Osmanlı Şiiri ve Kırımlı Aşık Ömer

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Katılım
24 Eyl 2007
#1
OSMANLI ŞİİRİ ve KIRIMLI AŞIK ÖMER



Yrd. Doç. Dr. Rıdvan Canım

Sevgili dinleyenlerim. Şiirin toplum içerisinde ne kadar önemli bir yeri olduğu hepinizin malumudur. Aslında şiir, dilin ve insanın özüdür. Şiirin temel ilkesi; insanın üstün bir güzelliği özlemesidir ASLINDA.. Bu ilke çoğu zaman bir coşkunlukta, bir ruh taşkınlığında kendini gösterir. Şiir olmayan yerde insan sevgisi de olmaz. İnsanı insana sevdiren bir yoldur şiir. Şiir, insanı insana yaklaştırır. Diğer taraftan şiir, dilin anlatmaktan aciz kaldığı yegâne şeydir. Çoğu zaman şair, ikinci bir defa yaşanılmasına imkân olmayan bir anı ebedîleştirmek, daha güzel bir dünyaya sığınmak, gerçeğin çirkinliklerinden kurtulmak, güzel bulduğu bir hayatı, bir çevreyi bir kat daha güzelleştirmek için söyler şiirini...

Bizim millet olarak şiirle tanışmamız asırlar öncesine uzanır. Bakınız Kânûnî döneminin büyük eleştirmenlerinden Latîfi şiir ve şairle ilgili olarak neler söylüyor : Belâgat bağının bülbülleri yani şairler "onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir" (Bakara-ll2) zümresinden kılınmışlardır. "Şairlerin kalpleri Allah'ın hazineleridir" sözü gereği onların gönüllerine ilâhî rüzgarlar eser. Nitekim ulular ulusu Şeyh Nizâmî de "Şairler arşın bülbülleridirler" der. Yine hakkı terennüm eden şairler hakkında "Şairlerin dili cennetin anahtarıdır" denildiğini ileri sürer. O söz ustaları söyledikleri ile gaflet uykusunda olanları uyarırlar. Her ne kadar dilleri beşerî aşktan söz ediyor gibi ise de onların gönüllerinde ilahî sevgili yatar. Bu şiir bahçelerinin bülbülleri her zaman nakışta nakkaşı seyrederler. Bakınız XVI.yüzyılın büyük şairi Hayâlî Bey ne diyor :



Hayret alır aklımı baksam gözüne kaşına

Sad hezârân âferîn ol sûretin nakkâşına​


Divan şiirimizin kurucularından Ahmedî ise taa 600 sene öncesinden bütün asırlara sesleniyor . Ne diyor :

Fikr eyle mebdein neredendir nedir me'âd

Hem geldiğinden işbu makama nedir murâd​



Anlıyorsunuz ne dediğini : Ey insanoğlu düşün diyor,başlangıcın neredendir, sonun neresidir? Ve hem de bu dünya makamına gelişinin sebebi nedir? Şimdi aziz dinleyenlerim, biraz edebiyata ilgi duyanlar, biraz divan şiiri hakkında bilgi sahibi olanlar, sizlere soruyorum. Divan şairinin bu daveti ve bu ikazlarından rahatsız olanlar ne diyorlar bu şiir için : Hayattan kopuk, kendi içine kapalı, statik, yani donmuş bir saray şiiri. Öyle mi dersiniz? O eski şiirimiz ki birisi Bahçesaray’dan, Gözleve’den sesleniyor, birisi İstanbul'dan haykırıyor, diğeri Bağdat'da ortaya çıkıyor. Ahmed Paşa'nın, Necâtî Bey'in İstanbul'da söylediği şiirlerine kervanlar Herat'tan, Şam'dan, Mostar'dan, Prizren'den nazireler getiriyorlar. O güzel çağlara "kanlı" diyenler gerçekten insafsızlık ediyorlar. Bakınız o cihan padişahı Yavuz Sultan Selim ne diyor :



Şîrler pençe-i kahrımda olurken lerzân

Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek​



Ne diyor, "feleğin gözü kör olsun" diyor. Arslanlar benim kahredici pençemin altında tir tir titrerken, felek beni bir ceylan gözlüye esir etti." İşte şair yüreği bu...

Yine Yavuz'a kulak verelim ve onların hayat felsefelerini biraz olsun anlayabilelim :



Sultân-ı âlem olmak bir kuru gavgâ imiş

Bir velîye bende olmak cümleden âlâ imiş​



Ya o Kânûnî.. Diyor ki;



Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi

Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi​


Ne dediğini çok iyi anlıyorsunuz. Diyor ki; halka sorarsanız dünyada güç ve kudretten, zenginlikten büyük mutluluk yoktur.Ama bana sorarsanız dünyada en büyük zenginlik bir nefesi sağlık içinde alıp verebilmektir.

Ve Fatih Sultan Mehmed :

Zülfünün zencîrine bend eyledi şâhım beni

Kulluğundan etmesin âzâd Allahım beni​



İşte sizlere bir padişah yüreği daha.. İşte insan sevgisi.. İşte aşk..



Aziz dostlarım, işte bizi eski şiirimizden soğutmak, uzaklaştırmak isteyenlerin korktukları şey bu... Bu şiiri saray şiiri olmakla itham edenler, halktan uzak olmakla suçlayanlar Fuzûlî'nin İstanbul'u ömründe hiç görmediğini ve ömrünü Kerbelâ'da Hz.Ali türbesinde türbedarlıkla geçirdiğini bilmezler mi acaba? İşte bir başka divan şairi Bursalı Abdî Çelebi yaşadığı çağın insanlarını bir beytiyle nasıl sarsıp kendine getirmeye çalışıyor onu görelim :



Müft mesken sanır cihanı kişi

Nakd-i ömrün verir kirâ yerine​



Ne diyor yani : "İnsanoğlu cihanı, dünyayı bedava, beleş mesken zanneder. Oysa o kira yerine ömür denilen nakiti ödemektedir."
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Katılım
24 Eyl 2007
#2
Ynt: Osmanlı Şiiri ve Kırımlı Aşık Ömer

