Osmanlı Padişahlarından notlar...

Katılım
26 Kas 2008
BENİ BİR GÖZLERİ AHUYA ZEBUN ETTİ FELEK




"Merdüm-i dideme bilmem ne füsûn etti felek

Giryemi kıldı hûn eşkimi füzûn etti felek
Şîrler pençe-i kahrımdan olurken lerzân
Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek "

Cihan padisahı Yavuz Sultan Selim, Sam yakınına otagını kurdurarak burada üç ay kadar kalmıs. Bir Türkmen kızı da, zaman zaman padisahın çadırına gelerek, otagın temizlik islerini yapar, hünkâr çadırını tertibe ve düzene sokarak sıradan gündelik islerle mesgul olurmus…
Yine bir sabah temizlik için geldiginde, Sultan Selimi görmüs. Türkmen güzelinin gönlü sultana, su gibi anîden akıvermis gönlünü kaptırmıs ona.- Hani kalbin, her an bir halden baska bir hale geçmek, gibi anlamları da vardır ya- Zamanla kalbinin içini, ince bir sızı sarmıs genç kızın ve baslamıs kalbi için için göynümeye.

Bir gün, gözü, hünkâr çadırının diregine ilismis. Diregin üst kısmına askın gücü ona, söyle bir satır yazma cesareti vermis:

"Seven insan neylesin"



Yavuz Sultan Selim, otagına yatmaya gelince, birden direkteki yazıyı fark etmis,” Bu da ne ola ki” diyerek uzun bir muhakemeden sonra, bir vehim ve bin endise derken… Almıs eline kalemi söyle bir satır da o düsmüs aynı direkteki dizenin altına.

"Hemen derdin söylesin"





Türkmen kızı, ertesi gün gelip baktıgında otagın diregine, sevincinden aglamıs, o küçücük kalbi heyecandan gögsüne sıgmaz olmus, yer de onun olmus âdeta gök de… Fakat koskoca cihan sultanına ilân-ı askta bulunmanın, atesle oynamak, ates girdabına bilerek atlamak gibi ölümcül bir tehlikesi de varmıs. “Varsın olsun bu ask, buna deger diye düsünmüs.” Aldıgı mesajı heyecanla hemen cevaplandırmaktan kendini alamamıs ama yine de içinde bir korku kurdu varmıs ki genç güzelin, yüregini her gün dis dis, burgu burgu kemiren... Askın gücü, zoru ve korkuyu nefes nefes yasayan o gencecik yüregin imdadına yetismis derhâl. Bir satır daha yazmıs aynı direge

"Ya korkarsa neylesin"


Yavuz sultan selim, aksam, çadıra döndügünde, not düstügü direkteki satır gelmis aklına. Bakmıs ve okumus ki askın heyecanın ve korkunun karıstıgı, tezat dolu sözcüklerin bulustugu satırlar, bir mızrak gibi durmakta karsısında. Hemen o satırın altına bir mısra daha eklemis, aska yenik düsen koca padisah:

"Hiç korkmasın söylesin"



Bir askın bulusan, karmasık ve bulanık duyguları söyle dizilmis diregin üzerine:
“ Seven insan neylesin
Hemen derdin söylesin
Ya korkarsa neylesin
Hiç korkmasın söylesin”
Sabahın olmasını sabırla beklemis padisah. Seher vakti sırdası Hasancan’ı çagırtmıs, derhâl bir emir vererek:” Biz dahi merak edip onu görmek isteriz tîz elden bu kızı huzura getirin.” Emir derhâl yerine getirilmis ki Ahu gözlü, endamı hos, alımlı, nazenin, ceylân gibi bir Türkmen güzeli… Hünkârın emriyle derhâl bir dügün alayı tertip edilmis. Eglenceler, yemeler içmeler…
Dügünün son gecesi, sırlarla dolu bu askın bilmecesi kader-i ilâhî tarafından çözülmüs, Çözülen bu kara baht çıkınından yayılan acı haber, saskına çevirmis herkesi, yer gök âdeta üzüntüye, mateme bogulmus. Ahu gözlü Türkmen dilberinin

”Selim” diye çarpan saf ve küçük yüregi, bu büyük cihan sultanın askındaki sırrı kaldıramamıs ve birden duruvermis.
O çadırın diregi, bu olayın canlı fakat ketum sahidi olmus asırlardır. Bu dünya hayatında vuslat nasip olmadıgı gibi o gencecik yürege, buna fani alemde bir çare de bulunamamıs. Bu hazin gönül çarpılmasının ve gönül yangınının sonunda derler ki:

