Osmanlı ayrı Türk ayrı mı?!

ecrin

Başka bir seyyareden gelmiş gibiyim.
Katılım
13 Nis 2008
#1
...........Yöneten bütün kozmopolitler Osmanlı sınıfını,yönetilen Türkler de Türk sınıfını oluşturuyordu.Bu iki sınıf birbirini sevmezdi.Osmanlı sınıfı kendini hâkim millet biçiminde görür,yönettiği Türklere mahkum millet gözüyle bakardı.Osmanlı sürekli Türk'e 'eşek Türk' derdi.Türk köylerine resmi bir kişi geldiği zaman,Osmanlı geliyor diye herkes kaçardı.
Ziya GÖKALP
Efendim ben anlamadım Osmanlı ayrı Türk ayrı mıydı?!Burda bi yanlışlık yok mu?Eşek Türk(estağfurullah) nitelemesi doğru olabilir mi?
 

ecrin

Başka bir seyyareden gelmiş gibiyim.
Katılım
13 Nis 2008
#3
Ynt: Osmanlı ayrı Türk ayrı mı?!

El-cevap demenizi bekliyorum hocam :) Nedir Türk? Ben düşündüm tanımlayamıyorum ya da tanımlarım beni tatmin etmiyor.
 
Katılım
3 Ağu 2008
#4
Ynt: Osmanlı ayrı Türk ayrı mı?!

el-cevab (dedim işte) ;D

latife bir tarafa ben de bilmiyorum. bir fikrim yok mu? elbette var ama doğruluğundan emin değilim. buna mukabil bize sunulanlara da iltifat etmek istemiyorum. mesela iki meşhur sloganı (yahut sloganlaşmış sözü) alalım:

birincisi: türk öğün çalış güven!
ikincisi: ne mutlu türküm diyene!

birinciye sualler: ne ile öğüneceksin? ne için çalışacaksın? neye güveneceksin?
ikinciye sualler: türk olmayan mutsuz manası mı çıkar bu sözden? yahut türk olmak mutluluk sebebi mi? eğer öyleyse ne için?

aslında türkün ne olduğunu izah ne olmadığını izah ile mümkün gibi geliyor....emin değilim
 

ecrin

Başka bir seyyareden gelmiş gibiyim.
Katılım
13 Nis 2008
#5
Ynt: Osmanlı ayrı Türk ayrı mı?!

Peki Ziya Gökalp'in dediği gibi ya da çizdiği imaj gibi Osmanlı bu kadar gaddar mıydı?Ve halktan bu kadar kopuk,kırmızı çizgilerin ötesinde mi yaşıyordu?Bunun bir cevabı var mı ?
 
Katılım
3 Ağu 2008
#6
Ynt: Osmanlı ayrı Türk ayrı mı?!

ziya gökalp'ın ne dediğini bilmiyorum...bildiğim bir şey varsa o da bizim yani anadolu türkünün türklüğünün epey farklı bir manaya sahib olduğu....

osmanlı "bu kadar" gaddar mıydı? bu suali havsalam almıyor! ecdadın elbette hataları olmuştur olması da insanın tabiatı icabı gayet tabiidir ve fakat gaddarlık bir hata değildir! günahtır! hatanın affı oplur ama göz göre göre gaddarlığın affı olur mu? ecdada gaddar demek en büyük gaddarlıktır. ecdad ne yapmış da "bu kadar" gaddar olmuş doğrusu anlayamadım.

işin bir tarafı da "bu kadar" sözüne bakar. demek ki ecdadı gaddar olarak görüyoruz ki mesele onun gaddarlığının derecelendirilmesine kalıyor...
 

ecrin

Başka bir seyyareden gelmiş gibiyim.
Katılım
13 Nis 2008
#7
Ynt: Osmanlı ayrı Türk ayrı mı?!

Kendi fikirlerime göre sormadım hocam. Gökalp'e göre sordum.Öyle farklı yazmış ki mesela bilmeyen biri Osmanlı hakkında çok farklı tasavvurlara sahip olabilir..Bu durumda anlıyoruz ki Gökalp koskoca Osmanlının hakkına girdi :)O soruyu sormamın nedeni bize sunulanlara iltifat etmeyelim deyişinizdi zira bana sunulanlar hep iyi şeyler oldu(çok şükür)..kızmayın yani öyle düşündüğüm için sormadım :)Ben korkuyorum sizden hocam ya ::)
 

UluğBey

Sükût gibi münzevi, çığlık gibi hür.
Katılım
27 Ara 2005
#8
Ynt: Osmanlı ayrı Türk ayrı mı?!

Türkmen: Müslüman Türk  olarak kullanmış ecdan Türk'ü. Efendim şimdi Türk'ün kökenine gidip Türük'ten geldiğini sonra kahraman anlamı taşıdığını falan demeyeceğim elbette, bu işin ansiklopedik kısmı diye düşünüyorum.

Türkçülük akımının başladığı döneme kanatlanmak gerek diye düşünüyorum.Ne zaman Türk mefhumu sadece ırk olarak alınmaya başlandı ? Ne zaman Osmanlı ile Türk birbirinden ayrılmaya başlandı. Dönüp bakarsak bunun Osmanlı'nın son dönemlerine rast geldiğini görürüz ve Ziya Gökalp'in tesis ettiği ve kişisel kanaatim biraz farzla ırkçılaştırdığı bu fikir cereyanından sonra başladı her şey(sistemli olarak) ya da tekrar başa döndü her şey.

ecdad tek kimlik altında birleştirdiği bir düşünce anlayışı ile ırktan öteye geçmiş ve osmanlı adı altında bir imparatorluk kurmayı başarabilmiştir. zaten tarihe gidip baktığında hiçbir milletin "ben türküm ben ayrıcalıklıyım" demediğini de görüyoruz. ermenilere sadık millet dedi osmanlı asırlarca, ne oldu kısa süre içinde hainliğe büründüler, durup düşünmek gerek...

bugünkü perspektifle bakacak olursam Osmanlı ve Türk ayrı şeylerdir, Osmanlı tabirinin içinde farklılıklar çoktur, hıristiyanı, musevisi, müslümanı, lazı, çerkezi, kürdü, ermenisi vs. fakat bugünkü anlamda Türk'ten anlaşılan şey ise bunların tamamen dışında diye düşünüyorum, anası babası belli bir silsileden gelmiş olan ve Türklüğünün memleketinle nitelendirildiği bir anlayışa sahibiz.

Bugün TÜrk olduğu gibi kalmamış elbette

Azeri Türkü
Bulgar Türkü
Azerbaycan Türkü

vs

şeklinde bölünmüşüz.

Oysa Osmanlı bunların hepsine " 1 " diyordu. Bence Osmanlı tabiri Türk'ü kapsarken Türk tabiri Osmanlı yı kapsamıyor ve daha çok Osmanlı genel başlığının alt dallarından biri oluyor...
 
