar. İşte bu sebepledir ki insanın mânen yükselip alçalmasında, muhabbet ve husûmetin yerinde kullanılması pek mühim bir müessirdir. Gerçekten muhabbeti lâyıkına, husûmeti de müstehakkına tevcîh edebilmek sâhibini âbâd ederken, aksine muhabbeti nâ-lâyıkına, husûmeti ise gayr-ı müstehakkına tevcîh, bunu yapanı bu tevcîhlerdeki şiddet nisbetinde bedbaht kılar.

Bu hakîkat göz önünde tutulduğunda, mânevî terakkî için Allâh'ın sâlih kullarıyla berâber olup onların tesir dâiresi içinde yaşamanın lüzûm ve ehemmiyeti net bir şekilde ortaya çıkar. Ancak, bu takdîrde de istifâde, muhâtaba duyulan muhabbet nisbetinde gerçekleşir. Yoksa kuru kuruya bir berâberlik -az çok bir fâide sağlasa da- matlûb olan netîceyi hâsıl etmez.

Ayrıca "sahâbî" ve "sohbet" kelimelerinin aynı kökten geliyor olması da câlib-i dikkattir. Ashâb-ı Kirâm, Allâh Rasûlü'ne duydukları muhabbet, hürmet ve edeb hissiyâtı içinde mânevî sohbet ve terbiyeden murâd edilen istifâdenin en müşahhas ve mükemmel bir nümûnesi oldular. Ancak nâil oldukları bu istifâdenin âdetâ şartını ifâde eder mâhiyette de Rasûlullâh'ın sohbetinde büründükleri huzur ve edeb hâlini:

"-Sanki başımızın üzerinde bir kuş var. Kıpırdasak uçacak zannederdik." şeklinde ifâde ederlerdi.

Ashâb-ı Kirâmın, mâzileri itibâriyle çorak topraklara benzeyen gönül âlemleri, Allâh Rasûlü'nün sohbet meclisindeki mânevî iklimin rahmet ve bereket sağanaklarıyla yoğruldu. Bu sâyede zamânında üstüne toprak basılmış eşsiz fazîlet ve mânâ tohumları neşv ü nemâ buldu. Sadırdan sadıra in'ikâs eden muhabbet ve rûhâniyet alışverişiyle yıldız şahsiyetler inkişâf etti. Câhiliyye devrinin merhametsiz, vicdansız, kız çocuklarını diri diri gömecek kadar katı, hak ve hukûk tanımaz insanı eridi, kayboldu. Aynı silüet içinde fakat bu defâ gözü gönlü yaş dolu, diğergâm, ince, rakîk, hassas bir insan hüviyeti teşekkül etti.

O insanlar Allâh Rasûlü'nün şahsiyetini ve yüce ahlâkını gittikleri her yere taşıdılar. Kıyâmete kadar menkıbeleri devâm edecek fazîletler sergilediler. Onlar hakkında âyet-i kerîmede Yüce Rabbimiz de şöyle buyurur:

"(İslâm dinine girme hususunda) öne geçen ilk muhacirler ve ensar ile onlara güzellikle tabi olanlar var ya, işte Allâh onlardan razı olmuştur, onlar da Allâh'tan razı olmuşlardır. Allâh onlara, içinde ebedi kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük kurtuluştur." (et-Tevbe, 100)

İbâdet vecdi içinde geçen bütün sohbetler, Allâh Rasûlü'nün sohbetlerinden bir akistir. Zîrâ mânevî istifâdenin merkezi O'dur. Rûhî heyecânlarla dolu sohbetler de hep o merkezden teselsülen naklolan parıltılardır. Sâdık ve sâlihlerin böyle meclislerini ganîmet bilmelidir. Zîrâ bu meclisler öyle bir cennettir ki; içinde ilâhî aşk ile çağlayan gözler ve gönüller vardır.

Kalbî hayâtın muhâfazası için gâfil ve fâsıklarla ünsiyetten şiddetle sakınmalıdır. Zîrâ teaffün etmiş (kokuşmuş) mezbele ve leşler üzerinden geçip gelen bir rüzgar, onların mülevves kokularını alarak etrâfa yayar, nefesleri tıkar ve rûhları daraltır.

Şeyh Ubeydullâh Ahrâr -kuddise sirruh-, bu hususta yârânına şöyle nasîhat eder:

"-Ağyâr ve bîgânelerle sohbet etmek, kalbe fütûr, rûha dağınıklık ve gönle perişanlık verir. Nitekim Bâyezîd-i Bistâmî, bir gün içinde böyle bir perişanlık duydu. Bir türlü kendisini toplayamadı; meclisindekilere:

"-Hele bir bakın meclisimde yabancı biri var mı?" dedi.

Araştırdılar kimseyi bulamadılar. Fakat Bâyezid-i Bistâmî ısrâr etti:

"-Hele iyi araştırın. Asâların olduğu yere de bakın. Eğer öyle olmasaydı, içimde bu perişanlık olmazdı." dedi. Tekrar araştırdılar ve bir gâfilin asâsını buldular. O asâyı dışarı attılar; Bayezid-i Bistâmî'nin gönül huzûru da yerine geldi.

Yine bir gün Hâce Ubeydullâh Ahrâr Hazretleri, huzûruna gelen yakınlarından birine:

"-Senden yabancılık kokusu geliyor." dedi ve ilâve etti:

"-Gâlibâ sen, yabancı birinin elbisesini giymişsin."

O kimse hayretle:

"-Evet öyle." dedi ve o elbiseyi değiştirip tekrar geldi.

Bunun zıddı bir misâl de Yusuf -aleyhisselâm- ile babası Yâkûb -aleyhisselâm- arasında vâkî olmuştur. Hazret-i Yâkûb, oğlu Yûsuf'ta kendi husûsiyetlerini görünce, ona diğer çocuklarından daha fazla meyletti. Bu muhabbette öyle aynîleşme oldu ki, daha sonra Yûsuf'un gömleği Mısır'dan kendisine getirilirken o Ken'an ilinde olduğu hâlde gömleğin kokusunu almaya başladı. Halbuki ondan başka hiç kimse o kokudaki sırrı hissetmemekteydi.

Mânevî hâllerin eşyâya bile sirâyet etmesi karşısında, eşyâdan daha hassas olduğunda şüphe bulunmayan insan kalbini, ne denli titizlikle muhâfaza etmek gerektiği ortadadır.