“ Koca hünkâr, aglamıs” ve Türkmen kızına yaptırdıgı mezarın mermer tasına, su dörtlügü kazdırarak, dünyaya, askın gücünün karsısındaki çaresizligini en güçlü orduları yenen koca hünkâr söyle haykırmıs:






"Merdüm-i dideme bilmem ne füsûn etti felek

Giryemi kıldı hûn eşkimi füzûn etti felek
Şîrler pençe-i kahrımdan olurken lerzân
Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek "


Bilmem ki gözlerime felek nasıl bir büyü yaptı ki
Gözümü kan içinde bıraktı, askımı artırdı
Benim pençemin( gücümün) korkusundan arslanlar(bile) titrerken
Felek beni bir ahu gözlüye esir etti.




YAVUZ SULTAN SELİM HAN
 
Katılım
26 Kas 2008
Ynt: Osmanlı Padişahlarından notlar...

Sanma şâhım...herkesi sen....sâdıkane...... yâr olur
Herkesi sen.. dostun mu sandın..belki ol... ağyâr olur
Sadıkâne........belki ol.....âlemde bir.......... dildâr olur
Yâr olur... ağyâr olur...... dildâr olur....... serdâr olur

YAVUZ SULTAN SELİM HAN
 
Katılım
26 Kas 2008
Ynt: Osmanlı Padişahlarından notlar...

Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi

Mefharet didükleri ancak cihân gavgasıdur
Olmaya baht ü saâdet dünyada vahdet gibi

Ko bu ıyş u işreti çünkim fenâdur âkibet
Yâr-i bâki ister isen olmaya tâat gibi

Olsa kumlar sağışınca ömrüne hadd ü adet
Gelmeye bu şîşe-i çarh içre bu sâat gibi

Ger huzur itmek dilersen ey Muhibbî fâriğ ol
Olmaya vahdet makamı kûşe-i uzlet gibi


KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN
 
Katılım
26 Kas 2008
Ynt: Osmanlı Padişahlarından notlar...

Celis-i halvetim, varım, habibim mah-ı tabanım
Enisim, mahremim, varım, güzeller şahı sultanım

Hayatım hasılım,ömrüm, şarab-ı kevserim, adnim
Baharım, behçetim, rüzum, nigarım verd-i handanım

Neşatım, işretim, bezmim, çerağım, neyyirim, şem’im
Turuncu u nar u narencim, benim şem’-i şebistanım

Nebatım, sükkerim, genc,m, cihan içinde bi-rencim
Azizim, Yusuf’um varım, gönül Mısr’ındaki hanım

Stanbulum, Karaman’ım, diyar-ı milket-i Rum’um
Bedahşan’ım ve Kıpçağım ve Bağdad’ım, Horasanım

Saçı marım, kaşı yayım, gözü pür fitne, bimarım
Ölürsem boynuna kanım, meded he na-müsülmanım

Kapında çünki meddahım, seni medh ederim daim
Yürek pür gam, gözüm pür nem, Muhibbi’yim hoş halim!

KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN
 
Katılım
26 Kas 2008
Ynt: Osmanlı Padişahlarından notlar...

GAZEL

Gördüğü m gibi seni oldu gönül avare
Nice arz eyleyeyim aşkumı sen hünkâre.

Yoluma doğrı giderken nideyin ol fettan
Sinleme urdu anun kirpiği mühlik yâre.

Yüzi gül gönce dehen kameti bir taze nihâi :
Nice kul olmayayın ol şehe ben biçâre.

Görmedüm ancılayın dilber-i nazükteni ben
Canum bezi ideyin ol kaşı râ dildâre.

Farasî değme güzel sevmez iken neyleyeyim
Aşıkı itdi beni devr-i kühen ol yâre.

II.OSMAN(Farisî" mahlası)
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
Ynt: Osmanlı Padişahlarından notlar...

_MeFtUn_' Alıntı:
Sanma şâhım...herkesi sen....sâdıkane...... yâr olur
Herkesi sen.. dostun mu sandın..belki ol... ağyâr olur
Sadıkâne........belki ol.....âlemde bir.......... dildâr olur
Yâr olur... ağyâr olur...... dildâr olur....... serdâr olur

YAVUZ SULTAN SELİM HAN
Dizelerin ilk kelimeleri yukarıdan aşağıya okunduğunda aynı dizeyi verir.Bu tarzda yazılan ilk beyit olduğu söylenmektedir. Divan edebiyatında bu özelliğe vezni aher denir.