Evet, kanaatimiz odur ki; eski toplum hayatımız kılığı ve kıyafetiyle, duyuş, düşünüş ve yaşayışıyle, zevkleri ve heyecanlarıyle ortadan kaybolduktan sonra şiirimize de yavanlık, renksizlik ve zevksizlik hâkim oldu. Çünkü o toplumda şair bütün öteki sanatlara bağlıydı. Divanını yazıp bitirdikten sonra onu hattata veriyor, hattat o divandan meselâ talik hattın son kıvraklığıyla bir sanat eseri daha yaratıyordu. Cildini yapan mücellid, onun en güzelini ortaya koymak hayâliyle yatıp kalkıyor, müzehhib, yani o divanın süslemelerini yapan usta, minyatürlerini çizen nakkaş, sanatının inceliklerini böylece sergilemek fırsatını buluyordu. Bu kadarla da kalmıyor, devrin bestekârı bu divandaki şarkıları en güzel makamlarda besteliyor, Boğaziçi yalılarını, Anadolu ve Rumeli konaklarını bazan neşeden, bazan hüzünden mestediyordu. Bu şarkı ve gazelleri güzel sesleriyle okuyan hânendeler, seslerini Osmanlı ülkesinin Budin’den Mısır’a kadar semalarına yükseltiyor, naathanlar ve mevlidhanlar mevlidlerde naatlarını okurken bütün bir ümmet zevkinden “Allah!” ve “Yâ Muhammed!” nidalarıyla kubbeleri inletiyordu. Bu kadar mı? Hayır! O elleri sihirli mimarlar camilerin ve mescidlerin, sarayların ve medreselerin, çeşmelerin ve şadırvanların en güzel cephelerini şairlerin o güzelim tarih manzumelerine ayırıyor, taşçı kitâbe taşını kesiyor, hattat kitâbeyi yazıyor, hakkâk oyma işini yapıyordu.

Bu toplumda şair millî hayatın şahidi konumunda idi. Padişahtan serdara bütün şahsiyetleri o yaşatıyordu. Nef’î diyor ki; Sultan Süleyman’ın namını kıyamete kadar yaşatacak olan Bâkî’nin sözündeki âb-ı hayâttır. Kısacası o toplumda şair bütün hayata böylesine bağlı ve toplumun ayrılmaz bir parçası idi. Onlar, Urfalı bir şairin kasidesini Saraybosna, Üsküp’teki veya İstanbul’daki bir şairin gazelini Kırım saraylarında okuyor, anlıyor ve coşuyorlardı. Anadolu aşıkları Rumeliyi, Rumeli aşıkları Anadoluyu şehir şehir, çarşı çarşı dolaşıyor, öylesine geniş bir coğrafyada ruhları destanlarla, koşmalarla, semâilerle birbirine bağlıyorlardı. Çünkü o toplumda aşk, bugünkülerin zannettiği gibi bir güzel çehreye alâka değil, sonsuz bir ummandı. “Efendimsin cihanda itibârım varsa sendendir” diyen Gâlib; “ Beni cândan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı?” diyen Fuzûlî böyle bir aşkın yorgunu idiler.

Her fırsatta kendimizi tecrid etmeye çalıştığımız bir kültür ve estetik mirasımız var. Ne kadar sahip çıkma, istifade etme endişesinde olmasak da, zaman zaman bu estetik mirasa gizli bir hayranlık duygusundan kaçımız kendimizi kurtarabiliyoruz? Evet, sonunda kendi elbiselerimizi attık, yabancı elbiseler giyindik. Lalenin yüzlerce çeşidinden koptuk evlerimizdeki naylon çiçeklere mahkûm olduk. Altın ve gümüş tepsilerden aliminyum ve plâstik kaplara, geniş mekânlı huzur dolu evlerden daracık odalı beton yığınlarına sığındık. Selimiye, Süleymaniye gibi şaheserlerden biriketten yapılmış camilere razı olur hale geldik. Şiir de estetiği ile bir çeşit mimari değil miydi? Hat sanatının zirvesinden kendi yazısını okuyamayan nesiller nasıl ve neden ortaya çıktı? Bizim olan ne varsa cüzzamlıdan kaçarcasına hepsinden kaçtık. Bu kaçışın sonunda karşımızda bulduklarımızın adı “yenilik ” oldu. Hatta şiirimizde bir zaman geldi, yenilik adına “Tayyâreye binmiş geziyor nâz ile cânân” mısraı söylendi. Oysa bu topyekün bir hayatın ölümüydü. “Dış dünyaya bakmıyorlar diye eleştirdiğimiz şairlerimiz, gözlerini hâricî âleme çevirdikleri gün artık söyledikleri şiir değil sadece bir “ resim ”di. “Bunun ne zararı var” da diyebilirsiniz. Ancak unutulmamalıdır ki; şiirimiz resme benzediği günden beri gönüllerimizi değil, sadece gözlerimizi okşuyor. Bu noktada yine Yahya Kemâl’in güzel bulduğum bir sözünü nakletmek isterim. “Eski Türklerin manevi bir hayatı varken edebiyatı vardı. Yeni Türklerin ancak manevi bir hayatı olursa edebiyatı olur.” Evet, hasretle aradığımız, işte bu hayatın mimarlarıdır.

Sevgili gençler ! Şimdi ben sizlere biraz da eski şiirimizin beslendiği kaynaklardan sözetmek ve buna bağlı olarak da bu şiirin herkes tarafından anlaşılamayışının sebepleri üzerinde durmak istiyorum. Bir defa herşeyden önce bu şiir bir ortak kültürün ve ortak bir medeniyetin ürünüdür. Bunu hepimizin iyi bilmesi gerekir. Bu medeniyet, hemen anlaşılacağı üzere "islâm" medeniyetidir. Hal böyle olunca, insanların içinde bulundukları kültür daireleri dışında kalan kültür alanları da tabii olarak insanın ilgi sahası dışında kalmaktadır. Bildiğiniz gibi biz l9.yüzyılda siyâsî olarak bir tercih yapmak zorunda kaldık ve millet olarak yüzümüzü batıya çevirdik. İslâm medeniyetine kapılarımızı büsbütün kapamasak da batı medeniyetine kapılarımızı açtık. Bu sadece siyasi alanda olmadı elbette.. Buna bağlı olarak kültürümüzü besleyen kaynakları da değiştirmek zorunda kaldık.. İşte şimdi böyle bir noktada içinde bulunduğumuz kültür dairesi içerisinden, başka devirlere ve başka medeniyetlere ait edebiyat ve sanat ürünleri hakkında -tabiri caizse- ahkâm kesmeye başladık. Anlayamadığımız şeyleri karalama, dışlama yoluna gittik. Halkın dilinde çok hoş ifadesini bulan şekliyle bu durum aslında "hariçten gazel okumak"tan başka birşey değildi.. Niye öyledir? Çünkü birşeyi karalamak, birşeyi eleştirebilmek için, o kültüre mensup olmasak bile onu ve onu besleyen kaynakları iyi tanımak gerekir. Bunları kaçımız tanıyoruz veya ne kadar tanıyoruz acaba? Ki biz, önemli ölçüde kendimizi bu kültürün içinde sayıyoruz ve her fırsatta kendimizi batı kültüründen tecrid etmeye, soyutlamaya da çalışıyoruz. Bu aynı zamanda bir çelişki tabii..

