Oruç Aruoba

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Katılım
24 Eyl 2007
#1
ORUÇ ARUOBA
14 Temmuz 1948’de Karamürsel’de doğdu. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji’nde tamamladı. Hacettepe Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde Yüksek Lisans aldı. Aynı üniversitede Felsefe Bilim Uzmanı oldu. Felsefe doktorasını tamamladı ve 1971-1983 arasında öğretim üyeliği yaptı. Tübingen Üniversitesi (Almanya) felsefe semineri üyeliği (1976-1977) ve Victoria Üniversitesi (Yeni Zelanda) konuk öğretim üyeliğinde bulundu (1981). Binlerce öğrenci yetiştirdi. 12 Eylül dönemi sonrasında 1983 yılında üniversiteden ayrıldı. İstanbul’a yerleşerek çeşitli yayın kuruluşlarında çalıştı, yazı ve çeviri işleriyle uğraştı. Hume’dan, Nietzche’den, Wittgenstein’dan, Rike’dan, Celan’dan çevirileri var. Şiirlerinde felsefeciliğinin etkileri hakimdir.


ESERLERİ

ŞİİR:
Tümceler (1990)
De ki İşte (1990)
Yürüme (1992)
Hani (1993)
Ol an (1994)
Kesik Esin-tiler (1994)
Geç Gelen Ağıtlar (1994)
Sayıklamalar (1994)
Uzak (1995)
Yakın (1997)
Ne Ki Hiç (1997 haikular)
İle (1998)
Çengelköy Defteri (2001)
Olmayalı (2003)
Doğançay`ın Çınarları (2004)

FELSEFE:
David Hume’un Bilgi Görüşünde Kesinlik (1974)
A Short Note on the Selby-Bigge Hume (1976)
Nesnenin Bağlantısallığı (1979)
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Katılım
24 Eyl 2007
#2
Ynt: Oruç Aruoba

Sen Gelmeyeli

Kaç kez çikti ay, indi.
Uzakta simdi.
Sarardi yaprak, kurudu dal
seni görmeyeli.

Uzaktasin simdi.

Kaç kez geldi güz, geçti
sen olmayali.
Burada simdi.
Kizardi yaprak, kirildi dal
senle dolmayali.

Buradasin simdi.

Simdi:
tek bir kez daha çikacak ay, inecek
sen gitmeden.
Uzaklasacaksin.
Sararacak yaprak, kuruyacak dal
sen gidince.

Tek bir kez daha gelecek güz, geçecek
sen olmayinca.
Oradasin simdi.
Kizaracak yaprak, kirilacak dal
sen yitince.

Yoksun simdi.

Simdi:
ne ay çikip iniyor
ne güz gelip geçiyor
sen olmayali.
Sari-kizil yaprak
kuru-kirik dal
senle dolmayali
yitiyor.

Simdi
sen olmayali
olmuyor.

Yoksun simdi:
olmuyor.

Uzagimda gelisiyorsun:
isitiyor musun
sarkimi?

Yakinimda geçiyorsun:
isitiyor muyum
iniltini?

Bu sonsuz ses sürecek,
sürecek - gelmeyeceksin.
(Zonklayan yürek, titrek kalem.)
Bu sonsuz ses bitecek,
bitecek - yazilmayacaksin.

Bu acili sevgi delecek,
delecek - ölmeyeceksin.
(Duran yürek, kirik kalem.)
Bu acili sevgi ölecek,
ölecek - olmayacaksin.

Oruç Aruoba
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Katılım
24 Eyl 2007
#3
Ynt: Oruç Aruoba


GÜNDÜZ YARASALARI

I.


Neyiz ki biz?
İlk ışınları görününce güneşin,
Kaparız tepenin gözkapaklarını
Çam değiliz ki, kollarımız açık
Ürpererek karşılayalım donuk ışığı.
Gölgeler kısalınca çıkarız ortaya,
Açıklıktır, aydınlıktır aradığımız,
Parlaklıkta bulur gücünü görüşümüz.
Tanımayız alacakaranlığı delen,
Tepelerin arasından seçen bakışı.
Kör olmuş ışıktan gözlerimiz.
Gündüz yarasalarıyız biz.



II.


Geceyi düşleriz gündüzken,
Geceyken de gündüzü,
Yitirebileceklerimiz yitiktir
Onlardan uzaktayken ama
Özleriz, döneriz yeniden
Yitirmeden
Yitirebileceklerimizi
Yitiremediklerimize.
Yitirebilirdik, deriz;
Ama yalnızca bir fiil çekimi bu
Tutsaklıklara bağlamışız özgürlüğümüzü.
Gündüz yarasalarıyız biz.



III.



Sağlamdır düşünce temellerimiz,
Ama altlarında kist vardır, sonra kum
Dururuz gerçi, sapasağlam, kalın
Taştan duvarlarımızla, dimdik
Ayakta; ama biraz su, bir sızıntı
Kaydırır temellerimizi hemen.
Duyarız yerçekimini hemen,
Titreriz. Sımsıkı, gergin
Bağlar vardır
Düşüncelerimizi ayakta tutan, ama,
Ya temelsizse temeli
Bütün bu bağları
Bağlayan
Bağın?
Bağlantısızca bağlarız bağlarımızı.
Gündüz yarasalarıyız biz.