Yavuz Sultan Selim Han bu beyiti Şah İsmail'e yazmıştır. Hikayesi şöyledir:

Yavuz şiire, edebiyata ve satranç oynamaya meraklı biridir. Aynı şekilde Şah İsmail'de de bu özellikler vardır. Sarayında ünlü şairleri barındırır ve çok iyi satranç oynar. Bunu bilen Yavuz şahın bu özelliğinden yararlanmak ister. Tebdili kıyafetle (gezgin bir abdal kılığında) şahın ülkesine gider. Hanlarda , Kervansaraylarda satranç oynayarak önüne geleni yener. Haber şaha ulaşır. Şah der ki çağırın birde benimle oynasın. Yavuz Şah'ı da yener. Şah sinirlenir ve Yavuz'a der ki: " sen edep nedir bilmez misin? Hiç şahlar mat edilir mi?" Elinin tersiyle Yavuza bir tokat atar. Şahın kızdığını anlayan Yavuz onu yücelten şiirler okumaya başlar. İşte şahın huzurundan ayrılırkende bu şiiri okur. Ancak Şah İsmail hala onun Yavuz Sultan Selim olduğunu anlamamıştır.

Yavuz yediği tokatın acısını unutmaz. Birkaç sene sonra Çaldıran'da Şah İsmail'i yener ve ona bir mektup gönderir. Mektupta o günkü tokadın acısını aldığını söyler ve ilave eder: " atacaksan tokadı böyle atacaksın. "
 

mehmet baki

Çok Önemli Parti yani ÇÖPün daimi şefi.
Katılım
3 Ağu 2008
Ynt: Osmanlı Padişahlarından notlar...

Dil-şâd' Alıntı:
Yavuz Sultan Selim Han bu beyiti Şah İsmail'e yazmıştır. Hikayesi şöyledir:........
sahiden öyle midir? selim hanın trabzon beyi iken doğu anadoluda askerin başına geçtiği ve gazalarda bulunduğu biliniyor. hatta iran taraflarına da yürümüş lakin şah ile hem de şahın payitahtında karşılaştığından emin miyiz?

internette bu şiirin yazılı olduğu her mahfil muhakkak bu hikayeciği de zikrediyor. bence bir efsaneden ibaret. zira yavuzun hayatı ile hikaye pek birbirini tutmuyor gibi...

aramızda tarihçi var mıdır?
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
Ynt: Osmanlı Padişahlarından notlar...

Benim alıntıladığım kısım hikayenin özetiydi. Meraklıları daha ayrıntılı halini de bilmek isterler belki diye hikayeyi yeniden paylaşıyorum. Hikaye basit bir rivayet midir, yoksa olay hakikaten bu şekilde mi gerçekleşmiştir sorularını işin ehilleriyle tartışalım.

.......

Savaşın gerçeğinde olduğu kadar stratejik bir oyunu olan satrançta da mâhir olan Yavuz Sultan Selim Han, henüz şehzâde iken İran Şah'ı Şah İsmail Safevî'nin çok iyi bir satranç ustası olduğunu duyar. Şehzadeliğinde bile rakip kabul etmeyen fıtratı, O'nu taa Acem Diyarı'na, bu kudretli rakibiyle müsabakaya sevk eder. Üşenmez kalkıp gider. Lakin bir derviş kıyafeti ve kisvesiyle. Kendisini saklamak istemektedir ve bunun da elbette sebepleri vardır. Kollarını yırttığı eski bir derviş elbisesini giyerek, alır sırtına bohçasını, düşer yollara. Göğsüne de kocaman bir geçici dövme yaptırır. Tıpkı o dönemde birçok dervişin yaptırdığı gibi. Gece gündüz yol alır İran çöllerinde.

Nihâyet göğsünde dervişlik nişânı, üzerinde bir hırka, sırtındaki heybede bir lokma, Acem topraklarındadır. Önce bir handa kalır birkaç gece. İran'da satranç çok meşhurdur ve neredeyse bu oyunu bilmeyen yok gibidir o dönemde. Yavuz Selim Han, handa kalan diğer yolcularla da satranç oynar ve karşısına çıkan herkesi kolaylıkla mağlup eder. Bu hâl, hancının dikkatini çeker. Kimsin? Necisin? Nerden gelir nereye gidersin? Suallerinden sonra, bu Osmanlı dervişinin şânı, kulaktan kulağa yayılmaya başlar. Mısır'daki sağır sultanın duyduğu haber, Şâh'ın sarayında da duyulur.