Yine büyükler bu hususta derler ki:

"Halkın amel ve ahlâkından cansız varlıklar bile in'ikâs alır. Bu itibarla türlü çirkinliklerin irtikâb edildiği bir yerdeki ibâdetle, amel-i sâlih ve hayırlara mekân olmuş bir yerdeki ibâdet, kıymetçe birbirinden çok farklıdır. Bunun içindir ki, Kâbe hareminde kılınan bir namaz, sâir yerlerde kılınanlardan misillerce üstündür."

Bu hâlin zıddı olarak Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Arafat'la Müzdelife arasındaki Vâdi-i Muhassır mevkiinden hızlı olarak geçmişlerdir. Bu tavır karşısında ashâb merâkla:

"-Yâ Rasûlallâh! Ne hâl oldu ki burada süratlendiniz?" diye sorunca Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

"-Cenâb-ı Hak, bu mekânda zâlim Ebrehe ordusunu kahretti." buyurmuşlardır.

Yine binbir meşakkat dolu Tebük Seferi'nden dönüşte ashâb-ı kirâm, gölgelenmek ve su temin edebilmek için Semûd Kavmi'nin taşları oyarak yapmış olduğu köşklere girdiler. Bunun üzerine -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

"Bu mekânda Cenâb-ı Hak Semûd Kavmi'ni helâk etti. O kahırdan bir hisse gelmemesi için buralardan su almayınız." buyurdu.

Ashâb:

"-Yâ Rasûlallâh! Kırbalarımıza su doldurduk ve bu sudan hamur yaptık." deyince Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

"-Suları boşaltın ve hamurları dökün!" emrini vermiştir.

Bu ve benzeri hâdiseler, hâllerin cemâdâta (cansız varlıklara) dahî sirâyet ve in'ikâsını gösteren tipik birer misâldir.

Gönül erleri olan, sâlih ve ârifler de, kalblerindeki muhabbet, aşk ve vecdlerini sohbetlerine taşırlar. Kalplerindeki esrârın nûru cemaate akseder. Meydana gelen in'ikâs ve insibâğ (boyanma) netîcesinde gönüller kâbiliyyet ve istîdâda göre, feyz ve hakîkat nûru ile dolar. Tıpkı; gül, karanfil ve nâdîde çiçeklerle bezenmiş bir bahçe üzerinden esen sabah melteminin, gittiği yerlere, gönüllere bahar ferahlığı veren latîf râyihalar götürmesi gibi. Kalbî meziyetlerin inkişâfı ve irtifâ kazanması için sâlih ve sâdıkların güzel hâllerinden feyz (mânevî enerji) almaya gayret etmelidir.

Bu hususta Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede şöyle buyurur:

"Ey îmân edenler! Allâh'tan ittikâ edin ve sâdıklarla berâber olun!" (et-Tevbe, 119)

Hâllerdeki sirâyet, yukarıda temâs edilmiş olduğu üzere muhabbet ve ünsiyet nisbetinde gerçekleşir. Kâmil bir mü'min olabilmek için, sâdık ve sâlihlerle ünsiyet hâlinde bulunmak, yâni onları sevmek ve onlara yakın bulunmaya çalışmak, bu temâyülün kuvvetlenip arzu edilen netîceyi hâsıl etmesi için şarttır.

Nitekim Bâyezîd-i Bistâmî'ye mürâcaat eden bir derviş:

"-Beni Allâh'a yaklaştıracak bir amel tavsıye et." deyince Bâyezîd -kuddise sirruh-, ona şu nasîhatte bulunmuştur:

"-Allâh'ın velî kullarını sev! Sev ki onlar da seni sevsinler. Onların gönlüne girmeye çalış! Çünkü Allâh, o âriflerin kalblerine her gün 360 defâ nazar eder. Onlardan birinin kalbinde senin adını görürse, seni bağışlar!..."

İşte bu sebeple tasavvufî terbiyede sâlikin mensûb olduğu yere ve sâdıklara âit muhabbetini tâze ve zinde tutabilmesi maksadıyla "râbıta", dâimî bir temrin hâlinde kâideleştirilmiştir.

Düşünmelidir ki, günah ve mâsıyet yolundaki bir insan, bu kalbî bağlılığın güzel tesirleriyle, belki telâfîsi mümkün olmayan pek çok mânevî kayıptan kurtulabilir. Yine bunun yanında kalbî râbıtanın bereketiyle hayır yolunda nice mânevî kazançlara nâil olabilir.

Râbıta, muhabbetin şiddetiyle, kalbî duyuş ve hissedişte yüksek bir mânevî hat vücûda getirir. Bu hattın iki ucundaki şahsiyetlerde "aynîleşme" istikâmetinde bir rûhî alışveriş başlar.

Ünsiyetle takviye edilen muhabbet, sonunda o hâle gelir ki, seven, sevdiğinin varlığında âdetâ yok olur. Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- ancak aşk netîcesinde gerçekleşen bu hâli şu sözleriyle ifâde eder:

"Denize kavuşan bir nehirde nehirlik biter, girdiği denizin bir parçası olur. Yediğimiz bir ekmek bünyemiz içinde erir ve vücûdumuzun bir parçası hâline gelir. Seven bir kimsenin varlığı da, duyduğu muhabbetin şiddeti kadar sevdiğinde kaybolur."

Hazret-i Mevlânâ devamla, bu aynîleşme ve ifnâ hâlindeki hâlet-i rûhiyeyi de şöyle beyân eder:

"Aşk geldi, kan gibi damarlarıma, derime doldu. Beni benden aldı, varlığımı sevgiliyle doldurdu. Vücûdumun bütün cüzlerini dost kapladı. Benden bana kalan ancak bir isim. Ötesi hep O_"

Tasavvufta, "fenâfillâh" ve "bekâbillâh" denilen keyfiyet budur. Ancak, muhabbetullâh istikâmetinde bu derecede ilerleyebilmek için, kalbin ona tahammül edecek bir liyâkat ve kifâyet kazanması lâzımdır. Bu ise, muhabbetli be?erî temrinlerle elde edilebilir.

Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizle her yeni buluşma ve sohbetinde ayrı bir vecd ve istiğrâk hâli yaşardı. Huzurlarındayken bile O'na olan muhabbet ve hasreti teskîn olacağı yerde daha da ziyâdeleşirdi. Nitekim birgün, bütün servetini Allâh Rasûlü'nün huzûruna getirip cân u gönülden infâk ettiğinde, muhabbet ve iltifât dolu sözlerle medh-i peygamberîye nâil oldu. Halbuki Hazret-i Sıddîk, Allâh Rasûlünün aşkıyla "ben"liğinden geçip artık Rasûlullâh'ın varlığında vücûd bulduğu için, iltifâten dahî bir "muhâtab" kabul edilmenin zımnında mevcûd olan ağyârdan biri olarak görüldüğü hissi, ona hayli ağır geldi. Bu his ile rûhunun derinliklerinde firkat ateşlerine benzeyen yakıcı bir ızdırap duydu. "Gayr"dan telâkkî edilme endişesi içersinde:

"-Yâ Rasûlâllah! Malım, canım ve her şeyim, Hata! Başvuru kaynağı bulunamadı. 'den ayrı bir şey midir ki?" buyurmu?tur.