Bu şiiri anlamak, anlayabilmek meselesine gelince :

Öncelikle bu şiirin muhatabının bizler olmadığı açıktır. Bunu bilmemiz gerekiyor. Muhatabı biz olmasak da bizim kültürümüz diyoruz ve bu şiiri anlamak istiyorsak; anlamak niyetini taşıyorsak, o zaman da bu şiirin beslendiği kaynakları iyi tanımamız gerekecektir. Nedir Osmanlı şiirine ilham veren kaynaklar ?

l. Kur'ân-ı Kerim ayetleri ve hadis–i şerifler: Kur'an ve hadis, klasik edebiyatımızın başlangıcından sona erişine kadar eski şairlerimizin bol bol istifade ettikleri bir hazinedir. Onlar için bir ilham kaynağıdır. Şairlerin kaleme aldıkları manzumelerde ayet ve hadisler bazan telmihen, bazan mealen bazan da aynen alınmış ve kullanılmıştır. Telmihen kullanılan bir örnek görelim : Şair diyor ki :



Hâk-i pâyin olduğum gördü didi kâfir rakîb

Taş ile bağrın döğüp "yâ leytenî küntü türâb"



"Kafir rakîb, senin ayağının toprağı olduğumu görünce, kıskançlıktan taşla bağrını döverek "keşke ben de toprak olaydım" dedi.

Bu beytin ikinci mısraında yer alan iktibas Nebe Sûresi'nin 40. ayetinden yapılmış bir iktibastır. Şeytan topraktan yaratılan insanın büyük nimetlere nail olduğunu görerek ahirette "ah keşke ben de toprak olaydım" diye üzüntüsünü açığa vuracaktır. Bu olaya telmih vardır. Bir başka örnek :



Sirkat-i şi'r edene kat'-ı zebân lâzımdır

Böyledir şer'-i belâgatta fetavâ-yı sühan​



Yani; "Şiir çalanın dilini kesmek lâzımdır, çünkü belâgat dininde, güzel söz söyleme dininde söz çalmanın cezası için verilen fetva budur." Şair ne yapmış burada? Maide suresinin 38.ayetine telmih yapmış.. Ne diyordu bu ayet? "Fakta'û eydiyehümâ!" Kadın ve erkek, kim hırsızlık yaparsa ellerini kesiniz. Şiir okuyucusu bu ayetten haberli olmalıdır ki şairin yaptığı telmihi anlayabilsin.. Aksi takdirde şairin sözü havada kalacaktır..



2. Peygamber kıssaları, mucizeler : Divan şairlerinin şiirlerinde yararlandıkları bir başka önemli kaynak, islâm tarihi, dolayısıyla kısas-ı enbiyâ yani peygamberler tarihidir. Eski toplumda bu kıssalar hemen herkesçe en az dînî hükümler kadar biliniyordu, ağızdan ağıza bir kültür olarak geçiyordu. Çünkü ümmetin her ferdi, en az kendi peygamberi kadar geçmiş peygamberlerin de hayatlarını bilmek zorunda idi. Dolayısıyla Divan şairi de var olduğu kabul edilen bu bilgiler üzerine şiirini söylüyordu. Rahşânî'nin şu beytine bakalım :



Kızarmış terleyip ruhsârın ey meh tâb göstermiş

Halîl-âsâ cemâlin âteş içre âb göstermiş



Şimdi burada Hz.İbrahim'den sözedilir. Ama beyitte biz Hz.İbrahim'in adını göremiyoruz. Ancak burada Hz.İbrahim'in ünvanı olan "Halil" vardır. Biz okuyucu olarak onun niçin "Halil" ünvanını aldığını önceden bilmek zorundayız. Divan şiirinde "Halil" denildiği zaman da sadece Hz. İbrahim'in veya ona benzeyen sevgilinin anlaşılması gerektiğini bilmeliyiz. Sonra beyitte "ateş" ve "âb" kelimelerini görüyoruz. Görüyoruz ama, eğer biz önceden Hz. İbrahim'in ateşe atılma olayını bilmiyorsak, bunun sonucunun ne olduğunu bilmiyorsak ateş ve su kelimeleri de bize birşey ifade etmeyecektir. İşte bütün bunları bildikten sonradır ki biz şairin burada yapmak istediği benzetmeyi kavrayabiliriz. Yapılan benzetme nedir? Sevgilinin ateşe benzeyen kırmızı yanağının ortasında bir ter damlası vardır. Burada yüz, yani cemal gül bahçesidir, ateştir. Hz. İbrahim nasıl ateşe atıldığı zaman orada bir su fışkırmışsa, sevgilinin kızaran ateş gibi yanağının ortasında su çıkmıştır.

İşte biz, bunları bilmeliyiz ki bir "karınca" kelimesi ile Hz. Süleyman'ın, bir "Tur" kelimesi ile Hz. Musa'nın, bir "asâ" kelimesi ile Hz. İsâ'nın, bir "gemi" kelimesi ile Hz. Nûh'un macerasını hemen anlayabilelim. Ve yapılan benzetmeleri kavrayabilelim.