Kendisi de çok iyi bir satranç ustası olan Şah İsmail, bu hususta rakibi olmasına tahammül edemez ve emreder, hattâ haykırır:

- Derhâl ve behemehâl o dervişi huzuruma davet edesüz. Görelim ki kâmeti kıymeti ve dahi mahâreti, rivâyet edildiğü vechile midür. Bir de biz tecrübe edelüm.

Yavuz Selim Han saraya davet edilir. Zaten Yavuz'un maksadı da budur: Şah İsmail'le savaş meydanlarında kapışmadan evvel satranç tahtasında kapışmak.

Şah'ın huzuruna çıkan Yavuz Selim Han, evvelâ küçümseyici bir tavırla baştan aşağı süzülür Şah İsmail tarafından. Ne de olsa basit bir derviş görünümündedir her şeyiyle. Şah İsmail satranç diliyle sorar:

-Bre derviş! Sen misin Şahın karşısına vuruşmak için rakip diye çıkacak piyade.

Yavuz Selim Han'ın cevabı da yine satranç diliyle olur:

-Bazen bir piyade dahi mat eder şâhı bu devranda bilmez misin ey hükümdar.

Kısa fakat dostça bir muhabbetten sonra müsabaka başlar. Sarayın devâsâ salonunda nefesler tutulur. Kelimeler yutulur. Lakin Yavuz Selim Han çok kısa bir süre içinde mat olur.



Bu durum câlib-i dikkattir zira, şânı saraya bir anda duyulan dervişin bir anda mat olması... Vardır muhakkak bir açıklaması.

Şehzade Selim elbette kasıtlı olarak mağlûp olmuştur rakîbine. Evvelâ bir tanımak ve tartmak ister düşmanını. Metodu nedir, tarzı, tavrı, telakkîsi nicedir. Bundan sonra yapacağı hamle ona göredir.

Şah İsmail, rakîbinin bu kadar kısa süre içinde mağlup olmasına bir anlam veremez. İçten içe de şüpheye düşer. Bu işte bir oyun olduğunu sezer ve tekrar oynamayı teklif eder.

Taşlar yeniden dizilir ve ikinci müsabaka başlar. Bu defa da çok kısa bir sürede Şah İsmail mat olur. Hem de az önce rakîbinin mat olduğu gibi değil. Seçimsiz ve çaresiz bırakılarak, ezici ve dâhî bir kudret karşısında çok kötü bir şekilde mat olur. Şimdiye kadar hiç olmadığı bir biçimde, zavallıca mat olur. Koca bir kaplanın pençesindeki küçük bir sıçanın çaresizliğiyle mat olur bu küçümsediği derviş karşısında. Öfkelenir. Ve bu öfkeyle gürler birden rakîbine:

- Bre Derviş! Hiç Şahlar mat edilir mi?

Elinin tersiyle de bu garip dervişe bir tokat aşk eder. Yavuz Selim Han, ne bu tokadın ne de bu suâlin altında kalmamalıdır. Cevap verir:

-Şahların mat edilmeyeceği danışıklı dövüşünü bilseydim, elbette benim dahi tavrım ona göre olurdu.

Tokadın cevabını ise birkaç yıl sonra verecektir. Bu tokadı unutmamak için kulağına bir küpe takar. ( Kulağına küpe olsun, deyimi buradan gelir ) Şah İsmail mat olmuştur. Kızar, öfkelenir, köpürür lâkin hakperesttir.

-Verin şu küstah dervişe bir kese altın, uzaklaşsın buradan.

Şah İsmâil, hâlâ O'nun Yavuz Sultan Selim olduğunu anlamamıştır. Yavuz Selim, altın kesesini alır ve Şah İsmail'in sarayını terk eder. Lakin şahı mat ettiği büyük salonun devâsâ kapısından çıkmadan önce geriye doğru döner ve tahtında oturan Şah İsmail'e şu şiirini okur:



SANMA ŞÂHIM / HERKESİ SEN / SÂDIKÂNE / YÂR OLUR
HERKESİ SEN / DOST MU SANDIN / BELKİ OL / AĞYÂR OLUR
SÂDIKÂNE / BELKİ OL / ÂLEMDE / SERDÂR OLUR
YÂR OLUR / AĞYÂR OLUR / SERDÂR OLUR / DİLDÂR OLUR.

Yâvuz Sultan Selim'e âit olan bu kıta O'nun ne yüce bir şâir ve ne büyük bir dâhî olduğuna en bâriz bir remizdir. Zira mısralar soldan sağa da okunsa, yukarıdan aşağı da okunsa aynıdır. Divan edebiyâtında buna VEZN-İ ÂHER denir. Ve bu tarzda yazılan ilk kıta da budur. Yani Dîvan Edebiyâtı, Vezn-i Âher gibi bir cevheri, Yavuz Sultan Selim Han sayesinde kazanmıştır vesselâm. Biz hikâyemize dönelim.