Hazret-i Mevlânâ'nın dilinde:

"Altın ne oluyor, can ne oluyor... İnci mercan da nedir bir sevgiye harcanmadıktan, bir sevgiliye fedâ edilmedikten sonra?!" mânâlarıyla ifâde bulan hakîkat, sanki onun bu hâlini resmediyordu.

Yine birgün gönüller sultanı Fahr-i Kâinât Efendimizin rahatsızlandığını duyan Hazret-i Sıddîk, üzüntüden kendisi de yatağa düşmüştü.

Bu aynîleşme sebebiyledir ki Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de:

"-Ebû Bekir bendendir, ben de ondanım. Ebû Bekir dünyâda ve âhirette kardeşimdir." (Deylemî) buyurarak mânâ âlemindeki berâberliği ve kalbden kalbe vâkî olan hâl akışını te'yid buyurmuştur.

İmâm Buhârî, bu hususta şöyle der:

"Ebû Bekir Sıddîk Hazretleri, Rasûlullâh'ın rûhâniyet cihetiyle yıkanma ve temizlenme yerlerinde bile Allâh Rasûlü'nün mübârek sûretleriyle mânevî tecessümünden ayrılamadığını kendilerine arz etti."

Hazret-i Ebû Bekr'in bu hâli karşısında Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de ölüm döşeğinde iken:

"Bütün kapılar kapansın; yalnız Ebû Bekr'inki kalsın!" iltifâtıyla, karşılıklı kalbî akımı ne güzel ifâde buyurmuşlardır.

Şeyh Sâdî-i Şîrâzî de, hallerdeki sirâyet husûsiyetini şöyle ifâde eder:

"Ashâb-ı Kehf'in köpeği sâdıklarla berâber olduğu için büyük bir şeref kazandı. Nâmı Kur'ân-ı Kerîm'e ve târihe geçti. Lût Peygamberin karısı ise fâsıklarla berâber olduğu için küfre dûçâr oldu."

Yine Şeyh Sâdî; sâlih ve sâdıklarla ünsiyet netîcesinde meydana gelen "aynîleşme"yi "Gülistan" adlı eserinde temsîlî bir şekilde şöyle hikâye eder:

"Bir kişi hamama gider. Hamamda dostlarından biri kendisine temizlenmesi için güzel kokulu bir kil verir. Kilden, rûhu okşayan enfes bir râyihâ yayılır. Adam kile sorar:

-A mübârek! Senin güzel kokunla mest oldum. Haydi söyle, sen misk misin, anber misin?

Kil ona cevâben ?öyle der:

-Ben misk de amber de değilim. Bildiğiniz, alelâde bir toprağım. Lâkin, bir gül fidanının altında bulunuyor ve gül goncalarından süzülen şebnemlerle her gün ıslanıyordum. İşte hissettiğiniz, gönüllere ferahlık veren bu râyiha, o güllere âiddir."

İşte bu misâldeki mânânın da işâret ettiği üzere, samîmiyet, teslîmiyet ve tevâzû ile, gönüllerini Hak dostlarının önüne serenler, tâlibi oldukları güzelliğin akislerine bir tecellîgâh hâline gelirler. Tıpkı gökteki ayın zâtına âid bir ziyâsı olmamasına rağmen, güneşe teveccüh eden yüzünün, aldığı nûr huzmelerini aksettirmek sûretiyle güneşin bir husûsiyetinden hisse alması gibi böyleleri de beşeriyyetin zulümât ile kararmış gecelerine -âdetâ- parlak birer kandil olurlar.

Yâ Rabbî! Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile ashâb-ı kirâm arasındaki sohbetlerden kalblerimize bir hâl in'ikâs etmesini nasîb eyle! Bizleri sâlihler cemaatiyle birlikte haşreyle!

Âmin!..
Osman Nuri Topbaş
 
Katılım
19 May 2008
#45
Ynt: Okunası yazılar..

3 şartım var
Birisi bir gün Hâtim-i Esam'ı evine dâvet etmişti. Fakat kabûl etmedi. Isrâr edince ona:

"Gelirim ama üç şartım var. Nereye istersem oraya otururum. İstediğimi yerim. Ne dersem onu yapacaksınız." dedi.

Adam kabûl etti. Hâtim-i Esamdâvet edenin evine gitti ve ayakkabıların konulduğu yere oturdu.

Senin yerin orası değil dediklerinde,

"Ben önceden şart koştum." dedi.

Sofra gelince, yanında getirdiği ekmeği çıkarıp yedi. Efendim buradan yiyin dediklerinde;

"Ben ne istersem onu yerim diye şart koşmuştum." dedi.

Sofra kalktıktan sonra hizmetçiye;

"Demir tavayı ateşte kızdır getir." dedi.

Hizmetçi söyleneni yaptı. Hâtim-i Esam demir tavanın içine ayağını koydu ve;

"Somun yedim." dedi.

Sonra oradakilere;

"Yarın kıyâmet günü yaptığınız her işten ve yediğiniz her şeyden ALLAHü teâlânın sizden hesap soracağına inanıyor musunuz?" diye sorunca, oradakiler

"Evet." dediler.

"Diyelim ki, burası Arasat meydanı, her biriniz sırayla gelip şu tavaya ayağınızı koyarak, burada yediklerinizin hesâbını veriniz." dedi.

Bunun üzerine oradakiler;

"Buna gücümüz yetmez." dediler.

"Yarın kıyâmet günü ALLAHü teâlâya nasıl cevap vereceksiniz. Arasat meydanının kızgın zemini üzerinde nasıl duracaksınız? Halbuki ALLAHü teâlâ meâlen; "Her nîmetin şükründen muhakkak sorulacaksınız." (Tekâsür sûresi: ) buyurmaktadır." dedi.


Bunun üzerine orada bulunanların hepsi ağlamaya başladılar.

(alıntı)
 
Katılım
19 May 2008
#46
Ynt: Okunası yazılar..