Katılım
3 Ağu 2008
#9
Ynt: Osmanlı ayrı Türk ayrı mı?!

bugün türk deyince bir kavim; evvel eyyamda türk deyince bir millet anlaşılırdı.

bakınız islam dünyayı ikiye ayırmıştır. dar'ül islam ve dar'ül harb! islam olanlar ve islam olmayanlar. evvel eyyamdaki kavim anlayışımız bu kıstas ile şekillenmiştir. yani millet deyince islam beldelerinde ikamet eden müslüman kavimler anlaşılırdı.

türkün rolü ne pekiyi?

asr-ı saadet ve dört halife devrinden sonra (istisnalar müstesna) islamı hakkı ile yaşayan ve yaşatan bir kavim oluşu. türkteki yegane kıymet burada aranmalı. başka bir yerde değil. damarımızdaki kan asil felan değil! asaleti; kan, dil, renk, kafatası...vs. gibi bir takım fiziki unsurlarda ararsak batı adamı bizden asil çıkar! hakeza bir çinli! ayrıca asaletin bir tarafı da insanı hakir görmeye bakar. asil olmak için soysuza muhtaçdır insan.

türk dediğimiz mefhum islamiyetten tefrik edilemez. bediüzzaman hazretlerinin yanlış hatırlamıyorsam bir sözü vardı türkün dinini yani islamı terk etmesi demek türklüğünü kaybetmesi demektir manasında!

bugün türklük islam ile öyle bir mezc olmuştur ki tefriki kabil değildir. bugün türkün, lisanında, hareketlerinde, giyim kuşamında, ahlakında, adabında her ne var ise islamdandır ve islamındır!
 

UluğBey

Sükût gibi münzevi, çığlık gibi hür.
Katılım
27 Ara 2005
#10
Ynt: Osmanlı ayrı Türk ayrı mı?!

mehmet baki' Alıntı:
damarımızdaki kan asil felan değil! asaleti; kan, dil, renk, kafatası...vs. gibi bir takım fiziki unsurlarda ararsak batı adamı bizden asil çıkar! hakeza bir çinli! ayrıca asaletin bir tarafı da insanı hakir görmeye bakar. asil olmak için soysuza muhtaçdır insan.
Afv buyrun,asillik bâbında batı insanının ne şekilde üstün çıkabileceğini (fiziki olarak da olsa )merak ettim ben, sormak istedim ?
 
Katılım
3 Ağu 2008
#11
Ynt: Osmanlı ayrı Türk ayrı mı?!

uluğbey' Alıntı:
Afv buyrun,asillik bâbında batı insanının ne şekilde üstün çıkabileceğini (fiziki olarak da olsa )merak ettim ben, sormak istedim ?
estağfirullah!

muhterem kardeşim insanın başka bir insana karşı üstünlüğü ne iledir? el-cevab:takva! demek ki insanı insan eden yegane hassa din! kimsenin takvası alnında yazmadığına göre demek ki üstünlük bilenebilecek şeylerden değil. insanının bir takım unsurlarını cımbızlayarak yahut nazara alarak kıymetlendirmek hatalıdır.

bakınız din bir güzellik anlayışı sunmuştur. bu güzellik anlayışının has ismi ilay-ı kelimatullah'dır yani emr-i bil maruf nehy-i anil münker. insanın bir takım hususiyetlerini alıp asalet kelimesini istimal etmek yanlıştır. hakiki asalet kulluk şuurunun bilinmesidir. bakisi hüsran!

şimdi gelelim batılının, çinlinin, maçinlinin, hintlinin..vs. bizden üstün olması meselesine. sanırım, sana bu suali sorduran saik verdiğim misallerdi. kan, ırk, dil, renk, vs....

bakınız bu misaller umuma şamil bir takım unsurlardır ve meseleyi madde planında ele almaktadır. verdiğim misaller el, ayak, göz rengi, boy, endam vs. olacak şekilde de çoğaltılabilir. misal vermek meselenin kafada şekillenmesi için lazımdır yoksa ki meselenin bizatihi kendisi değildir. ırk yerine göz rengi de diyebilirdim. burada mühim olan husus üstünlük iddiasının bir fikre perçinli olmasından çok bir hisse istinad etmesidir. kavmiyetçilik(milliyetçilik değil) bir fikr değil hisdir. psikolojik bir vakıadır!

batılı gözlerinin renkli olması yönüyle bizden güzel olduğunu düşünecektir bu güzellik fikri üstün olduğuna da yol verecektir. ha keza çinli bilmem kaç binyıllık el yazması eserleri ile ortaya çıkıp en eski medeniyet benim o halde ben üstünüm diyecektir. mısırlılar piramidleri ile, japonlar dillerini muhafaza etmeleri ile, hintli felsefesi ile, yine batılı eski yunanı ile karşımıza dikilip ben üstünüm teranesini söyleyebilir. bunun aynısını bizde yapıyoruz. "bir türk dünyaya bedeldir" sözü maddeden ne kadar azade kalabilmiştir? mesele madde değil mana! eğer ki madde de bir takım hususiyetleri nazara alarak kıymet verilirse türk kavmi pek öyle kıymetli bir kavim olmaz.

güzellik farklı bir davadır.

asr-ı saadetten bir misal:

Efendimiz'in (s.a.v) ashabından Cüleybib hz.leri ( kelimeyi yazmaktan dahi ictinab ediyorum. Allah affetsin!) simaen "güzel" kabul edilmezdi. Cüleybib hz.lerine Efendimiz(s.a.v) müslüman bir hanımı münasib görünce evlendirmek ister ve bu niyetini hanım sahabinin ebeveynine izhar eder. anne ve baba kızlarını "güzel" görmedikleri bu adama(Cüleybib hazretleri oluyor) vermek istemezler. anne ve babasının niyeti talib olunan hanıma zahir olanda hanım olanca firaseti ile anne ve babasına:
-beni evlendirmek için kim aracılık ediyor?
diye sorar. "Peygamber.." cevabını alınca:
-o halde siz Peygamberin teklifini mi kabul etmiyorsunuz? O benim aleyhimde olacak bir şey istemez. der ve bir ayet okur:
mealen: "Allah ile Peygamber'i bir iş hakkında hüküm verdikten sonra, mü'min olan bir erkekle mü'min olan bir kadına, artık o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Rasul'une karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur."
anne ve baba işledikleri hatanın farkına varır ve Efendimize kızımı Cüleybib(r.a)'e verdik derler....
bu işin neticesi mi:
hanım sahabi Efendimizin duasını alır ve ashabın hanımları içerisinde en zenginlerden olur. hayırlı ve uzun bir hayat sürer.

Cüleybib hazretleri mi?

bir harb sonrası şehid düşenler Efendimiz'e bildirilir. Cüleybib hazretlerinin ismi ise şehid olanlar arasında zikredilmez amma sağ kalanlar arasında da yoktur. bunun üzerine Efendimiz:
-başka eksiğiniz var mı? bir bakın
buyurur..bunun üzerine araştırılır ve geri kalan isimler zikredilir. amma Cüleybib hazretlerinin ismi yine yoktur.bunun üzerine Efendimiz açıkca:
-Cüleybib'i aranızda göremiyorum. gidin ve araştırın
buyurur....
araştırma neticesinde Cüleybib hazretleri öldürdüğü yedi düşman arasında kolları kesik vaziyette bulunur.Efendimiz Cüleybin hazretlerini kollarına alarak:
-yedi kişi öldürmüş sonra da şehit etmişler. bu gördüğünüz zat Bendendir Bende ondanım
buyurur....ve Cüleybib hazretlerini kendi elleri ile defneder....

güzellik budur....

hazreti Cüleybib -güya- simaen güzel görünmüyordu ama ne karatta bir ruh güzelliğine sahib olmalı ki evvelen sahabi ardından şehid ve en son olarak da O'ndan oldu.....

bu nükteyi atlamamak lazım. mesele damarda dolaşan kanda değil kan için zaruret arzeden havadadır...o hava Efendimizin Ten-i rayihası ile sertmest ise ne ala!

asil olan budur...gerisi palavra!
 