3. Dînî ilimler : Genellikle bu edebiyatta düşünce yapısı Kur'an ve hadîsin çerçevesi dışına pek taşmaz. Yalnız hurûfilik gibi bazı batınî mezhep fikirleri bazı şairler tarafından yaygın bir biçimde kullanılmıştır. Tefsir, kelâm, fıkıh gibi dini ilimler divan şairlerinin sıkça istifade ettikleri alanlardır. Gubârî'nin şöyle bir beyti var örneğin :



"Ey Gubârî ele girmezse şarâb işte gubâr

Su bulunmazsa zarûrette teyemmüm câiz"



Ne diyor burada : "Ey Gubârî! Eğer şarap bulamazsan işte esrar. Nitekim su (şarap) bulunmadığı zaman mecburen teyemmüm (toz) yapılır." Ancak bunu anlabilmek için de teyemmüm olayını bilmemiz gerekir kuşkusuz.. Görüldüğü gibi bir fıkıh kuralı burada sanat zemininde söylenmiştir. Bir başka örnekte de Şeyhî ;



"Leb ü dendânın ol hüsnün zekâtın diledim

Dedi kim farz değildir dürr ile yâkûta zekât"



der. Yani ne der ; "O güzelden dişinin ve dudağının zekâtını vermesini istedim. Dedi ki; inci ile yakuta zekât farz değildir, yani onlara zekât düşmez, yani kısacası "olmaz". Tabii burada dudağın eski şairlerimizce yakut'a, diş'in inciye benzetildiğini bilmemiz gerekir. Çünkü bu benzetmeyi yapan şair, şiir okuyucusunun bunları bildiğini varsayarak yapıyor bu benzetmeyi.. Aynı şekilde "zekât" konusunun da bilinmesini istiyor tabii.. Neye zekât verilir, neye zekât verilmez..

4. Tarihî şahsiyetler ve efsanevî kahramanlar : Türk ve İran mitolojisi bu edebiyatı önemli ölçüde etkilemiş ve divan şairlerinin önemli kaynakları arasına girmiştir. Bu sebeple bu şiiri anlamak isteyen şiir okuyucusu, doğu ve batı mitolojisini, en azından Osmanlı tarihini ve ikinci olarak İran tarihini hiç olmazsa ana hatlarıyla ve kahramanlarıyla bilmek zorundadır. Aynı şekilde eski toplum hayatımızın çok önemli toplumsal ve sosyal bir yanını ortaya koyan "aşk" hikâyeleri ile bunların kahramanlarını da tanımak, bunlar hakkında bilgi sahibi olmak zorundadır. Fuzûlî diyor ki;



Leylânın Mecnûnu Şirinin eger Ferhâdı var

Kıl tefahur kim senin hem var benim tek âşıkın





Sevgilisini teselli ediyor. Ve diyor ki; " Leylâ'nın Mecnun'u, Şirin'in de Ferhad'ı var, benim kimsem yok diye niye üzülüyorsun, gurur duy, övün ki senin de ben gibi bir sevgilin var.". Burada da Leylâ kimdir, Mecnun kimdir, Şirin kimdir, Ferdhad kimdir? Başlarından geçenler nedir? Bütün bunların tarafımızdan bilinmesi gerekir. Bilinmezse burada benzetmenin hiç bir anlamı kalmayacaktır.



5.Türk millî kültürü ve yerli malzeme, çağın ilimleri ve kullanılan dil : Bütün bunlar da divan şairinin ilham kaynakları arasındadır. Şair, yaşadığı dönemdeki dilin imkânlarından yararlanmasını da iyi bilir çünkü.. Karamanlı Nizâmî'ye bakalım :



Gül ârızına olsa mu'ârız aceb olmaz

Kim "yüzü açılmışda hayâ vü edeb olmaz"



"Gül senin yanağına rakîb olsa, ben de varım dese buna şaşılmaz. Çünkü yüzü açılmışda utanma olmaz." Gonca'nın yüzü kapalı iken gülün yüzü açılmıştır.
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Katılım
24 Eyl 2007
#3
Ynt: Osmanlı Şiiri ve Kırımlı Aşık Ömer

6. Mazmunlar ve kelime oyunları : Beşerî ve tasavvufî bütün mazmunlar bilinmelidir. Mazmun, bir şeyi gizli, üstü kapalı biçimde söylemektir. Bunlar kristalize edilmiş manalardır. Osmanlı şiiri, bir mazmunlar şiiridir. Bunu unutmamak lâzımdır. Herşey remzdir bu edebiyatta.. Kaş, göz, ağız, boy bos, saç, yanak, el, ayak herşey .. Bir bilinmez şair diyor ki..



Hacer-i esved imiş Ka'be yüzünde kara ben

Hacıyım sa'y ederim ol haceri öpmeye ben



Neler yok ki burada: Hacer, bir hanımefendinin ismi değil tabii.. Hacer, taş demektir. Hacer-i esved : Siyah taş. Hangi siyah taştan bahsediyor? Ka'be'nin yüzündeki, duvarındaki siyah taş bu.. Zaten sevgilinin yüzünü de Ka'be'ye benzetmiş.. Neyi benzetmiş? Sevgilinin yüzündeki kara ben'leri.. Hacı kim? Şair. Sa'y ediyor. Bu olayı da bilmemiz lâzım. Koşuşturmak, etrafında dolanmak. Onu öpmeye çalışmak. İşte size sanat, işte size şiir...

Kelime oyunları yapmışlar sonra şairler : Bunları bilmeden bu şiiri anlamak hemen hemen imkânsız. Bunun için de bu dilin alfabesini, yani eski alfabemizi bilmek zorundayız..