Nefs-i Emmâre'nin Tuzağı

Mevlânâ Hazretleri, nefs-i emmârenin, rûhâniyeti bertaraf edebilmek için ne gibi hilelere başvurduğunu, bizlere şu temsîlî hikâye ile nakleder. Bu hikâyede fare, nefs-i emmâreyi; kurbağa da rûhâniyeti temsil etmektedir.
“Hilekâr bir fare ile vefâkâr bir kurbağa, kaderleri icabı dere kıyısında tanıştılar, birbirlerine yakınlık duydular. Her ikisi de bu yakınlığın devamı için bir buluşma vakti kararlaştırdı. Böylece her sabah belirli bir yerde bir araya geliyor, birbirleriyle dertleşiyor, gönüllerini vesveselerden, üzüntülerden ve korkulardan gûyâ kurtarıyorlardı.
Bu buluşmadan ikisinin de gönlü ferahlıyor ve huzûra gark oluyordu. Birbirlerine hikâyeler anlatıyor, başlarından geçenleri naklediyor ve birbirlerini can kula­ğı ile dinliyorlardı. Onlar ağızsız, dilsiz konuşuyorlardı.
O hile ve kandırma üstadı olan fare, zavallı kurbağa ile buluşunca neşeleniyor, küçük, parlak göz­leri ışıklar saçıyor, heyecanlanıyor, kurbağaya maceralarla dolu geçen beş yıllık hayatının hikâyesini anlatıyordu.
Kandırmada sanatkâr olan fare bir gün kurbağaya;
«–Ey herkese akıl veren, akıl ışığı olan dost!» dedi ve sözlerine şöyle devam etti:
«–İçim daralıp da sana bir sır söylemeye, dertleşmeye, senin fikrini almaya geldiğim zamanlar sen hep suyun dibinde bulunuyorsun. Ben dere kıyısına geliyorum, bağırıyorum çağırıyorum; «Ey dost; nere­desin?» diye haykırıyorum, fakat sesimi sana duyuramıyorum. Sen, deryâların içinde, sana muhtaç olanların feryâdını işitmiyorsun! Ey yiğit kurbağa! Seninle görüşmeye doyamıyorum; bu belirli zamanlar bana kâfi gelmiyor!» dedi ve bir müddet sükûta büründü.
Sonra devamla:
«–Ey aziz yâr, ey sevgili dost! Seni görmeden yapamıyorum, bir an bile duramıyorum. Gündüz gözümün nûru, kazancım, her şeyim sensin; geceleyin kararım, neşem, uykum, hayalim, rüyam hep sensin! Vakitli vakitsiz kerem eder, lutuflarda bulunur, beni hatırlar, beni sevindirirsen bu senin çok iyi kalpli oluşundandır!» diyerek kurbağayı öven daha pek çok güzel söz söyledi. Sonra da kendi mânevî dünyasını ve hâlini anlatmaya başlayarak kurbağadan medet diledi:
«–Ey benim sevgilim! Sen gel de güzel huyunla benim gönlümü aydınlat! Çirkinliğimize, kötülüğümüze bakma; biz, dağ yılanı gibi zehirle do­luyuz! Ben de çirkinim, bütün huylarım da çirkin!
Bu ihtiyacı sonsuz olan kul, senin sonsuzluğuna muhtaç; lutfunu esirgeme, onu bırakma! Ben ölürsem, yine senin lutfun bana gözyaşı döker! Öldükten sonra toprağıma söyleyeceğin sözleri, şimdi şu gamlı kulağıma söyle!
Ey kardeşim! Ben toprağa mensubum, topraktanım; sen ise deryâların içindesin. Huzur kaynağısın. Merhamet padişahısın, lutuflarda bulunansın, dilekleri yerine geti­rensin! Öyle lutuflarda bulun, öyle ihsanlar et ki, vakitli vakitsiz huzuruna gelebileyim!
Ben dere kıyısında seni can u gönülden çağırıp durmadayım. Fakat bana merhamet edip cevap bile vermiyorsun! Benim suya dalmama imkân yok! Çünkü yaratılışım topraktan; ben topraktan yetişmiş gelmişim! Ya bir elçi gönder bana yardım et, ya bir belirti göster de sesimi sana duyursun!»
Sahtekâr bir dost olan fare, sonunda kurbağayı ikna etti ve nihayet şöyle bir karara vardılar: Bir uzun ip bulacaklar ve ipi çekince birbirlerine kavuşacaklardı.
Fare:
«–İpin bir ucunu seni çok seven bu kulun ayağına, öbür ucunu da senin ayağına bağlarız! Bu iple, iki ayrı beden olarak yaşayan sen ve ben, can bedenle nasıl birleşiyorsa öyle birbirimize karışalım, bir vücut olarak birleşelim! Zaten şu bedenimiz ile rûhumuz birbirine bağlanmış ipe benzer!» dedi.
Can kurbağası kendinden geçmiş, suyuna dalmış, o hoş mavi âlemde “beden faresi”nden kurtulmuş iken, fare daima onu iple karaya doğru çekmeye çalışır. Bu çekişten de can kurbağası çok acılar duyar, pek ıztıraplar çeker!
Hâlbuki beyni kokmuş pis farenin bu çekmesi olmasaydı, kurbağa suyun içinde ne safâlar sürecek, ne zevkler edecekti!
«–Öyle yapalım; ipin bir ucu benim ayağıma bağlansın, öbür ucunu da sen kendi ayağına bağla!» dedi fare. «Böylece de bu kupkuru yeryüzünde ipi çekebileyim de, sen de derdimi anla, seni görmek istediğimi bil!»
Bu söz kurbağanın hoşuna gitmedi, fakat kabul etti. Lâkin içinden de:
«Bu pis fare beni nasıl bir tuzağa düşürecek acaba?!» diye düşünüyordu.
Farenin ise sevincine diyecek yoktu. Artık kurbağa ile buluşmak için o aşk ipinin ucunu çekmesi kâfî idi.
Kurbağa düşünceli olarak dereye dalarken fare neşeli neşeli toprak üstünde zıplıyor ve kendi kendine diyordu ki:
«Nasıl olsa ipin ucunu artık elime geçirmiş bulunuyorum! Ne zaman istersem onu görebileceğim…»