Katılım
3 Ağu 2008
#12
Ynt: Osmanlı ayrı Türk ayrı mı?!


evet! türk, müslüman demekti ama şimdi ne demek aceb? bundan beşyüz sene hatta o kadar uzağa gitmeye luzum yok, yüz sene önceki türk ile şimdiki türk aynı mı? has olanlar azaldı maalesef. haslık derken kavimin saflığından bahsetmiyorum. şahsiyet sahibi olmayı kasd ediyorum. yanlış anlaşılmaya....

necip fazıl üstadın harikulade bir sözü vardır:

"önceden etrak-i biidrak derlermiş şimdi ve daha fenası isimsiz ve cisimsiz bir ruh portresi."

kelimesi kelimesine böyle değil elbette...

gün hazan oldu maalesef! nevbaharı bekliyoruz!
 
Katılım
20 Eki 2008
#13
Ynt: Osmanlı ayrı Türk ayrı mı?!

Bence Osmanlı tabiri Türk'ü kapsarken Türk tabiri Osmanlı yı kapsamıyor ve daha çok Osmanlı genel başlığının alt dallarından biri oluyor...
uluğbey

bence TÜRK kelimesi tarihte kurulmuş bir çok devleti kapsadığı gibi kurucusu Türk olan osmanlıyı da içine alan büyük bir milletin ismidir.Türk kelimesini osmanlının alt etnik unsuru görmek büyük bir yanlışlık olur şayet öyle olsaydı şu an devletimizin ismi Türkiye olmazdı.Türkler kurdukları her devlette mutlaka kurucu unsur olarak en önemli statüde yer almış fakat toplumu sınıflara bölen bir zihniyet içerisinde olmamışlardır.bunun en büyük sebebinide inanç temellerinde aramak gerekir.osmanlı cihan devletinden önce kurulan Türk devletleri osmanlı cihan devleti gibi uzun müddet ayakta kalamamış olsalarda etnik yapı bakımından osmanlıya benzer bir özellik gösterir.sadece Türk kelimesi; Göktürk devleti,memlükler(el devlet'üt türkiye),Türkiye cum devletlerinde bir devlet ismi olarak kullanılmıştır.milliyetçi anlayış bizde yeni osmanlılar cemiyetiyle batıdan gelen yeni bir fikir olarak tahayyül edilsede aslen milletin özünde çok eskilerden itibaren mevcut bulunan bir fikriyatın batı tarzıyla bilimsel olarak tekrar ele alınması olarak görülmelidir
.
damarımızdaki kan asil felan değil! asaleti; kan, dil, renk, kafatası...vs. gibi bir takım fiziki unsurlarda ararsak batı adamı bizden asil çıkar! hakeza bir çinli! ayrıca asaletin bir tarafı da insanı hakir görmeye bakar. asil olmak için soysuza muhtaçdır insan.
uluğbey

böyle bir sitede damarlarındaki asil kan sözünden asilliği hayati bir vücut sıvısında aramak manasını çıkarmak hayli düşündürücüdür.
 

UluğBey

Sükût gibi münzevi, çığlık gibi hür.
Katılım
27 Ara 2005
#14
Ynt: Osmanlı ayrı Türk ayrı mı?!

Bence Osmanlı tabiri Türk'ü kapsarken Türk tabiri Osmanlı yı kapsamıyor ve daha çok Osmanlı genel başlığının alt dallarından biri oluyor...
cümlesi bana ait.


damarımızdaki kan asil felan değil! asaleti; kan, dil, renk, kafatası...vs. gibi bir takım fiziki unsurlarda ararsak batı adamı bizden asil çıkar! hakeza bir çinli! ayrıca asaletin bir tarafı da insanı hakir görmeye bakar. asil olmak için soysuza muhtaçdır insan.
cümlesi ise muhterem mehmet baki'nin satırlarıdır. dolayısı ile ikinci kısımda kullandığınız "uluğbey" ismini sürç-i kalem olarak kabul ediyorum.

bir de sizin böyle bir sitede damarlarındaki asil kan sözünden asilliği bir vücut sıvısında aramak manasını çıkardığımızı düşünmeniz kafamı karıştırdı.
yukarıda bir yerde asilliğin damarlarda akan kanda olduğundan mı bahsedildi ? ben mi yanlış görüyorum ?


gelelim bana ait olan 1. cümleye ve söylediklerinize:

söyledikleriniz çok genel çınar hocam ; elbette Türk tabiri Osmanlı ile ortaya çıkmadı. Daha öncesinde vardı. Sizin de buyurduğunuz gibi bizdeki milliyetçilik anlayışı Osmanlının çok öncesine gider elbette. bahsi geçen cümlede anlatılmak istenen ise şu :


Osmanlı çok uluslu bir devlet. Kurucuları Türk fakat millet çok farklı uluslardan meydana geliyor bu uluslardan biri ve çoğunluğu elbette Türk. Tarihi Osmanlı'dan başlatırsak Osmanlı'nın genel başlık olduğunu pekâla görebiliriz. Tarihi daha önceden başlatırsak Osmanlı genel başlığın alt dallarından bir tanesi elbette.Şimdi yukarıda dediğim gibi ben Türk'ün kökenine inmedim, zaten onlar kitaplarda yazıyor. Fakat anlam genişlemesi yoluyla siz Türk yurdu üzerinde yaşayan herkesi Türk kabul ederseniz elbette başlıkların yeri değişir. Fakat bu zorlama bir anlam olur diye düşünüyorum.

Gazneli'lerin kurucusu Türkler'dir fakat hakim oldukları bölge İran bölgesidir. Şimdi kurularından hareketle değerlendirmek mi doğru olur onları, yoksa anlayışları ve hakim oldukları bölgeden hareketle mi değerlendirmek doğru olur ?

milliyetçilik anlayışı yeni osmanlılarla birlikte ortaya çıkmamıştır, bunu böyle söyleyen olmadı zannımca sadece onların döneminde bir nevi diriliş göstermiştir, çokca dillendirilir olmuştur diye düşünüyorum.
 
Katılım
3 Ağu 2008
#15
Ynt: Osmanlı ayrı Türk ayrı mı?!

esselam;

çınar29' Alıntı:
damarımızdaki kan asil felan değil! asaleti; kan, dil, renk, kafatası...vs. gibi bir takım fiziki unsurlarda ararsak batı adamı bizden asil çıkar! hakeza bir çinli! ayrıca asaletin bir tarafı da insanı hakir görmeye bakar. asil olmak için soysuza muhtaçdır insan.

uluğbey
cümle bana ait. anlamadığınız yer neresi acaba? yahut anlatamadığımız yer? asil kan tabiri bana ait değil. asaletin tarifi, hakeza!

ayrıca muhterem bu cümle üzerine düşündüklerinizi ifade ederseniz ziyadesi ile memnun olurum.

fi emanillah.
 
Katılım
20 Nis 2008
#16
Ynt: Osmanlı ayrı Türk ayrı mı?!