Oruç ARUOBA
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Katılım
24 Eyl 2007
#4
Ynt: Oruç Aruoba


Yalnız yanlış hatırlamıyorsam ismini "Zilif" adında bir eseri daha vardır.Alkolik bir babanın kızından erik istemesini anlatır..Arka bahçe de Erik ağaçının meyvesi bitmiş kız koşarak manavdan erik alır.Çok kısa bir hikayedir ama bir o kadar iz bırakır.elinize bir şekilde ulaşırsa okumanızı tavsiye ederim.
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Katılım
24 Eyl 2007
#5
Ynt: Oruç Aruoba

bir mum yaktığında, bir süreç başlatırsın – ama yürüyüşü senin elinde olmayan bir süreçtir bu; artık, kendi oluşma biçimini izleyecek, senin elinde olmadan da, zaman içinde, varması gereken noktaya varacaktır:

mum, önce, bir noktaya kadar, kendi doluluğu içinde, güçlü güçlü yanar; ama yanışında belirli dengesizlikler oluşunca ( ki, kaçınılmazca oluşur bunlar ), çeperini delip, eriyik maddesini dışarı akıtıp, fitilini yakıp küçülterek, söneyazar – önlem düşünürsün: alır, kenarlarını düzeltir, bir madeni kutunun kabını ters çevirip, içine koyarsın – ama, boşunadır bu da : çünkü kendi süreci içinde oluşturduğu dengesizler sürmektedir – çeperleri tam düz değildir; içine koyduğun kabın belirli bir eğimi vardır – gene, arar dışarı eriyik madde: kabın içinde yayılır, kap ısınır; dibine varmış fitil, artık, her türlü biçimi yitirmiş maddenin son kalıntıları içinde, ucu ucuna, yanıyordur – sönmesi yakın ve kaçınılmazdır.

şimdi yapabileceğin tek şey, kap içinde kalmış eriyik maddeyi bir kenarında biraraya getirip, muma benzer bir biçime sokarak, dibine dayanmış fitile biraz daha süre tanımaktır – ama artık bilerek : mumun, sönecektir.

elinden birşey gelmez – hep müdahale edersin; dersin, şöyle, şuraya toplasam – şöyle, şu biçime soksam; şöyle, bir köşede, sürebileceği bir konum bulsam – şöyle… boşunadır : madde tükenmeye yüztutmuş; güdük fitil de dibine dayanmıştır.

ama sönmez bir türlü : fitili yok denecek kadar kısa; maddesi de, dikkatle belirli bir açıda tuttuğun kabın köşesinde, ancak küçük bir oyuk olarak kalmış; oysa alevi, eski canlılığında – sanki – hiçbirşey yitirmemiştir.

sönmez bir türlü – sen de, sonunda, gücünü toplayabildiğin bir anda, kendin üfleyip söndürürsün onu.

mumun söner.
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Katılım
24 Eyl 2007
#6
Ynt: Oruç Aruoba

İPET ALTINAY'IN ORUÇ ARUOBA'YLA YAPTIĞI SÖYLEŞİ

Altanay: Felsefe ve iş dünyası arasında nasıl bir ilişki kurabiliriz?

Aruoba: Felsefe tarihinin en büyük filozofu, yani Sokrates, aylaktır. Ne iş yaptığı ve nasıl geçindiği bugüne kadar bir muammadır. Gençliğinde kısa bir dönem askerlik yapmış, herhalde o sırada bir para veriyorlardı. 60 yaşına kadar yaşıyor, idam ediliyor, ama yaşamı boyunca nasıl geçindiği hiç bilinmiyor. Felsefe ile iş dünyası arasında kurulabilecek ilk bağ demek ki olmama bağlantısı.

İkisi de üretim yapmıyor mu?

Aruoba: Felsefe düşünce üretmektir. Düşünce ne kadar üretmekse tabii. Cümle üretmektir. Ortaya cümleler çıkar felsefede. Marx'ın yaptığı ayrımı yaparsak; kullanım değeri olabilir ama pek değiş-tokuş değeri galiba yok. Felsefe kitabı satılınca ne oluyor bilmiyorum. Onun bir fiyatı da var, bir değiş-tokuş değeri var. Ama okuyan için kullanım değeri nedir onu bilmiyorum. Çok karmaşık birşeyi yalın hale getirmeye çalıştığınız zaman, onun orasında burasında karmaşıklıklar kalır hep. Yalınlaştırmaya çalışır felsefe ama, birşey belki ne kadar yalın hale getirilirse o kadar karmaşık hale gelir aynı zamanda.

Popüler kültür felsefeyi doğru anlamda mı kullanıyor?

Aruoba: Hayır, popüler hale geldiği anda çarpıtılmıştır felsefe. Tek kişi işidir felsefe. İster yaparken, ister okurken. Okurken iki kişi karşı karşıyadır. İki kafa karşı karşıyadır. Yaparken tek kafa, yalnız başına.

Felsefede bir ekip çalışmasından bahsedemeyecek miyiz?