Elif kıyâm u rükû oldu dâl u secde mîm

Namaz kıl ki namaz oldu ayn-ı âdeme dâl * Lâ edrî



Burada sözü edilen üç harften çıkan kelime âdem'dir. Karamanlı Nizâmî de diyor ki :



Görmez olalı çeşm ü kad ü zülf ü ağzını

Görünmez oldu gözüme âlem dedikleri



7. Aşk : Efendim, bir defa eski şiirimizde meselenin günümüzden çok farklı olarak, şiir-şair-kadın ilişkisinin çok dışında bir platformda düşünüldüğünü, ele alındığını hemen belirtelim. Bir defa bu edebî süreçte “kadın” yoktur, sevgili vardır. Bu sevgilinin bazan “sâkî” bazan da “güzel” isimleriyle karşımıza çıktığını görürüz. Sevgili son derece soyut, alıştığımız insan tipinin çok çok uzağında veya üzerinde bir tiptir. Divan şairinin gözünde bu sevgili öylesine büyüleyici bir güzelliğe sahiptir ki; gecenin karanlığında peçesini kaldıracak olsa bütün yıldızlar kararmaya, sönmeye mahkumdur. Bu sevgili asla sıradan bir varlık değildir. Onun saçları, gözleri ve kirpikleri karadır. Gözleri katildir, kan dökücüdür, yağmacı, yol kesici, zalimdir. Nergistir, bademdir, âhûdur, fitnedir, âfettir. Kan dökmekte onun üstüne yoktur. Ayrıca gönül ve can kuşunun da avcısıdır. Onun teni güldür. Dili mercan, dişleri incidir. Yine bu sevgili boyu bosu itibariyle adeta yürüyen bir servidir. O her zaman dosdoğrudur. Kaşları yay, alnına düşen perçemi bir fesleğendir. Yanağı bazan bağ, bahçe, gül iken, bazan ateş, bazan da sudur. Zaman zaman da ayettir, Kur’andır. Ağzı mühürdür, sırdır, mim kadar küçüktür.

Bu sevgili o kadar farklı bir yaratıktır ki onun gönlü her zaman taştır. Âşıka yâr olmaz, ele geçmez, ona kavuşulmaz. O söz verir ancak sözünde durmaz. Ağlayıp inlemek ona tesir etmez. Merhametsizdir. Aşığın ağlaması ona zevk verir. O gönül ülkesinin sultanıdır. Fettandır, aşk oyunlarıyla ortalığı birbirine katar. Sevgili eğlence âlemlerinin de vazgeçilmez kişisidir.

Efendim yukarıda sadece bazı yönlerini ve hususiyetlerini dile getirmeye çalıştığım bu sevgilinin cinsiyeti pek belli değildir. Yani bu güzelden sözedilirken cinsiyet hiç ön plâna çıkarılmamıştır. Ancak l8.yüzyılda Nedim’le birlikte bu sevgilinin toplumun içinden bazı güzellere benzediğini farkediyoruz. Sevgilinin platonik bir aşkla sevilmesi, bu aşkın oldukça farklı boyutlardan ele alınmasını gerektirir. Örneğin; Nâilî’nin kadına bakışı ile Nef’î’nin kadına bakış açısı farklı olmuştur. Fuzûlî’nin, Şeyh Gâlib’in kadına bakışı ile Bâkî’nin veya Nedim’in kadına bakışı - daha doğrusu bunlara kadın demek bile hatalı belki de, sevgili demek daha doğru olabilir- farklıdır. Aslında bu şairler belli bir edebî anlayışın mensubu şairler olmakla beraber, bunların dünyaya bakış açıları, dünya görüşleri farklıdır. “Divan şairi” ifadesiyle bunların hepsini “tek tip” olarak algılamak veya öyle telakkî etmek hatalı olur. Asırlar içerisinde bu şairlerden bazılarının tasavvuf, bazılarının lirizm, bazılarının hiciv, bazılarının hikemî açıdan ön plâna çıktıkları görülür. Dolayısıyla bunların kadına(=sevgiliye) bakışları da farklı olmuştur. Kuşkusuz bu her devir ve her toplum için aşağı yukarı böyle olmuştur. Bir anektodla bunu biraz daha açığa kavuşturmak mümkün belki de: Leyla Hanım, son derece zeki ve hazırcevap hanım şairlerden idi. Birgün nasılsa bir balmumcu güzeline gönül vermiş.Bu münasebetle de sık sık çocuğun bulunduğu dükkâna gider gelir alış veriş edermiş. Kendisini tanıyan zariflerden biri bir gün çocuğu bir kenara çekmiş ve ;



"Şem'-i ruhuma dikkat ile bakma yanarsın"



mısraını Leylâ Hanım'a okumasını tenbihlemiş. Çocuk da söyleneni aynen yerine getirince Leylâ hanım şu cevabı vermiş :



"Hattın gelicek sen de beni mumla ararsın"



Aslında meseleyi kendi ağızlarından dinlemek en güzeli tabii... Bakın Esrar Dedene diyor :



Geh Züleyha derim gehî Yusuf

Cümlesinden merâm cânândır.



Tabii önce divan şiirinde “aşk”ın, aşk kavramının mahiyetini anlamamız gerektiği kanaatindeyim. Bir defa asırlar boyunca devam edip gelen bu edebiyatın şairlerinin büyük bir ekseriyetinde hâkim anlayış şu idi: Allah güzeldir ve güzeli sever.O hüsn-i mutlaktır. Yani asıl, gerçek güzellik odur, onun dışındaki bütün güzellikler gelip geçicidir, aldatıcıdır. Aslında dünyada çirkinlik diye bir şey de yoktur. Çirkinlik göreseldir, yani sana göre çirkin olan birşey benim için pekâlâ güzel olabilir. Çünkü güzel olan şey sevilendir. Sevdiğin şeyin sana güzel görünmesi de son derece doğaldır. Aslında kadın güzelliğine düşkünlük, dünyaya yani geçici güzelliklere düşkünlüğü ifade eder. Oysa şekiller aldatıcıdır, yanıltıcıdır. Divan şiiri içerisinde öncelikle ve özellikle sûfî şairlerin anlayışına göre insan bir güzeli seviyorsa, onda ilâhî güzellikten bir parıltı, bir işaret, bir alâmet, bir yansıma gördüğü için sever. Çünkü onlara göre yeryüzündeki herşey mutlak varlığın tecellîleridir. Herşey, her zerre ondan bir parçadır.



Ben bilmez idim gizli ayân hep sen imişsin

Canlarda ve tenlerde nihân hep sen imişsin

Senden bu cihân içre nişân ister idim ben

Âhir bunu bildim ki cihân hep sen imişsin



dizeleri bu duyguları anlatır. Aynı duyguları bir Fars şairi ise şöyle dile getiriyor :



Cilve-i hüsn-i tu zâhir zi ruh-i her zîbâ

În çi hüsn ü çi zuhûrest bedîn zîbâyî



“Senin güzelliğinin cilvesi her güzelin yüzünde parıldıyor. Bu nasıl bir güzelliktir ki her güzellik onunla güzelleşiyor.”