Mevzu Türk olunca felsefeden pek anlamadığını herdefasında vurgulayan bakii hazretleri birden bire değme filozoflara parmak ısırtacak sullerin kaynağı oluvermesi ne garip (???)
"Türk neyle öğünüp neye neden güvenecekmiş" veya mutluluk sebebi Türk olmaklamı ibaretmiş vs...
Türk tarih literatürüde ve terminolojisinde oturtulmuş bir kavram olmasına ve anlamlandırılmasına karşın soulmuş soruyu, siz nedense hiç anlayamadım bir biçimde Türk kavramının kelam kısmıyla alakadar olmanız ve sanki "salatalık nedir ne değildir" sualini cevaplarmışcasına tavır takınmanız Türk kavramını kendi içinizde oturtamamış oluşunuzu gösterirmi
mesela ben.
Türk ; Bakii gibi mutlu olmasını beceremeyen ve öğünecek birşey bulamayan çalışmayan ve güvenecek kimsesi olmayan biri değildir desem tanımlamış olurmuyum?

yada daha sosylist

Türk; Bakii gibi aslında kendi farkında olmayan değişik mihrakların idolojisi içerisinde tanımlama kagı ikilrminde kalmış ve mankurtlştırılmak üzere olan her anadoluçocuğunun bahtsız milletine verilen isimdir desem?

bence kızarsın bu cümlelere ve idda ediyorum yüzde yüz seni yanlış anlamışımdır :D

osmalının son 300 yılı yılışık,taklitçi bir frenkefalist olarak karın ağrısıdır
 
Katılım
3 Ağu 2008
#17
Ynt: Osmanlı ayrı Türk ayrı mı?!

Mahşer' Alıntı:
bence kızarsın bu cümlelere ve idda ediyorum yüzde yüz seni yanlış anlamışımdır :D
kesinlikle kızmam zira baki türk ise -ki öyledir- o halde senin türklük tanımında kesinlikle doğrudur. :)

Mahşer' Alıntı:
osmalının son 300 yılı yılışık,taklitçi bir frenkefalist olarak karın ağrısıdır
cümlen, eksik ve ağır olmasına rağmen şunu ifade edeyim ki seninle aynı şeyleri söylüyoruz. sen salatalık diyorsun ben hıyar. farkımız lafzen manaen değil.
 
Katılım
19 May 2008
#18
Ynt: Osmanlı ayrı Türk ayrı mı?!

Türk Olmak

--------------------------------------------------------------------------------

Türk olmak zordur, çetindir ve eziyetlidir. Üç kıtadan dönüp, bir küçük yarımadada misafir muamelesi görmektir. Sayısız imparatorluk kurmak Türk olmaktır, aynı zamanda sayısız imparatorluk yıkmak da Türk olmaktır.

---------------
Doğu Roma’yı da Batı Roma’yı da yıkıp, yeni Roma olan AB’ye girmeye çalışmaktır Türk olmak. Türk olmak, Mostar’da köprüdür, Kerkük’te kaledir, İstanbul’da Kızkulesi’dir, Anadolu’da buğdaydır, Çukurova’da pamuktur, Ege’de tütün, Karadeniz’de fındık, Trakya’da ayçiçeğidir.
--------------------

Türk olmak Çanakkale’de ölmektir. Çanakkale’de ölmeden önce düşmana su vermektir, onun yaralısını sırtında kendi hastanene taşımaktır.

Düşmanın ardından rahmet okumak, kanlından helallik almaktır. Sabahları odana rahmet dolsun diye, camı açmaktır. Kar yağdığında kayak yapmayı değil, evsizleri düşünmektir. Balkon köşesine kuşlar için, kışın ekmek kırıntısı, yazın su koymaktır. Yağmura rahmet, kara bereket diye bakmaktır.

Türk olmak, harap bir ülkede, zengin ülkelerin müstemlekesini reddedip, tahtadan kılıç ve ipten üzengi ile, paylaşacak ve sahiplenecek tek varlığı fakirlik olmasına rağmen, yedi düvele meydan okumaktır.

Türk olmak askere davul-zurna ile uğurlanmaktır, belki de dönmeyeceğini bilerek. Türk olmak, annenin ardından “bir oğlum daha olsun, onu da göndereceğim” demesidir. Babanın gözyaşlarını tutarak, tabutuna son kez dokunurken “vatan sağ olsun” demesidir.

---------------------

Türk olmak, ecdadın yaşadığı kıtlıktan dolayı, çayın yanında gelen şekerden fazla olanı garsona geri vermektir. Aynı nedenle Türk olmak, yemeği ziyan etmekten korkmaktır. Göz hakkına, diş kirasına saygıdır Türk olmak. Evindeki bir kap aşın yarısını tanrı misafirine vermektir. Kendi yerde, misafiri döşekte yatırmaktır Türk olmak.

Türk olmak, milli maçta ağlamaktır. Ayhan Işık’a, Belgin Doruk’a aşık olmaktır. Türk olmak, aşkını ölesiye sevmektir. Aşkı için ölmektir, öldürmektir. Sevdiceğinin elini bir tez tutamadan, toprağa girmektir.

Türk olmak. Türk olmak Yunus’u bilmektir, Aşık Veysel’i sevmektir. Mevlana’yı, Hacı Bektaş-ı Veli’yi ve Hoca Yesevî –tek bir satırını okumasa da- yüreğinde taşımaktır.

Türk olmak, saz çaldığında, ney üflendiğinde, kös dövüldüğünde ve kaval çaldığında, yüreğinin derinlerinde bir sızı sezmektir, bir de Yemen Türküsü’nde...

Türk olmak, Asya’da batılı, Avrupa’da doğulu diye tepki görmektir. Irk sözünü bilmeden yaşamak, yaradılanı Yaradandan ötürü sevmektir.

Magazin programları ile dizilerin arasına sıkışsa da, silkinip üzerindeki ölü toprağını atabilmektir. Türk olmak, mahalle maçı için aynı saatte, on kişi buluşamazken, milyon kişinin bir araya gelmesidir. Tavla oynarken bile kavga ederken, milyon kişinin kavga etmeden gösteri yapabilmesidir.

Türk olmak en zayıf gününde bile dünyaya meydan okumak, en dertli gününde bile her ufunetin bir şafakta biteceğini bilerek tevekkül göstermektir.

Zor iştir Türk olmak. Türk olmak Anadolu’da her düşen yağmur damlasına hamdetmek, her çıkan başak için şükretmektir. Türk olmak, medeniyetler mezarlığı Anadolu’da dik durabilmektir.


[ALINTI]

paylaşmak istedim.
 
Katılım
17 Haz 2008
#19
Ynt: Osmanlı ayrı Türk ayrı mı?!

Tufan Gündüz
Osmanlı Tarih Yazıcılığında Türk ve Türkmen İmajı


- I -
Osmanlı tarih yazıcılığında Türk ve Türkmen kavramlarının aldığı şekil ile yer yer Türk ve Türkmenler için hakaret dolu ifadelerin kullanılması, bazı görüşlerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur.
Osmanlı devlet düzeninde gayr-i Türk unsurların egemen güçleri oluşturduğu, Türklerin ise “azınlık” statüsüne düşürüldüğü tezini savunan Mustafa Akdağ’a göre:
“... Türk soyuna yabancı olan Osmanlı aydınları da özellikle Anadolu ahalisini her vesile ile yermişler hele devlet düzeni bozulduğu zaman saray ve hükümette kendilerine rakip gördükleri Türkleri gözden düşürmek için bütün kötülüklerin sorumluluğunu onlara yüklemişler Osmanlı Beyliği’nin ilk zamanlarından beri öğüncekli bir anlamı bulunan Türk kelimesini gene XIII. yüzyıldaki anlamına götürerek kaba ve bir türlü uygarlaşmayan insan niteliği kavramı olarak kullanmaya başlamışlardır.”[1]
Mustafa Akdağ’a yakın bir görüşü savunan Çetin Yetkin; Türkleri, Osmanlı Devleti’nde azınlık haklarına bile sahip olamamış bir “azınlık” olarak tarif ettikten sonra Osmanlı Devleti’nde Türklere karşı özel bir politika takip edildiğini, onların mal ve mülklerinin ellerinden alınmaya çalışıldığını, Türk sözünün aşağılama ifadesi olarak kullanıldığını, buna karşılık “Etrak-i bi-idrak” olarak küçümsenen Türklerin haklı olarak ayaklandığını ileri sürmektedir.[2]
Taner Timur, Osmanlı kimliğinin oluşmasında Türklüğün de mühim bir rol oynadığını kabul etmekle beraber Osmanlıların kendilerini dini kimlik ile tanımlamaya başladıktan sonra Türk teriminin giderek küçültücü bir anlam kazandığını, bu durumun 16. yüzyıl Osmanlı vekayinâmelerine yansıdığını ve “kaba Türk”, “cahil Türk”, “idraksiz Türk” gibi vasıflandırmalara sıklıkla rastlandığını bildirmektedir. Ayrıca,
“Türklerden ,Yörük ve Türkmenlerin yerleşik uygarlığın geri kalmış unsurları olarak telakki edildiğini ve sözü edilen sıfatların “göçebe ve yarı göçebe hayat tarzından yerleşik uygarlıklara geçiş sürecinde ortaya çıktığına ve geçişe uyum sağlayamamış unsurlar için kullanıldığına”
dikkat çekmektedir[3].