Aruoba: Çok iyi anlaşan iki felsefeci ortak bir proje yapabilirler ama her bir bölümü birisinindir. İkisi birleştirmişlerdir sadece düşüncelerini. Ekip şu açıdan düşünülebilir. Diyalogdur felsefenin başlangıcı her zaman. İki kişinin karşı karşıya, birisinin soru sorup, ötekinin cevap vermesi. Diyalog çok önemlidir. Felsefe tarihi içinde filozofların birbirleriyle diyalogları vardır. Kant Hume'ı okur, Spinoza Descartes'ı okur, mektuplaşmalar vardır. Oluşması sırasında usta-çırak ilişkisi mevcuttur felsefede. Felsefe yapmayı birisinin ötekisine öğretmesi gerekiyor. Çünkü belli bir iş yapmadır felsefe, kendi üzerine bir iş yapmadır, kendine ve kendi ile bir iş yapmadır felsefe. O işin de ustaları vardır, çırakları vardır. Felsefe eninde sonunda insanın belli bir düşünme biçimidir. Bu da bütün insanlarda var. Ama çoğunluk insanlar epey erken bir yaşta unuturlar onu, düşünme biçimini. Bazıları hatırlamaya devam edip, felsefeyle uğraşırlar. Küçük çocuklarda çok güzel görebilirsiniz. Sosyalleşme öncesi, 5-6 yaştaki çocuklar sürekli felsefe yaparlar. Birşeyin ne olduğunu irdelemekle başlar felsefe. En temelde "Ben neyim?" sorusu yatar.

Niye unutuyor insanlar?

Aruoba: Sosyalleşiyorlar da ondan.

Siz sosyal misiniz?

Aruoba: Hayır, olmamaya çalışıyorum.

Ama asosyal gibi de durmuyorsunuz?

Aruoba: Asosyal de olmaya çalışmıyorum.

İletişim süreci içinde markaların ve firmaların felsefesinden söz ediliyor. Artık markaların ve firmaların bir felsefesi var.

Aruoba: Felsefe sözcüğünü yanlış kullanıyorlar. Sanırım dünya görüşü demek istiyorlar. Çünkü felsefenin, üretildikten sonra, en son verdiği şey dünyaya belli bir açıdan bakmaktır. Onların bahsettikleri dünyaya belli bir gözle bakma, dünya görüşü herhalde. Bir x firmasının felsefesi ne olabilir? Buna ancak tırnak içinde felsefe denilebilir. Felsefe sözcüğünün orada kullanılması yanlış. Bu söylemi bırakmaları gerekir.

Filozoflar mutlu mu sizce?

Aruoba: Hayır.

Felsefe yapmayanlar?

Aruoba: Mutluluk çok görece bir şey. Bir insanın mutlu olması ile kendini mutlu hissetmesi her zaman çakışmayabilir. İki türlü de yanılabilir. Aslında mutludur da, mutlu olduğunun farkında değildir. Kendini mutlu saymaktadır ama aslında mutsuzdur. Karışık iştir mutluluk.

Ya felsefenin yardımı?

Aruoba: Felsefe en temelde huzursuzluktan başlar. Birşeyden rahatsız olduğunuz zaman, birşey garip geldiği zaman, birşeye hayret ettiğiniz zaman felsefe yapma ihtiyacı duyarsınız. Yani bir sorunla karşı karşıyasınızdır. Çözmeniz gereken birşey vardır. Sorun çözmenin çok yolu var. Aruoba: Ama anlayamadığınız ve bir anlam vermeye çalıştığınız birşeydir felsefe sorunu. Nasıl oluyor da böyle oluyor, böyle olmaması gerekir diye düşündüğünüz birşeydir. Çelişme, yani karşılıklı iki yanılgının yarattığı bir çelişmeden yola çıkar her zaman felsefe.

Oysa çelişmesiz bir yaşamın peşinde değil miyiz?

Aruoba: Tabii; hallederiz, unuturuz çelişmelerimizi. Bir sürü çelişme yüklüyüzdür aslında da farketmeyiz. Farkettiğimiz zaman, üzerinde düşünmeye başladığımız zaman, işte o zaman, felsefe yapabiliriz ya da yapmayabiliriz. Gene unutabiliriz. Mutlak doğruya hiçbir zaman da ulaşma şansımız da yok o zaman. Üretiyoruz, düşünüyoruz, ilerliyoruz; doğrularımız bir müddet sonra yanlışlar haline geliyor.
Zaten çelişkilerle dolu olarak bir yere varamayacaksak, varamamaya bir kılıf mı felsefe?
Aruoba: Tam tersi. Mutlak hakikat dediniz demin. İnsan en temelde tek birşeyi mutlak olarak bilir, her insan bilir. Öleceğini. Bize verilmiş başka bir hakikat yok. O da tam olarak verilmiş. Birgün öleceğinden şüphe duymayan insan yoktur. Ama bu gene tümüyle içeriksiz bir bilgidir. Hiçbir içeriği yoktur ölümün. Ölümün ne olduğunu kimse bilmez. Öleceğini herkes bilir, ölümün ne olduğunu kimse bilmez.

Demek en azından elimizde bir doğru var?

Aruoba: Evet. Ama içeriği yok. Öleceğimizi bilmekle ne bildiğimizi bilmiyoruz. Belli bir anlamda bütün felsefe ölümü anlamaya çalışmaktır. Hiçbir zaman anlamayacağını bilerek.