Derken, yem arayışına çıkmış olan aç ve hırçın bir karga ansızın süzülüp indi ve gâfil fareyi yakaladı.
Karga havalanınca, suyun derinliklerinde bulunan kurbağa da fareye bağlı olduğundan, sudan çıktı. Fare, artık karganın gagasında idi; kurbağa da ayağından fareye bağlı olduğundan, havada sallanıp duruyordu.
Bu hâli görenler; «Karga nasıl bir hileye başvurdu, nasıl bir kurnazlık etti de, suyun derinliklerinde yaşayan kurbağayı da avladı?» diyorlardı.
Havada asılı kalan kurbağa da diyordu ki:
«Rûhâniyet deryâsından uzakta kalıp da süflî kişilerle dost olanın hâli budur. Benim hâlim, nefsine mağlup olanlara bir ibret olsun!»”
Şu bir hakîkattir ki, terbiye olan bir nefis, mahlûkât içe­ri­sin­de in­sa­nı en mü­ker­rem bir mev­kî­ye yü­cel­tebilirken, bunun aksine terbiye görmemiş ham bir nefis ise onu es­fel-i sâ­fi­lî­ne dü­şü­re­bi­lir. Yâni nefis, ıs­lâh edil­di­ğin­de hay­ra; ter­bi­ye edilmediğinde ise şer­re ve­sî­le olabilen, âde­tâ iki ağız­lı bir bı­çak hük­mün­de­dir.
Gazâlî Hazretleri, nefsi azgın bir ata, rûhu da süvârîye teşbih ederek şöyle buyurur:
“Atını terbiye eden süvariyi, atı istediği menzile götürür. Lakin terbiyesi ihmal edilen bir atın, süvarisini uçurumdan aşağıya atması kaçınılmazdır.”
Bu se­bep­le­dir ki, nefis tez­ki­ye­si, her mü’­min için son de­re­ce ha­yâ­tî bir mes’ûli­ye­t­tir. Bu mes’ûli­ye­ti Ce­nâb-ı Hak Kur’ân-ı Ke­rîm’de:
“Mu­hak­kak ki nef­si­ni tez­ki­ye eden (kö­tü­lük­ler­den arın­dı­ran) kur­tu­lu­şa er­miş, onu fe­nâ­lık­la­ra gö­men de zi­yân et­miş­tir.” (eş-Şems, 9-10) şek­lin­de ifâ­de bu­yur­mak­ta­dır. Yâ­ni nef­si­ni ter­bi­ye edip us­lan­dı­ran, se­lâ­met­le yo­lu­nu katetmiş, bu­nun ak­si­ne onu az­gın­lık ve vah­şî­li­ğiy­le baş­ba­şa bı­ra­kan da ebe­dî bir hüs­ran ve zi­yâ­na dû­çâr ol­muş­tur.
Bu sebepledir ki Âlemlerin Efendisi bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuşlardır:
“(Hakikatte) mücâhid, nefsine karşı cihâd eden kimsedir.” (Tirmizî, Fezâilü’l-Cihâd, 2; Ahmed, VI, 20)
Bir diğer hadîs-i şerîflerinde ise:
“Ümmetim adına en çok korktuğum şey; nefislerinin hevâlarına uymalarıdır.”buyurmuşlardır. (Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, I, 12)
Hazret-i Mevlânâ da bizleri şu ifâdeleriyle îkâz ve irşâd eder:
“Ey Hak yolcusu! Gerçeği öğrenmek istiyorsan; Mûsâ da, Firavun da ölmediler; bugün senin içinde yaşıyorlar, senin varlığına gizlenmiş, senin gönlünde savaşlarına devam ediyorlar! Bu sebeple birbirine düş­man olan bu iki kişiyi kendinde araman gerekir!”
“Te­ni aşı­rı bes­le­yip ge­liş­tir­me­ye bak­ma! Çün­kü o, so­nun­da top­ra­ğa ve­ri­le­cek bir kur­ban­dır. Sen, asıl gön­lü­nü bes­le­me­ye bak! Yü­ce­le­re gi­de­cek ve şe­ref­le­ne­cek olan odur.”
“Be­de­ni­ne yağ­lı bal­lı şey­le­ri az ver. Çün­kü onu ge­re­ğin­den faz­la bes­le­yen, nef­sâ­nî ar­zu­la­ra dü­şü­yor ve so­nun­da re­zil olup gi­di­yor.”
“Rû­ha mâ­ne­vî gı­dâ­lar ver. Ol­gun dü­şü­nüş, in­ce an­la­yış ve rû­hî gı­dâ­lar sun da, gi­de­ce­ği ye­re güç­lü, kuv­vet­li git­sin.”
Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri tezkiye edilmemiş ham bir nefsin Allah ile kul arasında kalın bir perde olduğunu bildirdikten sonra şöyle der:
“Nefs-i emmârelerinizi kurban ediniz. Biliniz ki gerçek hayat, ancak nefs-i emmârenin şerrinden kurtulmakla mümkündür.”
Şiblî Hazretleri de şu sözlerle bu hakîkate dikkat çeker:
“Nefis ölmeden ruh dirilmez. Âşıklar rûhun yaşamasını, nefsin ölümünde buldular.”
Unutmamak gerekir ki, nefsin özün­de bir mü­cev­her gi­bi müs­bet bir mâ­hi­yet de var­dır. İn­sa­noğ­lu­nun va­zi­fe­si, onu, toz-top­rak hük­mün­de­ki men­fî­lik­ler­den ve süflî arzuların hoyratlığından mâ­ne­vî ter­bi­ye ile arın­dı­rmaktır. Bu arınma neticesinde, insanın özün­de­ki Allâh’a dost olabilme cev­he­ri or­ta­ya çı­kar. Tasavvuf da bu şekilde ham vasıftan kurtulup kâmil insan olabilme sanatıdır. Böyle kâmil mü’minler ise, hayatlarını güzel ahlâk ve fazîletlerle tezyin etmeye muvaffak olabildiklerinden âdeta canlı bir Kur’ân hâline gelirler. Kur’ân’ın sır ve hikmetlerine âşinâ olurlar.
Nitekim Kur’ân’ın sır ve hikmet dolu mânâ iklîmine girebilmenin, nefis tezkiyesiyle kemâle ermeye bağlı olduğunu Mevlânâ Hazretleri şöyle ifade buyurur:
“Kur’ân’ın mânâsını Kur’ân önünde kurban olmuş, benliğinden geçmiş, alçalmış, âdeta rûhu, ayn-ı Kur’ân kesilmiş kişiden sor.”
Yâ Rabbi! Bizleri nefislerimizin hile ve desîselerinden muhâfaza buyur. Ayaklarımızı sırât-ı müstakîm üzere sâbit kıl. Gönüllerimizi sevdiğin ve râzı olduğun güzel hasletlerle ziynetlendir…
Âmin…
Şebnem Dergisi
 