Bu nedenle onun yarattıklarını sevmek dolaylı olarak O’nu yani Allah’ı sevmek olacaktır. Bunun için de sevgili platonik bir aşkla sevilecek ve onun cinsiyetinin de hiç bir önemi olmayacaktır. Bilhassa sufi şairlerin sevgiliden sözederken “Yusuf” veya “Yusuf-ı Mısr” gibi ifadeler kullanmaları, cinsiyet meselesini son derece karmaşık bir hale getirir. Ancak bu aşkın “tensel” bir aşk olmadığı çok açıktır. Kadın şairlerde bunu daha net görebiliyoruz. Bu fikrimize katılmayanlara Habibe Hanım’ın ;



Ciğerde tîg-ı gamzen zahmı varken atma peykânın

Yeter ey kaşı yay artık yeter depretme müjgânın



beytinde sözü edilen gamze, kaşı yay, müjgân terimlerinin muhatabının kim olduğunu sormak isterim. Hasibe hanım bir hanım şair olduğuna göre muhatabının erkek olması gerekmez mi? Eğer erkekse bu erkek kaşları yay olan bir erkek midir? Gamze mi yapar? Müjganının yani kirpiklerinin özelliği nedir? Divan şiirinde erkeğin kirpiği ne zaman şiire girmiştir? Bu örnekleri çoğaltmamız mümkündür. Tabii bütün bunlardan hareketle, güzel söz konusu olduğunda cinsiyeti ön plâna alan bir yaklaşımın en azından bu şiir için uygun olmadığın söyleyebiliriz. Bu tür bir yaklaşım, yani şairin bu tarz bir üslûp kullanması tamamen geleneğin belirlediği bir davranıştır.

Efendim buraya kadar size genel hatları ile Osmanlı şiirinin yapısından sözetmeye çalıştım. Konuşmamın bu bölümünde de izniniz olursa burada bulunuşumuzun ve bu toplantının asıl sebebini oluşturan Kırımlı bir halk ozanından, Aşık Ömer ve onun şiirlerinden sözetmek istiyorum. Bilindiği üzere özellikle 17.asır Osmanlı şairleri arasında halk şiiri diyebileceğimiz tarzın Divan şiirine dil, edebi zevk ve sanat anlayışı açısından en fazla yaklaştığı bir dönem olarak dikkati çeker. Bu devirde Osmanlı ülkesinin her tarafında ve tabii ki Osmanlı kültür ve sanatının neredeyse bütün boyutlarıyla yaşandığı Kırım’da da bu tesirleri yaşatan pek çok şair yetişmiştir. Sadece bugün burada hakkında konuştuğumuz Aşık Ömer’in “Şairname” adlı tezkiresinde sözedilen şairlerin sayısının 170 civarında olduğu göz önüne alınırsa meselenin boyutları anlaşılabilir. Halk şiirini ve klasik Osmanlı şiirini eski şiirimizin ifade formları ve kullanılan malzeme açısından birbirine en fazla yaklaştıranların ve hatta birleştirenlerin başında Aşık Ömer gelir.

Onun edebi şahsiyetine dair bilgileri yine en geniş manada onun Divan’ından öğreniyoruz. Türk araştırmacı merhum Sadettin Nüzhet Ergun’un hazırladığı Aşık Ömer Divan’ına baktığımızda onun tertemiz bir İstanbul Türkçesi konuştuğunu ve yazdığını görürüz. Onun medrese eğitimi esnasında islami ilimleri, peygamber kıssalarını, dolayısıyla peygamberler tarihini öğrendiğini, kısmen tasavvufla ilgili bilgilere sahip olduğunu, özellikle şiir yolunda üstadı Şerifi’nin de yardımlarıyla Osmanlı şiirini tanıyıp öğrendiğini söyleyebiliriz. Aynı şekilde bu yıllarda Nesimi’yi ve Fuzuli’yi , Nef’iyi tanıdığını, İranlı şairlerden Hafız-ı Şirazi’yi ve Sa’di’yi tanıyıp okuduğunu anlıyoruz. İşte bu kültür birikimi ile hem halk şiirine dair bilgi ve kültürü, hem de klasik şiirimize dair bilgilerini kendi şahsında topladığı ortaya çıkar.

Aşık Ömer, hem aruz, hem de hece veznini kolaylıkla ve başarı ile kullanan bir şairdir. Şiirlerinin çoğunu aruzla yazmıştır. Gazel, murabba, muhammes, kalenderi, satranc, müstezad ve muammalarında Osmanlı şiir dilinin açık özelliklerini görmek mümkündür.

Aşık Ömer, hem hece ve hem de aruzla yazdığı şiirlerinde irticalen söylemenin verdiği alışkanlık ve ustalıktan da önemli ölçüde yararlanmış şairlerden biridir. Hatta bu özelliği dolayısıyla zaman zaman veznin dışına çıkan söyleyişleri de görülür.

Aşıkların piri sayılabilecek önemli bir isim olan bu uzun ömürle derbeder sanatkar şiirine birçok şairin hatırına bile getirmediği konuları da taşımasıyla bilinir.Kuşkusuz bunda saz çalmasının ve diyar diyar gezen bir abdal olmasının büyük payı vardır. Divan ve halk şiirimizin ortak temalarına memleket güzellemeleriyle kahramanlık ve savaş türkülerini ilave edenlerin başında Aşık Ömer gelir. Hemen her şairin şiirinin yegane teması olan aşk’ın yanı sıra, gurbet, dünyanın faniliği, kader, ölüm, ahıret, Osmanlı şairlerinin de yoğun olarak işledikleri felekten, sevgiliden, rakipten şikayet, peygambere ve dört halifeye bağlılık, tarikat büyüklerini ululama, cehalet, dalkavukluk ve riyakarlığa yergi, Süleyman, İbrahim, Nemrud, ateş, İsmail, Kurban, Eyyub, sabır, Musa, Tur gibi tarihi ve mitolojik mazmunlar onun şiiri içerisinde dikkati çeken Osmanlı kültür malzemeleridir. Örenğin O’nun şu manzumelerine bir bakalım :