Kitaplarınız yoğun olarak gençler tarafından okunuyor. Bunu nasıl anlamlandırıyorsunuz?

Aruoba: Hepsi için söylemek herhalde zor ama, üniversite gençleri bir yandan bir tür düşünce özgürlüğüne sahiptir. Daha kendisini bir takım toplumsal ölçülerle sınırlandırmamıştır. Bir yandan da arayış içindedir. Üniversite bittiği zaman ne olacak? Kocaman bir hayat. Ne yapacak? Öğrenci kafasında "Ben para kazanacağım, en iyi para kazanacağım iş hangisi ise ona gireceğim, şimdi kendimi ona hazırlayacağım." dediği zaman, tamam yolu belli. Sanıyorum yolunun henüz ne olduğunu bilmeyenler bende birşeyler buluyorlar. Çünkü ben de öyleyim.

Önce psikoloji eğitimi aldınız. Ardından felsefe doktorası. Hangi kimlik daha çok örtüşüyor sizinle?

Aruoba: İlle sen nesin diye sorulacaksa "yazar" derim. Üstünde Oruç Aruoba yazılı birtakım kitaplar var. Kimsenin filozof olduğunu inkar edemeyeceği Kant; "Kimse kendine filozof diyemez." diyor. Birisi kendisine filozof diyorsa o onun filozof olmadığını gösterir. Gerçekten filozof olan da kendisine filozof diyemez zaten. Türkçe filozof ile felsefeciyi çok güzel ayırıyor. Simitçi, balıkçı gibi bir de felsefeci var. Felsefe satanlar var. Filozof; bilgeliği seven. Ama hiçbir zaman ulaşamayacağını bilerek. Çünkü bir de sophos'lar var. O bilge demek. Eski Yunan'da 7 bilge vardır ya, onlara sophos denir. Hiçbiri kendine sophos demiyor tabii. Pythagoras'dır yanılmıyorsam ilk defa philosophos sözünü kullanan. Bilgeliği sevendir o. Bilgeliğe ulaşmaya çalışan ama hiçbir zaman da ulaşamayacağını bilen. Hani Sokrates'in sözü var ya; "Bir bildiğim varsa hiçbir şey bilmediğimdir."

Eski ve yeni jenerasyon gençleri kıyaslar mısınız?

Aruoba: Çok hızlı değişti o işler. Ben üniversitede hoca iken çok başka bir süreç vardı. Liseden yollarını bulmuş olarak geliyorlardı. Bulduklarını sanarak geliyorlardı. Tek yol devrim, tek yol islam, tek yol bilmem ne, diye geliyorlardı. Bizim üniversitedeki işimiz de büyük çapta kafaları temizlemek oluyordu. Tek yol yoktur, diye uğraşıyorduk.

Şimdi?

Aruoba: 12 Eylül'den sonra bomboş kafalar geliyor. Bence Türk toplumu 12 Eylül'den şöyle bir sonuç çıkardı: Bunlar ne yaptılar? Düşündüler. Düşününce ne yaptılar? Bir ideolojiye sahip oldular. Bir ideolojiye sahip olunca ne yaptılar? Başka türlü düşünenleri öldürmeye başladılar. O zaman geriye dönelim. Düşünme. Düşünürsen ideolojin olur, ideolojin olursa öteki ideolojiden olanları öldürürsün. Bu da çıkar yol değil. Sonu yok. Vazgeç. Böylece düşünmekten vazgeçtik.

O gençler bir süre sonra iş hayatına atılıyor.

Aruoba: İş dünyası açısından şu söylenebilir: Özal döneminden sonra, üretmenin değil satmanın değer olduğu bir ekonomi ortaya çıktı. Şu anda Türkiye'de en zor durumda olanlar üreticiler. Bir şey ürettiğin zaman zarar ediyorsun, ama bir şey sattığın zaman kar ediyorsun.

Felsefecinin bu anlamda bir toplumsal sorumluluğu var mı?