Katılım
19 May 2008
#47
Ynt: Okunası yazılar..

dünya fani...

Genç mühendis, işe yeni başladığı şirketteki bir toplantıya katıldığında, masa üzerindeki gazeteye göz atıp âniden yerinden fırladı ve eyvah mahvoldum? gibilerden bir şeyler söyleyip koşar adımlarla odasına girdikten sonra, kapısını da arkadan kilitledi. Bir anda buz gibi bir hava esti içeride.

Şirket sahibi, çok babacan insandı. Toplantıyı bir bıçak gibi kesip:

-Bu işte bir bit yeniği var, dedi. Mühendise kötü birşeyler oldu. Dikkat edin, canına kıyabilir.

Şirket çalışanları, müdürün ne kadar tecrübeli olduğunu bildiklerinden, hep birlikte yerlerinden fırladı. Sekreterlerden biri, mühendisin okuduğu gazeteye bakarak:

-Biliyorsunuz ki bugün borsa tepetaklak geldi, dedi. Mutlaka çok sayıda hissesi vardı.

Bir başkası:

-Faiz veya repo da olabilir, diye araya girdi. Yüzde ikiyüz sınırı aşıldı.

Diğeri, kendinden emin bir tarzda:

-Dün dolar bozduracağını söylemişti, dedi. Bugün döviz âniden yükseldiği için, milyarlarca lira zarar etmiş olmalı.

Şirketin muhasebe müdürü:

-Kesinlikle yanılıyorsunuz, diye lafa karıştı. Daha üç gün önce avans çekmişti. Paralı insan böyle birşeyler yapmaz. Olsa olsa karısıyla kavga etmiştir.

Kadın sekreterlerden biri:

-Öyledir öyledir, diye atıldı. Hanımına geçen gün rastlamıştım, çok suratsız biriydi.

Bütün ihtimaller tek tek sıralanırken, şirket müdürü,:

-Konuşmakla vakit kaybetmeyelim, diye gürledi. Her an bir tabanca sesi gelebilir içerden..

Müdürün sözleri, ortalığı tekrar karıştırdı. Şirkette ne kadar çalışan varsa, mühendisin kapısına yığıldı. Müdür bey, etrafındakileri bir el işaretiyle susturduktan sonra, yumuşak bir sesle:

-Mühendis beyyy!.. diye seslendi. Benim canım kardeşim, sakın bir çılgınlık yapma. Biliyorsun ki bu dünya fânidir. Bir gün zaten öleceğiz, değil mi?

Mühendisin bulunduğu oda müstakil olduğu için başka bir mekana bağlanmıyordu. Bu yüzden de herkes, onun içeride olduğundan emindi. Oda kapısı da özel olarak izole edildiği ve iki adet çelik levhadan yapıldığı için bütün çabalara rağmen kırılmıyordu. Buna rağmen içeriden çıt çıkmıyordu. Bu arada itfaiyeye haber verildi, altıncı katta bulunan odanın pencereleri altına brandalar gerildi ve televizyon kameramanları, yüzlerce meraklı eşliğinde canlı yayına geçerek, adamın aşağı atlaması için duaya başladılar. Mühendis bey, on beş dakika sonra kapıyı açtı. Yüzü ışıl ışıldı ve neler olup bittiğinden habersiz görünüyordu. Kapı önündeki kalabalığın şaşkın bakışları arasında:

-Az kalsın ikindi namazını kaçırıyordum, diye gülümsedi. Dünya fâni olduğundan, bu iş ihmale gelmez.


cüneyd suavi
 
Katılım
19 May 2008
#48
Ynt: Okunası yazılar..

Aşk Denen Şey!!

İnsan nefsi güzel şeylere bakmaya düşkündür.
Göz kalbin elçisidir.Onun tarafından görevlendirilir. Güzel ve manzaralı birşey bulmuşsa memnuniyet duyar.Fakat göz çoğu defa, kalbin başını belaya sokar.Zira öyle güzelleri haber verir ki . ne hepsini elde etmeye,ne de ayrılıklarına tahammüle kalbin gücü yeter...

Bakışlarını Allah'ın izni haricinde salıverenlerin hasretleri devamlı olur. Çünkü bakmak, sevgiyi doğurur ve kalp bir alakaya sahip olur.Sonra bu alaka kuvvetlenir;vurgunluk derecesine varır. Ve kalbi kaplar.Göz bakmaaya devam ettikçe, vurgunluk hali, kalpten ayrılmayacak bir sevgi halini alır. sonra bu aşırı sevgi,aşka döner ve çılgınlık halini alır.Artık kalp köle olmuştur.Ve layık olmayana kulluk etmeye başlar.Bütün bunlar bakmanın cinayetidir.
Bir kral iken, şimdi bir esirdir o...

Kalp düştüğü haller için gözden dert yanar.

Göz ise:"Ben senin memurundum.Bana görev veren sendin." der.


Bütün bunlar, Allah'ın sevgi ve bağlılığından boş kalan kalplerin belasıdır. Kalp, Allah'ı sevmek için yaratılmıştır.Bu yüzden, sevgilisi"O" değilse kulluğu başkasınadır.

İBN-İ CEVZİ
 

zulmet

Gözyaşlarımla Siliyorum Şimdi, Ruhumun Kirlerini..
Katılım
25 May 2008
#49
Ynt: Okunası yazılar..

Sen uyursan, ben ölürüm öğretmenim!


Annemin babamın biricik evladı iken, okul sıralarında seninle tanıştım öğretmenim. Beni sana teslim ettiler. Okumayı – yazmayı bana sen öğreteceksin öğretmenim. Toplamayı çıkarmayı da senden öğreneceğim. Bana hayatı da anlatacaksın öğretmenim.

Sadece beni de değil, annemi babamı da eğitmelisin öğretmenim. Bu memleketin geleceği için neler yapmam gerektiğini de bana öğretmelisin. Beni, annemi, babamı uyandır öğretmenim.

Babam uyuyor öğretmenim!

İş ve ev arasında geçen zamanı dışında, evde saatlerce Televizyon izlemekten başka bir şey yapmıyor benim babam. Benim okul kıyafetlerimi, kırtasiye malzemelerini aldığı için, tüm sorumluluğunu yerine getirdiğini düşünüyor. Elimden tutup parka götürmeyen, ödevlerimi yaparken saçlarımı okşamayan, her akşam saatlerce televizyon izleyen babama, yaptığı hataları anlatmak zorundasın öğretmenim.

Beni hayata hazırladığın gibi, Babamı da uyandır!

Annem uyuyor öğretmenim!

Beni dünyaya getiren, benim için geceleri uykusuz kalan, saçını benim yolumda süpürge yaptığını söyleyen annemin, bana olan sevgisinden şüphem yok. Ancak her sabah saatlerce evlendirme programları izleyen, yemek programı ve diziler dışında hayatında fazla bir yeri yok annemin. Bizim kıyafetlerimizi hazırlamayı, bize sofra kurmayı, okula bırakıp akşam almayı yeterli bir annelik sanıyor.

Beni bilinçlendirdiğin gibi, Annemi de uyandır.