Şehzâde Selim, Şâhın verdiği bir kese altunu, Tebriz'de şehrin taç kapısına yakın büyük bir çınar ağacının altına gizlice gömer. Ve Tebriz'i terk eder.

Aradan yıllar geçer. Yavuz Selim, Padişah olur. Ve İran üzerine bir sefer düzenler. Çaldıran ovasında iki güçlü Şah karşılaşır. Yıllar önce Tebriz'de bir satranç tahtasında karşı karşıya gelen iki şah, bu gün gerçek bir savaş meydanında ordularıyla, canlı birer satranç taşları gibi dizilmiş, birbirlerinden ilk hamleyi beklemektedirler. Yavuz Sultan Selim Han yıllar önce haksız yere yediği tokadın acısını hâlâ unutmamıştır. Ve işte bu gün o tokadın bedelini ödetme zamanıdır. Kıran kırana bir savaş olur. Çaldıran ovasında o gün, insanın başını ağrıtacak derecede bir kan kokusu hâkim olmuştur havaya. Ve netice: Et meydanına dönmüş alanda skor tablosu 2-1 i gösterir. Şah İsmail ikinci defa mat olmuştur. Hem de bir daha ayağa kalkamayacak şekilde. Tam bir mat.

Yıllar önce kulağına takılan küpenin artık çıkarılma zamanı gelmiştir. Oyunda da gerçekte de mat ettiği şaha da, son darbeyi, gönderdiği mektuptaki şu cümlelerle vurur.Ben sana Çaldıran'da mat olacağını, yıllar önce Tebriz Sarayı'nda, satranç tahtasında gösterdim. Lâkin sen basîretsiz bakışınla, karşında sadece basit bir derviş ve basit bir oyundan başka bir şey göremiyordun. Şah İsmail Yavuz'un mektubunu okurken, okuduğu her bir cümle, bir hançer darbesi gibi iner göğsüne. Ve mektup şu cümlelerle son bulur:

-TEBRİZ SARAYI'NDA MAT OLDUĞU BİR DERVİŞE TOKAT ATMAK ERLİK DEĞİLDİR. ATACAKSAN TOKADI BÖYLE ATACAKSIN.
 
Katılım
27 Eki 2007
Ynt: Osmanlı Padişahlarından notlar...

bu hikaye tartışılır yalnız tarihe ilgisi olan biri olarak yavuz un küpe takmasını daha farklı biliyorum biraz araştırdım nette benim bildiğim şekilde olan yazılarla karşılaştım bunu da bir konuşalım

kulağa küpe takma hadisesi acaba şah ismail yüzünden midir yoksa benim anlatacağım husustan mıdır ????

Bazı araştırmacılar Yavuz'un kulağına küpe taktığı ve bunun Mısır Seferi zamanına dayandığını iddia etmektedir. Ancak bu konuda çeşitli görüşler vardır. Bazı tarihçiler Sünni mezhebinin İslam Hukukunda erkeklere caiz olmayan küpeyi ilk Osmanlı Halifesi Yavuz Sultan Selim'in takmasına ihtimal bile vermezken, bazı tarihçiler ise bunun gerçek olduğu ve bazı sebeplere dayandığını iddia etmektedir.

Yavuz'un kulağına küpe taktığına inanan tarihçilerden çoğu bunun İslami bir gönderme olduğunu savunmaktadır. Bunu şöyle ifade ederler: "Yavuz, kutsal sayılan Kahire Camisi'ne girdiğinde Kahireliler ona Hakim-i Hamedeyn (kutsal yerlerin hakimi) sıfatını verirler ama o bu sıfatı kabul etmez ve "Ben olsam olsam Hademe-i Hamedeyn (kutsal yerlerin hademesi) olabilirim" der. Bu olay üzerine o dönemde hademelerin taktığı küpeyi ister ve kulağına bu işareti, hademelerin taktığı küpeyi geçirir." Diğer bir görüşe göre ise Mısır Seferi'nde kulaklarında küpesi olan insanları görüp "Bu insanlar neden küpe takıyor?" diye sormuş ve "köle (kul) oldukları için" cevabını almış ve bunun üzerine "Biz de Allah'ın kuluyuz!" diyerek küpe takmaya başlamıştır. Bunu şöyle açıklarlar: "Taktığı küpe o dönemde köleler tarafından takılan cinstendi, o da kendisini Allah'ın kölesi, kulu olarak görüyordu bunu da kölelerin taktığı küpelerden takarak ifade etmiş oluyordu"
 
Katılım
18 Mar 2009
Ynt: Osmanlı Padişahlarından notlar...