- II -
Meselenin sadece “kimlik bunalımı” olarak ele alınması veya salt “Osmanlılar Türk düşmanıydı” veyahud “Osmanlılar Türkleri hakir görüyordu” temelinde izah edilmeye çalışılması halinde Osmanlı tarih yazıcılığı hakkında büsbütün yanlış değerlendirmelere yol açacağı endişesi ortaya çıkmaktadır.
Osmanlı tarih yazıcılığında gelenek haline gelmiş olan anlatıma göre; Osmanlı tarihi Türk tarihinin bir parçası olarak başlar. Buna göre, Osmanlılar, Oğuz neslinden olup Kayı boyuna mensupturlar. Osmanlı ailesinin soyu bazen 35. bazen de 52. göbekten Hz. Nuh’a dayanır. Böylece, Osmanlıların Türklüğü İslami bir özellik de kazanır. Osmanlıların atası olarak kabul edilen Süleyman Şah, konar-göçer Türkmen aşireti ile birlikte Anadolu’ya göç eder. Aşiret bir çok maceradan sonra Bizans sınırını yurt tutar. Beyliğin temelleri burada atılır. Osman Gazi, Oğuz töresine göre hanlanır[4]. Bundan sonra kâfirlerle cihad başlar. Beylik yavaş yavaş aşiret düzeninden devlet düzenine geçer. Böylece Türk tarihi içinde Osmanlı tarihi başlar. Padişahların ve askerlerinin Türklüğü sık sık vurgulanır.
Geleneksel tarih yazıcılığında Osmanlıların yaptığı gazalarda "kâfirlere" karşı Türklerin kesin üstünlüğü prensibi işlenmektedir. Mesela, Hoca Sadeddin Efendi, Osmanlıların ilk fetihlerinden bahsederken Osmanlı ordusu için “zaferleri gölge edinmiş Türk askerleri”[5], “savaş günleri yırtıcı arslan[6]”, “Türk yiğitleri[7]” gibi pek çok süslü ifadelere yer vermektedir. Aynı müellif, Osman Gazi’nin savaşlardaki başarısını anlatırken
“Bursa yöresindeki bir savaşta Osman Gazi her zaman olduğu gibi yine Tanrı’nın görünmez ordularının desteğini sağlamış bulunuyordu. Bu destek elle tutulmaz gözle görülmezdi. Ama düşmanın gözünde her Türk sipahisi Efrasiyab gibi bir yiğit, Zaloğlu Rüstem gibi pehlivan kesilirdi”
ifadeleri ile Türk zaferlerine manevi bir boyut da kazandırmaktadır[8].
Osmanlı tarih yazıcılığında, Osmanlılar temelde "kâfirlere" karşı gaza ve cihad yapmayı düstur edinmiş bir “İslam Askeri” imajı ile merkezi bir rol üstlenir. Bununla birlikte, Osmanlılar, her zaman kendileri ile iyi geçinen "kâfirler" ile de iyi geçinmekte hatta onlara mal ve mülklerini emanet edebilecek kadar güvenebilmektedir. Osmanlı cihad ve gaza felsefesinde ilginç bir yönü oluşturan bu durumun İslamın yayılmasında rol oynadığını müellif Neşri’de görüyoruz. Neşri, Rumeli’nin fethini anlatırken: "... nice köyler Türk'ün ayin ve erkânını görüp gelip Müslüman oldular”[9] ifadesine yer vererek Türklerin sadece istilacı bir kavim değil yaşama tarzı, görgü kuralları, komşuluk ilişkileri ile örnek bir toplum olduğunu ve bu suretle İslamiyetin yayılmasına katkıda bulunduğunu ortaya koymaktadır. Keza, Türklerin yakıp - yıkıcı olmadığını da “hem bu Türkler nereyi alırlarsa imaret ederler" ifadesi ile açıklar.
Tarihlerde, Osmanlıların, Hıristiyanlarla gazası İslam-Hıristiyan çatışmasından çok, Hıristiyanların, Türklerle savaşı olarak takdim edilmektedir. Bu arada,Türklerin yenilmezliği ve kahramanlığı her vesile ile dile getirilir. Neşri, Sırpların Osmanlılara vergi göndermesini Sırp kralının ağzından “'Türkle biz çıkışamazuz' diye ilçi gönderüb yılda bin cebelü ve ellibin vukıyye gümüş virecek oldu” diye ifadelendirir. Yine Neşri, Haçlılar ile Türkler arasında meydana gelen I. Kosova savaşını hikâye ederken Haçlıların kendi aralarında Türkleri nasıl esir edeceklerini, nasıl öldüreceklerini tartıştıklarını anlatır. Kimi urgana bağlayacağından, kimi zincire vuracağından kimi parça parça edeceğinden bahsetmektedir. "Kâfirler"den biri
“Size gülerim zira hiç omren (ömrümde) görmedim ki Türkü kafir zincire veya ipe dize. Amma hemişe Türk gelir kafirleri ipe ve zincire dizip alıp, gider. Ve andan ki sonra Türk hergiz kafir olmaz amma daim kafirleri gelir, alır, gider Müslüman ider. Korkarım ki yine ol Türkler sizi kendi zincirlerinize ve iplerinize dizip, alıp, gide”
diye konuşur[10]. Müellifimiz burada da Türkleri övme fırsatını değerlendirmektedir.
Solakzâde, Cem Sultan’ın Avrupa’ya kaçışını anlatırken, onun için, “Kostantınıyye’yi feth eden Türk’ün oğlu”[11] ifadesine yer verir. Cem Sultan’ın Fransa Kralı ile görüşme talebini engelleyen görevliler, Cem Sultan’a, “bizim kralımız başkentinde Türk ayağının bastığına razı değildir” dediğini nakleder[12]. Aynı müellif Osmanlıların Girit’i fethi hadisesini anlatılırken de “Kale burçları Türk bayrakları ile rengarenk hale geldi"[13] der.
Anadolu’nun güney batısında küçük denebilecek bir toprak parçası üzerinde kurulan ve ilk önce batı yönünde - Karesioğlu Beyliği’nin topraklarının alınmasını saymazsak- Hıristiyanlarla gaza yapıp topraklar ele geçiren Osmanlı Devleti’nin Anadolu’ya yönelmesi, buradaki Türk beylikleri ile uzun süreli bir mücadeleyi başlatmıştır.
Batıya yaptığı seferler sayesinde askeri ve ekonomik açıdan güçlenen Osmanlıların Anadolu’ya yönelmelerinin stratejik sebebi devlete sıklet merkezi kazandırmak ve askeri kaynaklarını güçlendirmek amacını taşıdığı ortadadır. Buna mukabil, Osmanlılara direnen beyliklerin en önemli gerekçeleri, sahip oldukları toprakların daralmasına veya ellerinden çıkmasına engel olmaktır. Bunlar arasında diğer beyliklere göre daha güçlü ve Anadolu’ya hakim olmaya daha hevesli görünen Karamanoğullarının Osmanlı Devleti’ne karşı direnişe geçmesi, Osmanlılar Rumeli’de iken onlara zarar vermesi, Osmanlı tarihlerinde önemli bir yer tutmaktadır. Neşri, Karamanoğlu askerlerini
“cümle kaltak eğerli, yırtmaç kürklü, örmeç kuşaklı, kabalak tülbendli, kayış üzengili, kılıcı bağı ipli, Turgudlu’nun ne kadar at uğrusu varsa anlar”