Aruoba: Var tabii. Asıl üretmenin sahici değer olduğunu, satmanın bir değer olmadığını anlatmaya çalışmaktayız. Borsa seanslarını gözünüzün önüne getirin. Orası bir tapınak sanki. Bilinmeyen bir Tanrı var. O Tanrı'nın ne yapacağı belli değil. Gönenç de getirebilir, yıkım da getirebilir. Onlar da rahip. O Tanrı'nın ne yapmak istediğini anlamaya çalışıyorlar. Onun arzusu o gün hangi yönde tecelli edecek onu belirlemeye çalışıyorlar, onu insanlara bildiriyorlar. Tek kutsal şey para. Yani kut kalmadı mı, başka kut yok mu? Kut aramak nedir? Kutsal olan ne bulacağız başka? Ya da kutsal olanı nasıl bulabiliriz? Çünkü bugün yok. Paradan başka kutsal olan birşey var mı insanların kafasında? Para kutsal birşey değil ki! Para bir aracı. Parayı kendi başına amaç haline getirdiğin zaman mutsuz olursun. İşte post-kapitalist durum. Kapitalizm üretim üzerine dayalı bir şeydir. Kapitalist toplumun işlemesi hep daha fazla üretim üzerine dayalıdır. Öyle bir nokta geldi ki iktisat tarihinde, tüketime dayalı olmaya başladı. Tüketim de satış demek. Satış da para demek. Amerikan Otomotiv Sanayi, İkinci Dünya Savaşı'ndan çıktıktan sonra, ellerinde müthiş bir üretim potansiyeli ile çıktılar. Zaten devletin desteklediği birşeydi. O sırada otomobilin yaygınlaşmasıyla birlikte rekabet başladı. Rekabette ilk düşünülecek şey nedir? Dayanıklılık. Ömür boyu dayanıklı otomobiller yapmaya başladılar. 1953-54, doruk noktası 1955-56'dır. 55 Chevrolet, 56 Chevrolet, 56 Ford, 57 Ford. Dünyanın en iyi arabalarıdır. Otomotiv tarihinin en dayanıklı arabalarıdır. Ne yapacağız peki? Bir yığın araba üreteceksin, kime satacaksın. Adam almış 56 Chevrolet'yi, en az 20 yıl kullanabilir. Hiç tık etmeden. 58 yılından başlayarak bilinçli olarak dayanıklı araba üretmemeye başladılar. Buruşturup atacaksın ki yenisini satsın sana. Yani artık ne ürettiğin önemli değil, satmayı biliyorsan satacaksın.

Peki bundan sonraki aşama ne?

Aruoba: Çöküş. Güm diye dibe vuracağız bir noktada. Çünkü üretimi gözardı ettiğimiz zaman ya da üretimden daha önemli birşeyi ekonomide onun önüne koyduğunuz zaman, bir noktada çökersiniz. Türkiye bundan 4 yıl öncesine kadar, kaç tane var dünyada, kendini besleyebilen ülkelerdendi. Artık değiliz. Bilgisayar ve cep telefonu. Herhalde onlar çökecekler ilk önce.

Çöküş, fikir ve düşünce üretimini durdurduğumuzda da geçerli mi?

Aruoba: Gayet tabii. Düşünce üretmeyen insana insan denilebilir mi? Ya da herhangi birşey üretmeyen. Çünkü insan kendini üretir aslında temelde. Ürettikleri ile kendisi yapar. Türkçe'de nefis bir kavram var; emek. Birşeye emek vermek; dünyanın başka hiçbir dilinde yoktur. Çocuğuna da emek verirsin.

Bu eğilimler ve değişimler içinde yaşayan gençlere tavsiyeleriniz?

Aruoba: Kimse kimseye tavsiye veremez. Herkesin kendisinin onu bulması gerekir. Felsefe olsa olsa, ben yolumu böyle bulamadım, der. Bir örnek vereceksek; bak ben yolumu böyle bulamadım, sen şimdi ara bul, diyebilir. "Felsefede en son söylenebilecek şey en sonda hiçbirşey söylenemeyeceğidir." (De Ki İşte adlı kitabının son cümlesi) Sen kendin bulmak zorundasın. Arada bir hani okura seslenirim: Eğer burada kendine bir yol bulabileceğini sanıyorsan aldanıyorsun, bu yazarın kendisi de zaten o yolu bulamadı.

Okurla ilişkilerinizde; paylaşım nasıl bir duygu?

Aruoba: Birkaç bin parçaya bölünüp bir yerlere gidiyorsunuz. Orada ne anlıyorlar sizden? Nasıl etkileniyorlar, sonucu ne oluyor? Veya kafalarından ne geçiyor? Nasıl okuyorlar? Üniversitede her dersten çıkışta başağrısı tutar, ilaç içerim. İnsanların beyinleri ile oynuyorum. Nasıl bir hakkım var buna ve ne oluyor sonunda? Bu söyledikleriniz bilinçsiz bir onaylanma güdüsü mü, bilinçli bir sorumluluk duygusu mu?
Aruoba: Ne o, ne o. Yani ben düşünüyorum ve dünyaya birşeyler çıkarıyorum. Onlar nerede, ne yapıyor bilmiyorum.
Yeryüzünde hiç düşünülmemiş bir düşünce var mı?
Aruoba: Herhalde çok zor bulmak. Muhakkak birisi bir yerlerde düşünmüştür. Kant der ki; "Söylenmiş her yeni için, ona şu ya da bu şekilde benzeyen bir eski bulunabilir. Ama neyin bulunacağını gösteren, söylenen yenidir."
Ya felsefe ile mistisizm arasındaki ilişki?
Aruoba: Felsefe tarihinde mistik sayılan filozofların en büyük özelliklerinden birisi son derece açık ve mantıklı olmalarıdır. Sular iki biçimde derin gözükebilir. Bir; aslında sığdır ama bulanıktır. İkincisi de; müthiş derindir dibini göremezsin. İki durumda da derin gözükür. Ama birisi derin değildir, öteki derindir. Ancak o berrak olanlar derindir. O yüzden felsefe sözcüğünü yanlış kullanmamalıyız.

Matematik ve felsefe?