1. Ey çerh-i sitemger dil-i nâlâna dokunma

Hecr âlemidür etdügüm efgâna dokunma



“Ey zalim felek, inlayan gönüle dokunma, ayrılık alemidir, benim ettiğim feryada dokunma”



2. Ey bâd-ı sabâ uğrar isen yâre selâm et

Tel kırma fakat zülf-i perîşâna dokunma



“Ey sabah rüzgârı, eğer uğrarsan y^ra selam et, Tel kırma, fakat perişan saçlara da dokunma”



3. Ey bâde eger yârüm içerse seni bensiz

Ver neş’e fakat nergis-i mestâna dokunma



“Ey bâde, eğer yarim seni bensiz içerse neşe ver; ama nergise benzeyen sarhoş gözlerine dokunma”



4. Vermem sana çek benden elin ey melekü’l-mevt

Cânânuma nezr eyledügüm câna dokunma



“Ey ölüm meleği, elini benden çek; sevgilime adadığım canıma dokunma, sana vermem.”



Bir diğer manzumesi :



1. Cemâlin dilberâ bâg-ı İrem’dür de ne dersen de

Lebin derdin çeken derdine emdür de ne dersen de



“Ey sevgili, güzel yüzün İrem bağıdır de, ne dersen de. Dudağının derdini çeken aşığa dudağın emdir (ilaçtır) de, ne dersen de.”



2. Efendüm kanda gidersen beni de bilece al git

Sorarsa nen dürür deyü kölemdür de ne dersen de



“Efendim, nereye gidersen beni de beraberinde götür, Neyindir diye sorarlarsa kölemdir de, ne dersen de.”



3. Görüp bu tekye-i gamda sorarlarsa bu derviş ne

Zararsızca bir abdal de dedemdür de ne dersen de



“Bu gam tekkesinde “Bu derviş neyin nesidir?” diye sorarlarsa, zararsızca bir abdaldır de, dedemdir de ne dersen de.”



4. Benüm keyfiyet-i hâlüm sana sordukda ahbâbum

Bana etdüklerin cevri keremdür de de ne dersen de



“Dostlarım benim halimi sana sordukları zaman bana ettiğin eziyete keremdir de, ne dersen de.”



5. Efendim Ka’be-i kûyun tavâfında Ömer şeydâ

Safâ vü Merve yâ Beyt-i Haremdür de de ne dersen de



“Efendim, çılgın Ömer senin Kabe gibi olan mahalleni tavaf etmektedir.Safâ, Merve ya da Beyt-i Haremdir de, ne dersen de.”



Aşık Ömer’in farklı inanç ve düşüncedeki insanların ruhlarına sinmiş kaderci ortak Türk-İslam değerlerini şiirlerinde dile getirip söylemesi, yaklaşık üç asırdan beri devam edip gelen şöhretinin başlıca sebebidir. Her iki edebiyat kaynağından yararlanmasını bilen şair Yunus Emre, Ahmed Paşa, Atayi, Fuzuli, Ruhi, Kul Mustafa, Katibi gibi şairlerden aldıklarını bir kompozisyon mükemmeliyeti içinde okuyucusuna verebilmiştir. Bu yolda o kadar başarılı olmuştur ki Aşık Hasan, Levni, Siyahi ve Sevdayi gibi birçok şair onun şiirlerine nazireler yazmışlardır. Bu arada şunu da söyleyelim ki Türk musıki kültürüne de vâkıf olan Aşık Ömer’in bazı manzumeleri bestelenmiştir. Hatta kendisi de bestekâr olup kendi adı ile anılan besteler yapmıştır.

Aşık Ömer, özellikle IV.Mehmed’ten III.Ahmed devrine kadar olan dönemde klasik şairlerimizin neredeyse sadece aşk şiirleri söylemekle meşgul oldukları günlerde, konu darlığından kurtularak memleket güzellemeleri ve kahramanlık şiirleri vücuda getiren bir şair olarak dikkati çeker.

Sonuç olarak diyebiliriz ki bütün Osmanlı imparatorluğu topraklarında , Kırım’da, Azerbaycan’da, Irak’ta Kuzey Afrika’da, Anadolu’da ve kısmen Orta Asya’daki bazı Türk boyları arasında şiirlerinin gördüğü ilgi ve alakaya bakıldığında – belki Yunus Emre hariç- bu derece geniş şöhret kazanmış ikinci bir şair gösterilemez.

Ben bu vesileyle bu büyük şairimizi bir kez daha rahmetle anıyorum, bu anmaya vesile olan Türk İktisadi Kalkınma Ajansı’na, Türk kültürünün bu ve buna benzer kültür coğrafyalarında çok önemli hizmetleri başarıyla gerçekleştiren TİKA yöneticilerine de teşekkür etmek istiyorum.

Beni sabırla dinlediniz, hepinize sevgilerimi saygılarımı sunuyorum. Teşekkür ediyorum.



***





Yararlanılan Kaynaklar :



- Şükrü Elçin; Aşık Ömer, Kültür Bakanlığı Yay. Ankara 1999.

- M.Fuat Köprülü; Aşık Ömer’e Ait Bazı Notlar. Hayat Mecmuası. 1927.

- S.Nüzhat Ergun; Aşık Ömer, Hayatı ve Şiirleri. Semih Lütfi Matbaası. 1936.

- Kırım Türk Tatar Edebiyatı; Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi. Aşık Ömer Madd. C.13. s.276-284. Kültür Bakanlığı Yay. Ankara 1999.



Rıdvancan.com 'dan alıntıdır.
 

mehmet baki

Çok Önemli Parti yani ÇÖPün daimi şefi.
Katılım
3 Ağu 2008
#4
Ynt: Osmanlı Şiiri ve Kırımlı Aşık Ömer

harika!

hayatın "verilmiş", "ikram olunmuş" olduğuna inananların sözleridir bunlar. eski şiir daha doğrusu eski lisan "kazanılmış" değil "lutfedilmiş" bir hayata inananların lisanıdır.
 