diye tanımlar[14]. Aynı müellif, Karamanoğullarının Tatar, Türk, Varsak ve Turgudlu Türkmenlerince desteklendiğini kaydeder[15].
Karamanoğlu İbrahim Bey’in, I. Murad’a söylediği
“leşkerüm leşkerünce vardır. Eğer barışursan barışurın. Uruşırsan uruşırun. Derdine derd merkine merk verirün”
sözleri bugün Türk hakimiyet telakkisi içinde izah edilebilecek kadar açık olmakla birlikte, devrinde fitne ve fesad çıkaran bir topluluğun Osmanlılarla boy ölçüşebilecek kadar küstahlaşması olarak yorumlanmaktadır. Buna karşılık, I. Murad,
“Bre hey müdbir ve müfsid ve zalim benim kasdum ve işim gice ve gündüz gazaya dürüşmekdir. Benim gazama mani olup müslümanları ben gazada iken incidirsün. Ahd u eman bilür adam değilsin. Seni kam etmeyince ben huzur ile gaza idemezin. Nice barışmak ki mani-yi gazaya gaza , gaza-yı ekberdir. Hazır ol vaktine işte vardım”
der[16]. Buradan açıkça anlaşılacağı üzere Karamanoğulları, Osmanlıların gazasını engellediği ve osmanlılar için Anadolu’nun fethinin meşruluk kazandığı görülmektedir. Müneccimbaşı, I. Murad’ın, Karamanoğulları ile savaşmak için ulemadan “nifak çıkardıkları için bunlarla savaşmak kafirlerle savaşmaktan evladır” şeklinde fetva çıkardığını kaydeder[17]. Neşri, Karamanoğullarının Beypazarı’na saldırısını tasvir ederken “beypazarı halkına öyle işler ettiler kim kafir dahi kafirliğince öylesini etmezdi”[18] diyerek onlarla yapılacak savaşta Osmanlıların Müslümanların haklarını koruduğunu vurgulamaya çalışır.
Karamanoğullarının II. Mehmed zamanında yine Osmanlılarla rekabete girişmesi ise Solakzâde’de
“Karamanoğlu dedikleri anlayışsız kaltaban yine isyan suretini gösterip kendine uyan na-pak Türkmenlerin sözü ile oğulları namında olan haramzadelerin her birini bir taifeye serdar kıldı”
ifadeleri ile anlatılır[19].
Tarihlerde, Osmanlıların Akkoyunlularla mücadelesi yine Osmanlı perspektifinden ele alınır. Hoca Sadeddin, Osmanlı ordusu için
“şanlı beyler müslümanların ırzlarını koruyan zaferler kazanmış padişahın gölgesinde hareket eden askerler”
tanımlamasına yer verirken, Akkoyunluları
“kara elbiselerini karanlık giceler gibi yayıp zaferleri gölge edinen Osmanlı askerlerinin üzerine saldırmak için inlerinden çıktılar”
diye tasvir eder[20]. Otlukbeli Savaşı’nın sonucu hemen hemen bütün tarihlerde Türkmenlerin hezimeti olarak takdim edilir. Ele geçirilen Türkmen askerlerinin 3000 kadarının ibret için öldürüldüğü övünülerek anlatılır.
Solakzade, Dulkadirlilerle yapılan Turnadağ Savaşı’ını hikâye ederken Dulkadirli Türkmenleri “kötü zanlı Türkmenler”, “kötü niyetli Türkmenler” şeklinde vasıflandırır[21].
Tarihlerde, Türkmenlerin tahkir edilmesi ile ilgili en yoğun olaylar fetret devrine tesadüf etmektedir. Bilindiği gibi Timur’un Ankara Savaşı’nda Bayezid’i yenmesi ile Anadolu’da Osmanlı hakimiyeti sona ermiş beyliklerin bir bölümü yeniden kurulmuş, bazı bölgelerde ise istikrar tamamen ortadan kalkmış idi. Fetret Devri hem Yıldırım Bayezid’in oğullarının taht kavgaları hem de onların Anadolu’ya yeniden hakim olma çabaları ile çift yönlü bir mücadele şeklinde geçer. Bu dönemde Kara Devletşah (Amasya çevresi), Kubadoğlu (Canik), İnaloğlu (Tokat), Gözleroğlu (Şebinkarahisar), Köpekoğlu (Kazabad), Mezid Harami (Sivas) ayaklanmaları baş gösterir. Daha çok Anadolu’nun konar-göçer Türkmenlerinin bir bölümü tarafından desteklenen bu ayaklanmaları Osmanlı tarihçileri hemen hemen aynı dil ile eleştirirler. Burada ortak olarak “eşkıya” tanımlaması ağırlık kazanır. Bununla birlikte hakaret ifadeleri de derhal göze çarpar. Neşri, İnaloğlu ayaklanması için “bi-asıl Türkmen”[22], “bi-had Türkmen “[23], Köpekoğlu için ise “bir bed-fiil harami Türkmen"[24] ifadelerine yer verir. Solakzade, İnaloğlu için, "bed-fiil”[25] sıfatını yakıştırır. Hoca Saadeddin’de İnaloğlu ayaklanması “İnaloğlu adındaki aman bilmez sırtlanın imanları zayıf yirmibin kadar Türkmen’e baş olup ininden çıkmış...”[26], Köpekoğlu ayaklanması
“işi gücü eşkıyalık olan Köpekoğlu adındaki Türkmen’in ... dağda taşta dolaşan Türkmen ise bazı fesatçı yoldaşları ile köpeklere sokak gerek sözünü gerçekleştirip dağlara düştü...”[27]
ifadeleri ile anlatılır. Hoca Saadeddin’e göre bütün bu isyancılar "Osmanlı soyunun eski düşmanlarıdır"[28]
Osmanlı toplumu içinde ekonomik veya dini sebeplerle ortaya çıkan ayaklanmaların, devlet düzenini tehdit eden olaylar olarak değerlendirildiği gözlenmektedir. Şeyh Bedreddin ayaklanmasını destekleyen Türkmenler, Müneccimbaşı tarafından akılları füsun ve efsane ile çelinmiş “cahil ve beyinsiz” olarak tanımlanır. Solakzâde ise bunlara “bazı saf Türkler”[29] der. Güney Anadolu’da patlak veren ve Osmanlı Devleti’ni bir hayli uğraştıran Şah Kulu ayaklanması Müneccimbaşı tarafından “rafıziliğe ve dinsizliğe eğilimli eşkıya güruhu”nun ayaklanması olarak tasvir edilir. Şah Kulu adı daha çok “Şeytan Kulu“ olarak vasıflandırılır. İsyancıları, Hadidi: ”kızılbaş-ı evbaş” ve ”keçi uğrusu (hırsızı)[30]”, Celalzâde: “eşirra vü etrak” ve “kavm-i dall ü gümrah" (yolunu yitiren sapık kavim) olarak nitelendirir[31]. Celalzâde, Osmanlı ordusunu “muzaffer Türk ordusu“ olarak vasıflandırdıktan sonra “dağın göğüs ve eteği hilekar Türkmen cesetleri ile dopdolu “ olduğunu belirtir[32].
Bu ayaklanmalarda da Türkmenlerin etkin bir rol alması elbette tarihi tesadüf olmayıp, ayaklanma merkezlerinin Türkmenlerin yoğun olarak bulunduğu bölgeler olması ve çoğunlukla da adı geçen topluluğun mensuplarının bir bölümünün Osmanlı idaresinden hoşnut olamayan bir zümreyi teşkil etmesinden kaynaklanmaktadır.
 