Aruoba: Çok akraba iki bilgi türüdür. Platon'un akademisinin üstünde yazıyormuş "Buraya matematik bilmeyen giremez" diye, ama o kadar dolaysız bir ilişkisi olduğunu sanmıyorum. Mantık bir anlamda ikisinin de birleştiği yer. Mantık, felsefenin temel araçlarından birisidir. Matematikle felsefenin kendisi arasında çok dolaysız bir ilişki yok.

kaynak:faceook
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Katılım
24 Eyl 2007
#7
Ynt: Oruç Aruoba

-Hani-

Bir tedirginlik, huzursuzluk doğacak içinde, onun ile yanyana, yüzyüze olunca— o denli yabancı düşmüş olacaksın ki yaşamının kendi, sahici anlamına, aykırılık duyacaksın ondan— ancak o zaman anlayacaksın, nasıl tam da senin kendi anlamın –ta kendin- olduğunu onun: o yıllar boyunca kendine ne denli aykırılaştığını— ama o da hemen duyacak, duyumsayacak senin duyduğunu: suskunlaşacak, kapanacak, uzaklaşacak…

Anlamayacaksın—

Çünkü, işte, temiz değilsin ki…

Ne çok yalan barınıyor oranda-buranda— ne çok sahtelik…

Ne çok sensizlik— sende…

Ne çok sensizsin sen—

ne çok sensiz sen…

Şimdi işte— olanak: sen ol sen.





Duyduğun garip tedirginliği, huzursuzluğu da çözümlemelisin: O senin en önemli şeyin (Herşeyin)— işte: yaşamının anlamı olduğu halde (olduğunu en içinde duymana, bilmene, yaşamana rağmen), rahatsız, sanki iğne üstünde hissedeceksin kendini— o da hemen hissedecek bunu, tabii ki: suskunlaşacak, hırçınlaşacak…





Buğu, aslında, heryerdedir—

—göremeyen, sensindir…

silemeyen sensindir—
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Katılım
24 Eyl 2007
#8
Ynt: Oruç Aruoba

bir köse basindayim

yuvarlak.

bi giden var,

bi gelen.

önüm

arkam

sagim

solum

sokak.

gögsümde gene o yarim nefes

senden kalan.

yarisi senin,

gerisi benim.

Oruç Aruoba
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Katılım
24 Eyl 2007
#9
Ynt: Oruç Aruoba

Bir tümce

süresince

aradım seni

yoktun:

nokta

kapattı.
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Katılım
24 Eyl 2007
#10
Ynt: Oruç Aruoba

Yazılamayan Zaman

Herşeyi yazarım da
zamanı yazamam -
o yazar çünkü
beni.

Yazar beni
yavaş yavaş
özenli -
azalta azalta
görkemli -
sanki
dolduracakmış
olduracakmış
gibi.

Halbuki
sıyırıp düşürmüştür
tırnağımdaki çürüğü
parmağımdaki yarayı
kabuk kabuk
geçirmiştir -
geçerken, sanki
çoğalta çoğalta
yazarak
beni:
özenli
görkemli.

Oruç Aruoba
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Katılım
24 Eyl 2007
#11
Ynt: Oruç Aruoba

"Yaşamında, yürüyüp yürüyüp, bir an durunca,
çevrene bakıp göreceksin ki, yürüyüşüne şu ya da bu
noktada katılmış, bir süre seninle birlikte yürümüş
kişilerden hiçbiri yok yanında:
Sen, bir an, “Buradayım” demek için durunca,
onlar, artık, “orada” olacaklar “buradayım artık” bile
demeyecekler sana, “orada”larından seslenerek…
“Burada”nda kimse bulunmayacak
“orada”ndan da kimse seslenmeyecek sana…"

ORUÇ ARUOBA
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Katılım
24 Eyl 2007
#13
Ynt: Oruç Aruoba

cıııkk -gündüz yarasaları hariç- şiir değil.Önermeler!Yine lisan böyle hocam yapabilecek bir şey yok.Hakkını verin yeni lisan da en güzel kelimelere şekil verendir Oruç aruoba
 

hsulker

çok ince bir devetüyü fırçasıyla çizilenler...
Katılım
26 May 2008
#15
Ynt: Oruç Aruoba ve haikular...

merhaba.
baştaçı şiirler haikular... uzaktan gelen bu sese kulak vermek istemez miyiz? şiirin çoğrafyası ne olursa olsun bizden birisi..

haiku "neşeli şiir" demekmiş..Başo'dan derlenen 275 haikuyla bu serüvenin tarihini, coğrafyasını, öyküsünü oruç aruoba'dan okumayalım ...


şu haikunun zerafetine bakar mısınız?

ak haşhaş için/ kırar kanadını kelebek/ yadigar işte.


kiraz çiçeği için bir haiku...

yapabilseydim/ düşen kiraz çiçeği gibi/ söylerdim şiirimi...


güzdüzsefası....sabah yüzü.