UluğBey

Sükût gibi münzevi, çığlık gibi hür.
Katılım
27 Ara 2005
#5
Ynt: Osmanlı Şiiri ve Kırımlı Aşık Ömer

baki hocamın "harika!" dediği kadar hoş bir sunu olmuş Rıdvan Hoca'dan. Osmanlı Şiiirini genel hatlarıyla açıklamış ve muhterem birtakım eşhas tarafından "saray edebiyatı" ithamlarına maruz kalan osmanlı şiirini dolu bir ifadeyle savunmuş, sağolsun...

öncelikle konuyu "Klasik Edebiyat" bölümümüze taşıyorum ve konuyu orada sabitliyorum. Gerçekten okunulması gereken bir yazı. Teşekkürler evla...


Rıdvan hoca divan şiiri anlamak için ve divan şiiri tadında mısralar yazabilmek için bilinmesi gereken birtakım şeyleri maddeler halinde sıralamış.Doğrusu bu maddeler çoğaltılabilir ama listelenen maddeler olmazsa olmazlar bu aşikar. Âşık Ömer'den bahsedilirken onun almış olduğu medrese eğitimden bahsedilmiş. Şimdi ne kadar muhtacız o medreselere. Bir külliyede mesken edinilen ve küçük hücreciklerde büyük ateşlerin yandığı o medreselerin mirasıdır belkide bugün okuduklarımız. Fakat hep Timur gibi yöneticiler, hocalar gelmiştir memlekete. Cennetmekân Mirza UluğBey'in oğlunun taht hırsına bürünüp babasını katli ve onun kütüphanesini yakıp yıkmak için elinden geleni yapışı ile Mirza'nın sadık öğrencisi Ali Kuşçu'nun Fatih'in davetiyle şehr-i yâre olan yolculuğunu düşünmek gerek belkide...

eğitim sistemimizin bozukluğu burada da kendini bellki ediyor vesselam. zaruriyetten dolayı tedrisat-ı edebiyye ile meşgul olan -yeni yetme- fidanlar ve onların umursamaz hocaları tekrar filizlenip çıkmak isteyen bir tomurcuğun topraktan çıkmasını istemiyor, o tomurcuğu ölü addederek yeni tomurcuklar ekmek isitiyorlar. halbuki yeni için eskiyi anlamak şart...

bana bir üniversite gösterin ki talebelerine yukarıda sayılan maddeleri anlamak için çaba gösteriyor olsun. burada bahsolunan maddeler yüksek lisansı seçen edebiyat gönüllülerinin çabasıyla canlanıyor birtakıma. zira isteyerek yapıyorlar. ben İstanbul'da bulunan bir üniversitede eğitimimi tamamladım. gönül isterki bu üniversitenin edebiyat bölümünde, mitoloji,tarih ( lise kitaplarında yer alan tarih değil, edebiyata yönelik tarih) gibi divan şiiirinin yapı taşlarını oluşturan alanların başlı başına bir ders olarak verilsin. genel başlığa sahip bir takım derslerin altında kısa hatırlatmalarla yeri geldikçe düşülen ve üslup sorunundan dolayı bir zaman sonra unutulan anektotlarla yürümesin,misaller verileler, adeta edebiyat atölyeleri oluşturularak verilsin...


“neler çeker bu gönül, söylesem şikayet olur”    diyeyim sadece...

özellikle edebiyat fakültelerindeki hocalar kuru kuru ezber kuru kuru edebiyat eğitimi vermekten ziyade edebiyatı öğrencilerine sevdirerek toprakta ab-ı hayat iksiri bekleyen ve canlanmak için fırsat kollayan bu şiiri yeterince anlatmalılar. edebiyat zorunluluktan dolayı seçilen bir bölüm olmaktan çıkmalı ve yeni bir edebiyatın yeni bir neslin insanı yetiştirilmeli ... nasıl konservatuara girmek sadece sınav sonucuyla alakalı değilse, yetenek testine de tabii tutuluyorsa öğrenciler, edebiyat için de bu yapılmalı... zira onlar bilmiyorlar mı ki edebiyat bilim ve fenn dahil bütün alanların vazgeçilmez temellerinden biri olduğunu ?

Namık Kemal eski şiiri yıkmak isterken bugüne ulaşmayı amaçlamıyordu zannımca. O sadece eski şiirin klasikleşmiş anlayışına,hayallerine vs karşıydı. Ve bir divan şairi kadar onları tanıyor ve biliyordu. Kimi zaman eskiyi kullanmak kimi zaman da eskiyi yeniye uyarlayarak -özünü bozmadan- gerek. Namık Kemal'in Hürriyet Kasidesi onun serzenişini anlatır bir bakıma...

Görüp ahkâm-ı asrı münharif sıdk u selametten
Çekildik izzet ü ikbal ile bab-ı hükûmetten


mevzuu uzar da uzar efendim, sözü kemale erdirmek gerek ...


" Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil ... "


hürmetler...
 
Katılım
20 Eyl 2008
#6
Ynt: Osmanlı Şiiri ve Kırımlı Aşık Ömer

Uzun yazıların içerisinde UluğBey Hocamın İran yazısından sonra keyifle okuduğum ikinci yazı bu. Teşekkürler Evla bu güzel paylaşım için...
 
Katılım
12 Şub 2009
#7
Ynt: Osmanlı Şiiri ve Kırımlı Aşık Ömer

Şarkî Türkistan'ın anası Rabia Kadir Hanım'ın konuşmalarına kulak kabartmışsınızdır.O konuşurken en rahat anlayabildiğim kelimeler Arapça-Farsça kökenli kelimelerdi.Merak ettim,acaba onlar da mı sarayda yaşıyorlardı?Onlar da mı sarayın kullandığı dili kullanıyorlardı...
Anlaşılan o ki ,zaten biliyordum ve biliyorduk, dil faşistlerinin öztürkçecilik anlayışı bizi bizden koparmaktır.Neyse yine sinirleneceğim.Konuyu kapatayım.

Güzel yazılar okumak keyif veriyor insana...


Bu arada Âşık Ömer'in kocaman bir dîvânı vardır.90'lı yıllarda Beyazıt Meydanı'nı dolduran işporta kitapçılarda yığınla olurdu bu dîvan.Allâh'tan o dönemde almışım,şimdi bulmak çok güç...
 

Konuyu şu anda okuyanlar : (Users: 1, Guests: 0)

Giriş yap