Katılım
17 Haz 2008
#20
Ynt: Osmanlı ayrı Türk ayrı mı?!

- III -
Buraya kadar verilen örneklerden Osmanlı tarih yazıcılığında iki tip Türk imajının belirginleştiği gözlenmektedir.
Birincisi, Osmanlı hanedanının da mensup olduğu ve bunun daima övünç kaynağı olarak zikredildiği “Türklük”tür. Buna göre devletin temel dayanağı Türklerdir. İslami tarih anlayışının da etkisiyle Türklerin soyu Hz. Nuh’a kadar dayanır. Osmanlılar da böyle soylu bir geçmişe sahip olmakla haklı bir övünme vesilesi bulurlar. Osmanlı padişahları Türk, Osmanlı ordusu da Türk ordusudur. Bundan dolayı, özellikle Hıristiyanlara karşı yapılan gazalar daha çok, Türk-Hıristiyan çatışması olarak yansır. Osmanlı kronikleri Hıristiyan devlet veya topluluklara atfen verdikleri bilgilerde genellikle “Türk”, “Türkler” ifadelerine yer verir. Yukarıda örneklendirildiği gibi Batı’nın karşısına çıkan Türk, savaşçılığı, ahlakı, şecaati ve kahramanlığı bakımından daima belirgin bir üstünlük içindedir.
İkinci Türk tipi ise Batı karşısında iman, ahlak, şecaat ve kahramanlık örneği teşekkil eden Türk imajının tam aksine Osmanlı Devleti’ne karşı duran, ayaklanmalar çıkaran, köyler basıp yol kesen eşıkyalık yapan Türk tipidir. Bu ikincisi için tarihlerde “aslı bozuk Türkmen”, “Kötü fiilli Türkmen”, “bed fiil Türkmen “ “ kötü zanlı Türkmen” ,” kötü niyetli Türkmen” , “na-pak Türkmen”, “Etrak-i bi-idrak”, “hilekar Türkmen”, “ayak takımı”, “bi-asıl Türkmen”, “bi-had Türkmen”, “aman bilmez Türkmen”, “kafasız Türkmen”, “andında durmaz”, “hırsız kılıklı”, “düşüncesiz Türk”, “sersem Türk” ... gibi sıfatlar kullanılır.
Taner Timur, bu hususun Türklerin bir kısmı için söylendiğini teyid etmekle beraber bu yakıştırmaların ve Türk sözünün küçültücü bir anlam içinde söylenmesinin en önemli sebebi olarak Osmanlı yönetici zümresinin etnik saflığını yitirmesine (yani gayr-i Türk unsurların yönetici olmasına) ve Osmanlıların da kendilerini dini terimlerle tanımlamasına bağlamaktadır. Ancak Taner Timur, meseleyi sadece “uygarlaşma süreci” olarak ele almakta ve sorunun uygarlaşmaya direnen Türkmen ve Yörük aşiretlerinden kaynaklandığını ifade etmektedir.
İki Türk imajının da sağlıklı bir şekilde değerlendirilmesi için Osmanlı Devleti’nin kuruluş ve yükselme dönemlerinin birlikte ele alınmasında fayda vardır. Tamamen yalın bir anlayışla ele alındığında Osmanlılar, Anadolu’nun kuzey-batısında küçük bir toprak parçası üzerinde kurulmuş bir beyliktir. Osmanlı tarihçileri beyliğin genişlemesinde temel felsefe olarak gaza ve cihad anlayışını ortaya koyarlar. Gaza ve cihad Hıristiyanlara karşı yapılacağına göre, beyliğin fetih yönü doğal olarak batıya doğrudur. Din, fetih siyasetinin en önemli meşruiyet kaynağıdır. Aynı Osmanlı Devleti’nin fetih siyasetinde bir yön de sahip oldukları toprakların doğu ve güneyine doğru yani geniş Anadolu topraklarına yöneliktir. 13. yüzyılda etnik milliyetçiliğin -henüz- Türkler arasında yayılmadığı, hanedan taasubunun ve topraklara sahip olma duygusunun daha kuvvetli olduğu göz önüne alınırsa bir yanda fetih siyaseti takip eden diğer yanda topraklarını savunan topluluklar için birbirleri “düşman” olarak ortaya çıkar. Nitekim, Osmanlı tarihçileri Anadolu’da Osmanlılara karşı direnen, savaşan ve ayaklanma çıkaran her topluluğu veya teşekkülü düşman sıfatı ile tanımlamaktadır. Bu cümleden olarak, Anadolu’da Osmanlılara karşı direnecek yegane güç bu toprakların mutlak hakimi durumuna gelmiş olan Türkler (Türk hanedanlar) olduğuna göre “düşman”ın etnik kimliği de kendiliğinden belirmektedir. Daha çok süslü ifadeler ile “düşman”ı küçümsemeyi adet edinmiş olan Osmanlı tarihçilerinin velinimetlerin de aynı kanı taşıyor olmalarını bildikleri halde küçültücü ifadelere yer vermeleri ancak velinimetlerini övdükleri bir olaya -daha açık olarak- Osmanlıların Anadolu’ya hakim olmaya çalıştıkları dönemlere denk düşmektedir. Ortada Osmanoğullarının (hanedan/devlet) Anadolu’ya hakim olmaya çalışması ve buna karşı direnen yerli ahalinin mücadelesi vardır. Şurası bir gerçektir ki Osmanlıların Anadolu'ya hakim olmaları Timur dönemine kadar neredeyse 100 yıl, Timur’un darbesinden sonra ise yaklaşık olarak 150 yıl sürmüştür. (1555 Safevilerle Amasya Antlaşması’nı göz önüne alarak), Ki bu süreç Osmanlı Devleti’nin ömrünün önemli bir kısmına tekabül etmektedir. Böylesine uzun ve meşakkatli bir mücadelenin Osmanlı tarih yazıcılarını “düşman”a karşı daha tahkir edici bir üslup takip etmelerine yol verdiği düşünülebilir. Türk kökenli olmayan tarihçilerde bu tür tahkir edici ifadelerin daha çok kullanılmasının ise şuur altına yerleşmiş Türk düşmanlığından kaynaklanıyor olabileceği düşüncesini ise ihtiyatla karşılamak gerekir. Çünkü, aynı yazarların birinci Türk tipi için gerçekten insanın ruhunu okşayıcı sözler de söylediği unutulmamalıdır.
Osmanlı Devleti’nin aşiret geleneklerini terk ederek hızla merkezileşmesi ve bunu gerçekleştiriken gayr-i Türk unsurlardan (onları Türkleştirerek ve müslümanlaştırarak) da istifade ederek kendisine mutlak sadakat esasına göre hizmet edecek bir “kullar” sınıfı meydana getirmesi, devletin halk ile ilişkilerinde de formel değişiklikler meydana getirmiştir.
Devlet, yönetme gücünün mutlak sahibi olarak, “kutsal devlet” formülü ile merkezi bir rol üstlenmiştir. Buna göre, devlet iki ana unsurdan meydana gelmektedir: “Kutsal devlet”i işleten yönetici sınıf yani Hanedan-Bürokrasi ve yönetilenler yani reaya. Bu çerçeve içinde Türklük siyasal alanda kullanımını devam ettirmekle beraber, ağırlığını yavaş yavaş Osmanlı Hanedanı’na istinaden Osmanlı-İslam kimliğine terk etmeye başlamıştır. Türk milleti ise çok uluslu Osmanlı reayasını meydana getiren ünitelerden biri haline gelmiştir. Gerçi, Türkler hem nüfus olarak hem de ordunun çekirdeğini teşkil etmek bakımından devletin en önemli dayanağı olmuşsa da reayanın bir parçası olma özelliğini hiç bir zaman değiştirememiştir. Bundan dolayı, Türk adının köylü halk anlamında kullanılmasının da devrin şartlarında küçültücü bir manaya geldiğini savunmak biraz müşkül gözükmektedir. Öte yandan, Türklerden devlet yönetiminde etkin rol alanlar çıkmışsa da bu reayanın kaderini hiç bir zaman değiştirmemiştir. Böylece, reaya-devlet ikilemi bir kimlik sorunu olarak değil devletin “yönetme” anlayışının bir tezahürü olarak kendini gösterir. Buna dayanarak, reayayı meydana getiren ünitelerin etnik kimliğinin devletin nazarında pek kıymetli olmadığını da belirtmek gerekir.
Rollerin iyice belirginleşmesi, Osmanlı tarih yazıcılığında da etkisini gösterir. Cem Sultan olayı hikâye edilirken II. Bayezid’i destekleyen Türkmenlerin Bursa yakınlarında Cem Sultan’a saldırmaları ve buna karşılık olarak da Padişah’tan bazı muafiyetler talep etmeleri üzerine Solakzâde ve Hoca Sadeddin Efendi’nin II. Bayezid’e atfen nakl ettikleri
“reayanın sultan ahvaline taarruzu onlara ne vazifedir. Onlara lazım olan saltanat kime nasip olursa ona itaattir. Sultanlara reayanın kılıç çekmesi büyük töhmettir. İki varis birbiriyle kavga ederse ecnebinin ne müdahalesi olabilir ve alçakların ululara kılıç çekmeye nasıl eli varır”
sözleri gerçekten dikkate şayandır.
Osmanlı tarihçilerinin Anadolu’da Osmanlı toplum düzeni ve devlet örgütüne karşı çıkan isyanlarda da hemen hemen aynı tutumu sergilediği görülmektedir. Ayaklanmacılar, “şeytan kulu”, “etrak-i bi idrak”, “haramzadeler”, “eşkıya” ve benzeri sıfatlarla tanımlanır. Burada da temel olarak reayanın itaatsizliği prensibinden hareket edildiği söylenebilir.