Medyayı yola getirelim öğretmenim.

Her türlü ahlaksızlığı anlatan dizileri yayınlamaktan çekinmiyor medya. Kendilerine daha çok izleyici bulmak adına yaptıkları / yapacakları ahlaksızlıkların sınırı nerdeyse kalmamış. Medya patronları para uğruna bizi de harcıyorlar. Bize izlettikleri dizi ve filmlerle ahlakımızı bozduklarını, şiddete heveslendirdiklerini bilmediklerini sanmıyorum. Onlar için, daha çok para kazanmak, bizim geleceğimizden daha önemli.

Bize, ailemize ve bu topluma zarar veren dizi ve filmlerin zararları ve bu zararların önlenmesi için bir şeyler yapalım öğretmenim. Cumhurbaşkanına, Başbakana, Milli Eğitim Bakanına bütün sınıf arkadaşlarımızla birlikte mektuplar yazalım öğretmenim.

Bize onları da uyandırmayı öğret!

Ben bugün küçük bir çocuk olabilirim. Ancak birkaç yıl sonra bir genç olacağım öğretmenim. Gençliğimin enerjisini kötü yollarda harcamamayı bana öğret öğretmenim.

Bana tarihimizi anlat. Bana Çanakkale şehitlerini anlat öğretmenim. Sen bana, metrekareye 6000 (altı bin) mermi düşerken, tekbir sesleriyle düşman üzerine yürüyen Çanakkale şehitlerinin kalbindeki imanı anlatıp sevdirmesen, medya bizi sihirli dizilerle uyutuyor öğretmenim.

Sen bize kültürümüzü öğretip sevdirmesen, medyanın etkisiyle batı hayranı oluyoruz öğretmenim.

Sen bize çalışkan olmanın erdemini öğretmesen, medya yüzünden biz, topçu yada popçu olma hayalini aşılıyor.

Sen bize arı gibi çalışkan olmayı öğretmesen, batının etkisinden kendini kurtaramayan medya, bize sinek gibi hazıra konmayı aşılıyor öğretmenim.

Derler ki, bir çocukta eşkıya olma potansiyeli de vardır, evliya olma potansiyeli de. Annesi, babası, öğretmeni ve çevresi çocuğa sahip çıkarsa, o çocuktan evliya gibi sevilen ve çevresine faydası dokunan bir insan yetişebilir.

Genç yaşta katil, cani, hırsız olan, kötü yollara düşen gençlerin elinden anneleri tutmamış, babaları ilgilenmemiş. Cahil anne, ilgisiz baba yanında büyüyen gençlerin, elinden öğretmenleri de tutmazsa, yanlış yola sapmaları kaçınılmaz oluyor.

Sen beni de, annemi de, babamı da uyar / uyandır öğretmenim.

Sınırda nöbet tutan asker uyursa ölür, ancak sen uyursan sınırda nöbet tutacak asker kalmaz öğretmenim. Sınıfta nöbet tutmak sınırda nöbet tutmak kadar kutsaldır öğretmenim.

Herkes uyusa da, sen uyuma öğretmenim.

Sen uyursan ben ölürüm öğretmenim.

Sait ÇAMLICA

Eğitimci – Yazar
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
#50
Hâlimiz var, mecâlimiz yok!

Öfkenin, nefretin ve kinin biçimlendirdiği bir dünyada yaşıyoruz. Tarihe, “insanın tarihi”ne her müracaat edişimizde, nedendir bilinmez, oradan da bugüne yine öfke, nefret ve kin devşiriyoruz.

Peki ya gelecek?

Gelecek tasarımlarımızı bitmez tükenmez bir umudun yeşerttiği, dolayısıyla geleceği daha iyi, daha aydınlık gördüğümüz söylenebilir mi?

Ne yazık ki bu soruya da pek olumlu bir cevap veremiyoruz.
İnsanın geçmişi gibi geleceğinin de karanlıklar içerisinde olması mıdır 'şimdi'yi karartan?

Hayır!

Sıradan zekâlar böyle zannetmeye müheyyadırlar. Lâkin bu, doğru değil; doğru, bu değil!

Geçmiş geçmiştir ve yoktur. Gelecek gelmemiştir ve o da yoktur. Varolan sadece 'şimdi'dir. İşte yok'un gücü buraya kadar! Yok'un gücü, var'ın/varlık'ın ışık huzmelerinin eriştiği kûşelere kadar!

'Şimdi' karanlık olduğu sürece; daha doğrusu, 'şimdi' —vehmen— karanlık olduğu içindir ki biz geçmişi de geleceği de karanlıklar içerisinde görmekten, karanlığı geçmişe ve geleceğe yansıtmaktan kendimizi alamıyoruz.

Hâlimiz karanlık, şimdimiz kötü ise eğer, bu kötülüğü geçmişe de, geleceğe de taşımak zorunda hissederiz kendimizi. Öyle ki kötülüğümüzü hazmedebilmek için başkalarının kötülüğüne, yani başkalarınca hazmedilmiş kötülüklere ihtiyaç duyarız; müseccel kötülerin kötülüklerine. Sözümona güçleniriz, güçlendiğimizi düşünürüz. “Geçmişte böyleydi/Şimdi de böyle/Demek ki gelecekte de böyle olacak!” deriz.

Kötülük hep kötülüğe yol açıyor bu yüzden. Karanlıklardan karanlıklar doğuyor; aydınlık değil. Umudu öldüren, bizi ye'se düçar eden kötünün yaygınlığı. Çokluğa yeniliyoruz. Çokluğu, çoğunluğu 'mutlak' olarak algılamaktan kaçınamıyoruz bir türlü. İçimizdeki sesi, o artık tanıyamaz hâle geldiğimiz iyinin sesini duyamıyoruz. Bir lânet de biz savurup itişe kakışa kalabalıkların arasına katılıyoruz.

Hiçbir şey kendi kendisinin ilkesi olamaz!
Nedir ki kötülük?
İyinin yokluğu. Ustalarımız 'yokluk' olarak tanımlamışlar kötülüğü; tıpkı karanlık gibi.
Karanlık nedir?
Işığın yokluğu.
İnsan yaşamını bütünüyle yoklukların karartıp kötüleştirdiğini kabullenmek zorundayız. İyiyi, iyiliği göremediğimiz, bir türlü görmeyi başaramadığımız için kötülük yaygınlaşıyor. İyiye dayanma, iyiden güç alarak konuşma cesaretimiz yok; iyiyi kendimizde arayıp kendimizde bulamadığımız için yok. İyi, toprağımızı (insanın toprağını) terkettiği için, iyiden güç almayı beceremiyoruz.