Şah İsmail Yavuza içi mücevher dolu bir sandık gönderir.Ancak sandığın içinden kötü kokular gelir.Sandığın altına doğru inildikçe kokunun kaynağı anlaşılır.Sandığın alt tarafı insan dışkısı ile kaplıdır.Yavuz buna mukabil bir hediye gönderilmesini ve yapılan bu çirkefliğe mükemmel bir cevap verilmesini ister.Cevabın bulunması için çevresinde ki herkese emir verir.Anncak cevabı yine kendisi bulur.Yavuzda bir sandık yaptırır ve içine mücevherler doldurur.Sandığı dibi gül ve muhtelif güzel kokulu çiçeklerle doldurulur.Bir de kağıda yazılı bie not vardır.Şah İsmail sandığı açtırır.Sandıktan güzel kokular gelir.Notun yazılı olduğu kağıdı alır ve okur.Kağıtta şu yazılıdır:

İsmail!Herkes kendi yediğinden ikram eder!!
 

mehmet baki

Çok Önemli Parti yani ÇÖPün daimi şefi.
Katılım
3 Ağu 2008
Ynt: Osmanlı Padişahlarından notlar...

selim han hazretleri çaldıranda şah ismail'i mağlıub etmiştir lakin tarih sahnesinde tersi olmuştur.

selim han olduğu söylenilen ünlü palabıyıklı şah ismaildir... bir;
yavuz kelimesi eskiden kötü, fena, zorba gibi manalara gelirmiş ve çaldırandan sonra bu selim han'a mağlublarca takılmış bir sıfat olmuş... iki;

necip fazıl merhumun hazret-i Ali isimli eserini okuyanınız var mıdır?.. üç.

selam ile...
 
Katılım
18 Mar 2009
Ynt: Osmanlı Padişahlarından notlar...

Evet Yavuz kelimesinin önceki anlamıyla yani mağlublar tarafından ima edilen anlamıyla bizim anladığımız anlam arasında dağlar kadar fark vardır ve tam zıddıdır.

Orta okuldayken okuduğum bir kitap vardı.Efsane Soluklar adlı.Orada şu yazılıydı yanlış hatırlamıyorsam.Yavuz küçükken çok iyi ata biner,kılıcı maharetli kullanır.İyi ok atar imiş.Hatta havaya atılan güvercini havada bıçak ile vururmuş.Bunun üzerine kendisine Yağız denmiş.Sonraları bu kelime değişe değişe yavuz olarak gelmiş.Ne derce doğru bir bilgidir bilemeyeceğim.
 
Katılım
12 Şub 2009
Ynt: Osmanlı Padişahlarından notlar...

Sultan Selim'e isnâd edilen Türkçe şiirlerin ona ait olduğunu sanmıyorum.Mâlum olduğu üzre Sultan Selîm,Türkçe değil,Farsça şiirler yazmıştır.Meselâ şu gazeliln de Sultan Selim'e ait olduğu söylenir ki Reşat Ekrem Koçu osmalı pâdişahları eserinde Sultan Selim'in çok içki içen biri olduğuna dair delil olarak bu gazelden deliller sunar:

Gözlerimden akdı deryalar gibi yaşum benim
Dostlar çok nesne gördü onmadık başum benim

Geçmek içün seyl-i ekşimden hayâlün askeri
Bir direkli iki gözli köprüdür kaşum benim

Her gice altun benekli asumaniler geyup,
İş bu çarh-ı pire-zen olmışdur aynaşum benim

Ben geda firkat diyârında kalurdum yalınuz
Mihnet ü derd ü belâ olmasa yoldaşım benim

Cümle âlem dir bana hep senündür bu cihân
Kâfirem ger var-ısa içinde bir taşum benüm

İy felek tokuz dolu câm içmeyince Hân Selim
Devr içinde kimse olmadı ayakdaşum benim

15-16 yaşımda Reşat Ekrem Koçu'ya "Sultan Selim'i içki biri olarak gösterdiği için çok kızmıştım.Bu şiiri anlamamıştır,yanlış açıklamştır diye kendi kendime Reşat Ekrem Koçu'ya kızmıştım. Ancak okuduklarımdan gördüm ki bu şiir zaten Sultan Selim'e ait değil.