- IV -
Şu halde Osmanlı klasik dönem kurumlarının oluştuğu 16. yüzyıldan itibaren Türk adının genel olarak küçültücü bir anlama kavuştuğunu savunmak mümkün görünmemektedir. Devlet bir Türk devletidir. Keza, Hanedanın Türklüğü de sık sık vurgulanmaktadır. Osmanlı ordusunun başarısı Türklerin başarısı olarak takdim edilmekte ve övme fırsat hemen değerlendirilmektedir. Buna karışıklık Türk milletinin Osmanlı reayasının ünitelerinden biri durumunda olması, bunların itaatsizliği sırasında da tahkir edilmesine sebep olmaktadır. Ancak belirtmekte fayda var ki, reayayı meydana getiren diğer ünitelerin itaatsizliği sırasında da hemen hemen aynı ifadeleri bulmak mümkün olabilmektedir. Etnik ve milli duyguların henüz kuvvetli olmadığı, toplumsal dayanışmanın zayıf kaldığı ve hanedana biat etmeye dayalı devlet anlayışının kuvvetli olduğu dönemlerde milli kimliğin ön plana çıkması ve etnik temelli bir imparatorluğun oluşması beklenemez. Bundan dolayı günümüzdeki milli devlet ve milli duygular açısından meselenin ele alınıp Osmanlılar Türklere hakaret ediyordu kanaatine ulaşmanın tarihi mantığa uyacağını düşünmüyoruz.



[1] Mustafa Akdağ: Türkiye’nin İktisadi ve İctimai Tarihi, c. II. (İstanbul 1979): 159-160.
[2] Çetin Yetkin: Türk Halk Hareketleri ve Devrimler. (İstanbul 1979): 115 ve devamı.
[3] Taner Timur: Osmanlı Kimliği. (İstanbul 1986): 98.
[4] Hoca Sadeddin Efendi: Tacü’t-Tevarih. Yayınlayan: İsmet Parmaksızoğlu, c. I: 37.
[5] Aynı eser, s. 56.
[6] Aynı eser, s. 68
[7] Aynı eser, s. 72.
[8] Aynı eser, s. 39.
[9] Neşri: Kitab-ı Cihan-nüma. Yayınlayan: F.R. Unat-M. A. Köymen, (Ankara 1949), C. II: 825.
[10] Neşri, c. I: 213.
[11] Solakzâde Mehmet Hemdemi Çelebi, Solakzâde Tarihi, Yayınlayan: Vahit Çabuk (İstanbul 1989) c. I: 386.
[12] Aynı eser, c. I: 390.
[13] Aynı eser, c. II: 565.
[14] Neşri, c. II: 661.
[15] Aynı eser, c. I: 229.
[16] Aynı yer.
[17] Müneccimbaşı Ahmed b. Lütfüllah: Camiü’d,Düvel. Yayınlayan: Ahmet Ağırakça, (İstanbul 1995): 103. Ayrıca Neşri, c. I: 190-191.
[18] Neşri, c. II: 637.
[19] Solakzâde, c. I: 259.
[20] Tacü’t,tevarih, c. II: 195.
[21] Solakzâde, c. II: 36-37. Burada Neşri’nin II. Murad’a atfen naklettiği “Dilerim ki oğlum Mehmed’i everem. Şol Dulkadiroğlu Süleyman Bey bir hoş Türkmendir. Bizimle hayli sadakat ve dostluk eyler. O’nun kızını almak isterim” sözleri burada ilginç bir yaklaşımı ortaya koymaktadır.
[22] Neşri, c. I: 389.
[23] Aynı eser, c. I: 393.
[24] Aynı eser, c. II: 481.
[25] Solakzâde, c. I: 112.
[26] Tacü’t,tevarih, c. I: 309.
[27] Aynı eser, c. 1: 316.
[28] Aynı eser, c. 1: 307.
[29] Solakzâde, c. I: 182.
[30] Hadidi: Tevarih-i Al-ı Osman. Yayınlayan: N. Öztürk, (İstanbul 1991): 359-360.
[31] Celalzâde Mustafa, Selim-name. Yayınlayan A.Uğur-M.Çuhadar, (Ankara 1990): 72-75.
[32] Aynı eser, s. 350.
 

Konuyu şu anda okuyanlar : (Users: 1, Guests: 1)

Giriş yap