Muhayyel de olsa, muhayyelen de olsa iyi'yi bulamaz mıyız?

Bulabiliriz, ama bulamıyoruz. Hâlimiz elvermediği için değil, mecâlimiz kalmadığı için bulamıyoruz. İyi hep vardı, şimdi de var, ve gelecekte de varolacak. İyi hep varolacak!

İyiyi aramaktaki isteksizliğimizi —güya— açıklamak amacıyla hâlimizin kötülüğünü bir bahane suretinde öne süremeyiz. Zira hâlimiz hakikat-i hâlde iyi, ve iyiyi bulmaya müsait. Olmayan, mecâlimiz. Mecâlimiz yok. İyiyi bulmaya değil, aramaya mecâlimiz yok. Umudumuz yok çünkü.

Ye'sin (umutsuzluğun) zıddı reca (ümit). Emn'in (güvenin) zıddıysa havf (korku).

İnanmış adama emn de, ye's de yasak. İlk adımda tavsiye edilen: havf ve reca arasında durmak. Emn'e düşmeyecek kadar havf, ye'se kapılmayacak kadar reca.

Ümit'le korku arasında durmayı beceremeyenler, ümidi de, korkuyu da unutup ya kendilerini güvende hissediyorlar veya kendilerini ümitsizliğe kaptırıyorlar. Her iki hâl de, yani emn de, ye's de 'kötü' olduğundan ve dahî başka kötülükleri davet ettiğinden, böyleleri her adımlarında helâke yaklaşıyorlar.

Kötülüğü aramaya gerek yok, o her yerde: yüzeyde.
İyiyi ise aramak zorundayız, çünkü o, bir yerde: insanda.
Çok derinde yani.

Dücane Cündioğlu
 
Katılım
19 May 2008
#51
Ynt: Okunası yazılar..

Ney'in Hikâyesi

Cenâb-ı Hak buyuruyor:

“Sözü dinleyip de onun en güzeline uyanlar var ya, işte onlar Allah’ın hidayete erdirdiği kimselerdir. İşte onlar akıl sahiplerinin ta kendileridir.” (Zümer, 18)

Ney başlangıçta kamış olarak bulunduğu sazlıktan ayrılmış ve bu ayrılık, onun nasıl acı acı feryadına sebep olmuşsa; ruhlar âleminden gelip balçıktan yaratılmış bedene, yani ten kafesine giren “kâmil insan”da da o rûhânî âleme hasret başlamıştır. Bu hasreti; riyâzât, murâkabe, tefekkür, ilâhî aşk ve çilelerle yoğrulan insan olgunlaşır, seviye bulur; nihâyet “kâmil” hâle gelir.

Sazlık içindeki kamışlar arasından çıkarılan ney, usta bir el tarafından usûlüne uygun şekilde kesilir. İçi boşaltılıp, kurutulur. Daha sonra, ateşle delinerek baş ve son kısmına demir boğumlar yerleştirilir. Bir müddet bu hâlde bekletildikten sonra ney; neyzenin nefesinden üflenen nefha ile dinleyenlerin kalbî seviyelerine göre güzel sesler, hayret ve hikmetler yaymaya başlar.

İnsan da kemâl yolunda hep bu safhalardan geçer. İnsan-ı kâmiller, diğer insanlar arasından belli kıstaslarla seçilirler. Nitekim peygamberlerin en büyük özelliklerinden birisi onların «seçilmiş» olmalarıdır. Daha sonra, çeşitli terbiye usûlleriyle onun içi fânî dünyevî bağ ve endişelerden boşaltılır. Seyr ü sülûk yolunun sabrı gerektiren meşakkat, ibtilâ ve imtihanlarıyla karşılaşır ve “vahy”in izini takip etme netîcesinde olgunlaşır. Sonunda Allâh’ın sanat, hikmet ve kudretinin tecellî ettiği bir vâsıta hâline gelir. İnsanlar ondan sâdır olan derûnî hikmetlere râm olur ve vuslat yolunda mesâfe almaya başlarlar. [Osman Nûri Topbaş, Erkam Yay. Mesnevi Deryasından Ab-ı Hayat Katreleri]
 
Katılım
19 May 2008
#52
Ynt: Okunası yazılar..

Öyle bir çığlıkla attı ki kendini Âdem uykusundan,

gerçekte çığlık atıp atmadığını bile bilmedi Ama iki uyku arasında rüyasının bölündüğü gün gibi gerçekti

Ve başına bir şey gelmiş gibiydi

O zamansızlık zamanında, cennet ırmağının kıyısında Âdem onunla göz göze geldi

Kuşları, tüyleri ürkütmekten korkarcasına elini uzattı yavaşça

Parmaklarının ucundan dökülen yaseminleri gösterdi

İçine dolan ses ve ışığa, sevince sarmaşığa, usulca, sen kimsin, dedi

Bildiğini bir kez daha bilmek, kelimesini bir de ondan duymak istedi

Ben kadınım, dedi Havva, ama bu benim sıfatım Adımı henüz bilmiyorum

Sonra döndü Âdem'e,

aklına bir şey gelmişti

Sesi, bengisular gibiydi

Bana, dedi, bir isim ver,

varlığım olsun

Durdu, aklından yeni bir şey geçti Bana, dedi, sen isim ver, varlığım senin olsun

Bana öyle bir isim ver ki senin adının yanında dursun

Seni anan beni de ansın Seni hatırlayan beni hatırlamadan olmasın

Bir "ile" koy aramıza bizi

birbirimize bağlasın..

nazan bekiroglu
 
Katılım
6 Ara 2014
#53
"Biz her şeye. esirgeyen ve bağışlayan, çokça esirgeyen ve çokça bağışlayan, hep esirgeyen ve hep bağışlayan Rabbin adıyla başlayan adamlarız Anna.

Büyücülerin, haramilerin, borsacıların, reklamcıların, korsanların, işgalcilerin, bankacıların elinden kurtulmamız da bundan.

Sanayi devriminde bile, karanlık, rutubetli, çok bağırışlı, çok nefessiz, çok sabahsız, çok aşksız, çok çiçeksiz, çok neşesiz, çok kitapsız bir fabrikada hayatla kaldık sırf bu yüzden.
Piyasaların hınçla dahi iniş çıkışlarına kalbimiz dayanıyor bir şekilde. Kalbimiz derken, ilk gençliğimiz, sakalımız, bir kasetin iki yüzüne de ardarda kaydedip dinlediğimiz şarkımız diyorum.
İşte böyle yaşıyoruz ve yaşamak da sana dair uzayıp giden bir özleme dönüşüyor."
Tarık Tufan.
 

Giriş yap