Bu şiir kime ait olabilir diye sorsalar,ben hiç düşünmeden "CEM SULTAN'ın derdim.Çünkü şiir tamamen Cem Sultan kokuyor.Fakat şiir Cem Sultan'ın da değil,Sultan Selim devrinde vefat eden Konyalı NEŞRÎ 'ye aittir.
Neşrî,mağdur duruma düşen valisi Cem Sultan'ın şiirlerinden etkilenmiş olacak ki onun ağzından çıkmışcasına bir gazel kaleme almış.Ama insanlarımız bu gazeli Sultan Selim'e yakıştırmışlar,hatta onun adına makta bile yazmışlar...
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
II. Murat'ın Oğlu II. Mehmet’e (Fatih Sultan Mehmet) Nasihati

Osmanlı Hükümdarları'ndan II. Murat, oğlu II. Mehmet’e (Fatih Sultan Mehmet) devletin yücelmesi ve başarının yakalanması için şu öğütleri söyler:

"Bu dünyada üç türlü insan vardır.
Birincisi şudur:
-Akıl ve fikirleri yerinde, geleceği az çok gören ve düşünen, hiçbir olumsuzluğu olmayan kimselerdir.

İkincisi şudur:
-Yolların doğru veya eğri olup olmadığını bilmekten uzak kimselerdir. Ama bu duruma kendi istekleri ile değil, çevrenin etkisi ile düşmüşlerdir. Nasihat edildiğinde, kafaları alır ve kabul eder. Söz dinlerler. Çoğu zaman duyup işittiklerine uyarak yaşarlar.

Üçüncüsü ise şudur:
-Ne kendileri bir şeyden haberdardırlar, ne de yapılan ikazlara, nasihatlere kulak asarlar. Sadece kendi istek ve arzularına uyar ve her şeyi bildiklerini sanırlar. Bunlar, diğerlerinden daha tehlikeli ve alçaktırlar.

Ey Oğul,
Yüce Allah, eğer seni ilk sırada saydığım özellikteki kişiler arasında yaratmışsa, çok sevinirim. İlkinden değil de ikinciler gibi isen sana yapılan nasihatlere kulak vermeni tavsiye ederim. Sakın üçüncü gruba dahil olmayasın. Onlar Allah’a ve insanlara karşı iyi bir durumda değildirler. Hükümdarlar, elinde terazi tutmuş bir kimseye benzerler. Sen, hükümdar olunca teraziyi doğru tutmanı isterim. O zaman, Allah da senin iyiliğini arzular…”
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
Sporcu Padişah 4. Murad Han

Osmanlı padişahlarından, sporculuğu bakımından en fazla isim yapan Sultan IV. Murad Han’dır. Geniş omuzlu, iri kemikli, uzun boylu ve son derece kuvvetli olan IV. Murad Han, kılıç, ok ve mızrağı ustalıkla kullanır, inanılmayacak başarılar gösterirdi. Silâhdarı, Musa Paşa’yı, bir gün kuşağından kavrayıp sağ eliyle havaya kaldırmış, Hasoda’yı birkaç defâ o vaziyette dolaştırıp, hiç yorgunluk eseri göstermeden yere indirmişti. 200 okka (256.5 kg) ağırlığındaki gürzlerle idman yapardı. Hind elçisinin, kurşun ve ok işlemez, diye getirdiği gergedan derisinden yapılma kalkanı, önce kısa mızrak ile sonra da ok atıp 2 yerinden delmişti. Ciritle deldiği 8 Arnavut kalkanını Budin’in Beç Kapısı’na astırmış, yine ok sapladığı 12 zırhı Kahire’ye göndermişti. Attığı ok, tüfek mermisinden uzağa giderdi. Okmeydanı’nda 706.5 m. ok atmış, namına nişan taşı diktirmişti. Topkapı Sarayı’ndaki demir-gümüş karışımından kapıyı okla delmişti. Osmanlı padişahları gelenek olarak 9 at beslerken, o cirit oyunları için 40 at bulundururdu. Koşu hâlinde iken, bir attan diğerine atlardı.
 

Mahşer

 
Katılım
20 Nis 2008
Ynt: Osmanlı Padişahlarından notlar...

karışıtın bakiyim daha ne çıkacak diplerinde O hayran hayran anlattığımız Osmanlı padişahlarının nabalı günahı boyunlarına olsun....
 

mehmet baki

Çok Önemli Parti yani ÇÖPün daimi şefi.
Katılım
3 Ağu 2008
Ynt: Osmanlı Padişahlarından notlar...