üç günlük ay ya/ güzdüzsefasının akşam/ tomurcuğu sanki

güzdüzsefası da/ sake içmeyi bilmez/ doruğunda ya

güzdüzsefası ya/ gün boyu tıklatır kapımı/ sürgülüdür

güzdüzsefası ya/ o da öyle bana/ sırt çeviriyor


fuji çiçeği.. morsalkım..

yorgun-argın/ handa o da sorar ya/ fuji çiçeği


şakayık..harika bir ayrılık betimlemesi olarak...

tatlı şakayık'ın/ yüreğinden çıkan/ bir esrik arı

ne de zormuş/ şakayık'ın içinden çıkıp gitmesi/ arı'nın işte
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Katılım
24 Eyl 2007
#16
Ynt: Oruç Aruoba

Oruç Aruoba'yı çok severim.-hoş çoğunu severim ya-Özlem çekene klavuzu ile tanıştım.Usta şöyle der ;
"Özlem çekenin tek çaresi vardır!Özlemi ortadan kaldırmak"
 

hsulker

çok ince bir devetüyü fırçasıyla çizilenler...
Katılım
26 May 2008
#17
Ynt: Oruç Aruoba

evla' Alıntı:
Oruç Aruoba'yı çok severim.-hoş çoğunu severim ya-Özlem çekene klavuzu ile tanıştım.Usta şöyle der ;
"Özlem çekenin tek çaresi vardır!Özlemi ortadan kaldırmak"
özlemi ortadan kaldırmak lazım. varol üstad... tşk.
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Katılım
24 Eyl 2007
#18
Ynt: Oruç Aruoba

Biliyor musun Nereden Geliyorum?

Oradan:
senin gideceğin yerden-
en dibinden
acıların
en içinden
sevinçlerin:
ikimizin gideceği yerden.

Oradan:
ikimizin olduğu yerden-
çevremizden gelen
etkilerden sıyrılıp,
kendiliğimizden
oluştuğumuz yerden.

Oradan:
bizim yerimizden-
ikimizin de geldiği yerden:
yenilgiden
üzüntüden
yeşillikten
mavilikten.

Biliyor musun
nereden?

Yaşamın en dibinden.
İçtenliğin en içinden.

Sen ve ben
neden
gelmişsek ve gideceksek
o yere, o yerden
kendiliğimizden,
gideceğiz ve geleceğiz
o yere
yeniden-

Sen ve ben
yeniden ve yeniden.

senin elin
serin elin
benim elim
derin elim

senin elin
benim elim
benim elim
senin elin

senin elim
benim elin

dingin elin
suskun elim

Gidiyorsun:
Bütün ışıklarımı göndersem seninle
aydınlanır mısın?

Gidiyorsun:
Bütün sevinçlerimi göndersem seninle
mutlanır mısın?

Gidiyorsun:
Bütün hüzünlerimi göndersem seninle
üzülür müsün?

Gidiyorsun:
Bütün acılarımı göndersem seninle
yıkılır mısın?

Ben
üzüntülü ve yıkık
kalırken
sen
aydınlık ve mutlu
git
ışıklarımla ve sevinçlerimle:
üzülme
yıkılma
aydınlan
mutlu ol.

ışık ol
aydınlık ol
sevinç ol
mutluluk ol.

Bırak bana
hüzünleri, üzüntüleri
acıları, yıkımı-
al götür
ışıkları, aydınlığı
sevinçleri, mutluluğu.

Gidiyorsun:
Bütün kendimi göndersem seninle
götürür müsün?

Bak, denizdeyim
diyecektim:
bir serin ürperti
yaladı geçti dalgaları-
diyemedim.

Zaten
yoktun ki.

Kim bilir
nasıl kuru, nasıl tozlu
nasıl gürültülü-
ama, belki
nasıl da renkli, nasıl canlı
nasıl dingin
bir yerdeydin
günboyu.

Şimdi son pırıltılar çekilirken
suların üstünden
sen, belki
nasıl kuru, nasıl cansız
nasıl boğucu
bir yerdesin-
ama, belki de
nasılsa renkli, canlı, dingin-
yerliyerindesin.

Ama
yoksun ki.

Bak, denizdeyim
diyeektim-
diyemedim.

Oraya
senin olduğun yere baktım.
Bir serin ürperti gibi
yaladı geçti dalgaları
o eski deyiş:
How do I love thee?
Let me count the ways-

Gördüm seni.
Geldin gözümün önüne:
nasıl da duru, nasıl arı
nasıl canlı-
kuru, cansız, boğucu
yerinde,
bütün bezginliğinin içinde
denizde gibiydin.

Ama
yoktun ki.

Bak, denizdeyim
diyecektim:
bir ıslak esinti
düştü dalgaların üstüne-
diyemedim.

Zaten
yoktun ki.

Yokum ben sensiz
yoksun sen bensiz

benimle sen
seninle ben

Var mısın?
Yok musun?

Yok musun?
Var mıyım?

Orada
beni düşünüyorsun
Hissettim bunu:
Bir şiddetli rüzgar gibi
aşarak tepeleri
geçerek boğazları
ulaştı buraya
geldi dokundu bana
düşünmen beni.