Mahşer' Alıntı:
nabalı günahı boyunlarına olsun....
zaten öyle olacak!

kanuni ve müftüüssakaleyn ebu suud efendi saray bahçesinde dolaşmakta. nebatata zarar veren karıncaları gören kanuni sultan süleyman müftü efendiye sual eder:

"dırahta ger ziyan etse karınca
günah var mıdır anı kırınca"

müftü efendi cevabı yapıştırır:

"yarın hakk'ın divanına varınca
süleymandan hakkın alır karınca"

çoklarının hayran hayran baktığı bu sahne bence ibretliktir. ne bakımdan? çün ki muhteşem süleyman gurura kapılmıştır da ondan!!! öyle olmasa idi kendince güzeli korumak endişesi ile bir başka güzeli çirkin görür müydü?
 
Katılım
18 Mar 2009
Ynt: Osmanlı Padişahlarından notlar...

Osmanlı devletinin talihsiz Sultanı,evet,Cem Sultan'dan bahsedeceğiz.Onun şairliği hakkında bilgi vereceğiz.Şairler,Sultan Cem’in en beliğ ve en büyük şair olduğunda fikir birliği içindeydiler.Bu bilgi Latifi tezkiresinde geçmektedir.Cem Sultan Osmanlı tahtına oturamadığı için hasret kokan şiirler ve sitem-kar şiirler söylemiştir.Hatta onlardan biri şudur:

Sen bister-i gülde yatasın şevk ile handan
Ben kül döşenem külhan-ı mihnette sebeb ne

(Sen mutluluk içinde gül yataklarda yatarken,ben niye sıkıntı küllüklerinde üstüme kül çekeyim)

Cem Sultan bu beyiti Sultan Bayezid’a söylemiştir.Sultan Cem bu beyiti yazdığında Kabe’yi ziyaret etmektedir.Sultan Bayezid cevaben şunları söyler:

Çün ruz-ı ezel kısmet olunmuş bana devlet
Takdire rıza vermeyesin böyle sebeb ne

(Çünkü ezel gününde bana devlet kısmet olmuş,böyle,takdire razı olmayışının sebebi ne?)

Haccu’l-haremeynim diyuben davi kılarsın
Bu saltanat-ı dünyeviyeye bunca taleb ne

(Haremeyni ziyaret edip hacı olduğunu iddia ediyorsun,buna karşılık bu dünya saltanatına bunca istek ne?)

Siteminde ona karşı verilen cevabında sanata döküldüğü bir medeniyetin çocuklarıyken, ne yazık ki bugünlerde mimsiz medeniyetin mimlenmiş evlatlarıyız.Eskiyi anmak yeniye küfretmek olarak algılandığı sürece ve yeniyi övmek eskiyi yermek olarakda algılandığı sürece,bizler hem bu kültür mirasımızdan olacağız hemde geleceğimizden olacağız.Biz ne zaman eski ile yeniyi barıştıracağız?

Selametle.
 

NuN

مَنْ طَلَبَ العِلْمَ كَانَ كَفَّارَةً لِ&#160
Katılım
6 Nis 2009
Ynt: Osmanlı Padişahlarından notlar...

Yavuz Sultan Selim'in son anlarından..

Hayatı muhteşem zaferlerle dolu olan Yavuz Sultan Selim, kısa fakat dolu dolu geçen hayatında küçük bir çıbana yenik düşer. Son anlarında yanında Hasan Can vardır. Yavuz, Hasan Can’a sorar:

- Hasan bu ne hâl?

- Şimdi Allah ile birlikte olma zamanıdır sultanım!

Cevap oldukça düşündürücüdür.

- Bre Hasan, sen bunca zamandır, bizi kiminle bilirdin?!

Yavuz Sultan Selim’in konuşmaya mecali kalmamıştır. Mushaf-ı Şerif’i işaret eder. Hasan Can güzel sesiyle Yasin-i Şerif’e başlar. Okumaya başlamasıyla yüzünde huzurun izleri halelenir. Sonra latif bir tebessüm yayılır etrafa. Koca Sultan belki de ilk kez böyle tebessüm eder dünyaya.

Rabbim bize de her an böyle idrâk ver
selamletle...
 

NuN

مَنْ طَلَبَ العِلْمَ كَانَ كَفَّارَةً لِ&#160
Katılım
6 Nis 2009
Ynt: Osmanlı Padişahlarından notlar...

Sultan Selim'in padişah olup olmayacağına dair Mustafa Reşit Paşa, Şeyhî'nin Hüsrev ü Şirin'inden tefeül bakmış ve :

Ana teslîm idelük tath u tâcı
Cihândan alalum bâc u harâcı
Karâin çokdan itmişdür beyânı
Ki bu mülkün odur sâhib-kırânı

sonuç ortada :D