Orada
beni düşünüyorsan
hissetmelisin bunu:
Bir rengarenk ışın gibi
aşarak tepeleri
geçerek boğazları
ulaşmak oraya
gelip dokunmak istiyor sana
düşünmem seni.
.
Oruç Aruoba
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Katılım
24 Eyl 2007
#19
Zilif

14 temmuz (-------)

Sevgili kızım...
zorlukla yazıyorum. Elim rahatsız titriyor
Onun için yazım çarpık-çarpuk oluyor. Kusura bakma
Yazdıklarımı şimdi okurken , beni iyice anlayabilecek konumda olacaksın - yıllar geçecek ; büyüyeceksin. O zaman bana küçükken beslediğin duygular , belki bir-iki anıya sıkışıp kalmış olacak ; belki de , kocaman bir boşluğun incecik çeperleri durumuna gelecek ; ama bu cılız anılardan onların anlamını çıkarabilecek yaşa gelmiş olacaksın ; yıllar boyunca da düşüne düşüne , çıkaracaksın. Bunu umuyor değil , biliyorum ; çünkü sende daha o yaşında bile , o anlamı kavrayacak gücü görmüştüm -yani , şimdi görüyorum...
Anımsıyorsundur ; senin için , 'benim kızım insan olacak' demiştim. Sen , benim o sözümü o anda beynine kazımış , ama yüzüme de hayretle bakmıştın- o hayretini anımsıyorsun , değil mi ?
Evet gururla , birazda övünçle söylemiştim o sözü (babalar çocuklarından kendilerine pay çıkartırlar ya işte...) ; ama yüzümde bir hüzün , bir üzüntüde görmüştün. Şaşırmıştın ; pek bir anlam verememiştin buna
Bugün anlamışsındır-anladığını biliyorum ; o gurur ile o hüzün nasıl oluyorda birarada bulunabiliyorlar artık biliyorsun...
İnsan olan insan pek az - bunu anladın bunca yıl sonra ; birde şunu : İnsan insan oldu mu , acı çeker. Bunları anlaman , senin insan olacağını gören babanın gururlu üzüntüsü ile üzüntülü gururunu anlamlı kılmıştır sana.
Ama bak ,sana,şimdi,buradan,yıllar öncesinden , şimdi sana,orada,yıllar sonrasında , şunu söylüyorum - bunu söylemek için yazıyorum ; Ne mutlu sana ki insan olmanın acısını çekebiliyorsun , bunca yıl da çektin - ve ben , yıllar öncesindeki baban , şimdi orada , yıllar sonrasında bulunsaydım , yüzümde göreceğin , artık üzüntü değil , yalnızca gurur olurdu.
Bu sözü niye söylediğimi de gayet iyi hatırlıyorsun biliyorum - şunu da biliyorum ki , senin o küçük kalbinde o gün meydana gelen çalkantıları , ben , o gün de , şimdi de , tamamıyla bilecek durumda değilim...
Sen , buluşabildiğimiz ender günlerden birinde , bana gelmiştin.Yaz başıydı , ben bajçede oturmuş rakı içiyordum ; sen de - galiba mutluluktan - koşturup duruyordun. Sana , yarı şakayla , haydi bakalım - bana erik getir demiştim. Koşup gitmiştin : Bahçede erik ağacı olduğunu biliyordun.Epey sonra (hatta biraz daha gecikseydin , kalkıp sana bakmaya gidecektim) , alı al , moru mor , kan-ter içinde geri gelmiştin ; elinde bir külah : Manavdan harçlığının son kuruşuna kadar vererek aldığın erikler...
Ağaçta erik yoktu ; ama baban senden erik istemişti... - Ne yapabilirdin ki...
Yapman gerektiği için , yapabileceğini yapmıştın - işte seni insan yapan da bu...
Artık bu yaşa geldiğine göre ; öğrenmişsindir , biliyorsun , biliyorum : Öyle insanlar vardır ki babaları onlardan erik istese , gidip şöyle bir bakıp 'ağaçta erik yok' diyebilirler. Böylesi insanları tanıdın , biliyorsun...
Ama sen - senin yapabileceğin çünkü yapman gereken tek birşey vardı ; babana erik bulmak... Hani masallarda vardı ya - bütün erikler 'kaf dağının ardında olsaydı' , o zaman sen de bir zümrüdü anka kuşu bulup , sırtına biner yola koyulurdun...
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Katılım
24 Eyl 2007
#20
Yaşadıklarımız,öldürdüklerimiz​dir -

Evet, işte:
Yaşadıklarımız öldürdüklerimizdir.

Başka türlü nasıl olsundu ki : bir belirli yaşam
anında gerçekleştirilen, yaşar kılınan bir şey,
o anın geçip gidişiyle, yokolmak üzere varedilmiş
olmaz mı?

Bir belirli anda yaşanan,
o anın geçiciliği yoluyla,
ölüme teslim edilir.

her yaşanan geçicidir;
her yaşanan ölümlü…

ölüm de, öyleyse, yaşayanın geçiciliğidir.
-ama, demek ki, ancak yaşamış olan ölebilir :
öyleyse , ölen yaşamış olandır – yaşayan da,
ölecek olan ; yani , yaşayan – öyleyse, işte,
ölüm yaşamdır.

yaşam ne denli ölümse,
ölüm de o denli yaşamdır.

ölen , çünkü, ancak yaşamışsa ölebilir –
ancak yaşamış olan ölebilir; ve tersi –
ancak ölmüş olan yaşayabilir…

öyleyse,

öldüklerimiz de hep yaşadıklarımızdır
-nasıl , yaşadıklarımız , hep,
öldürdüklerimizse…

neyi ki yaşarız, onu öldürürüz
-öldüğümüz de, hep , yaşadığımızdır.
 

Konuyu şu anda okuyanlar : (Users: 1, Guests: 0)

Giriş yap