Prof. Dr. Hüseyin Ayan Makaleleri

Katılım
3 Ağu 2008
#1
Bir Şiir Mecmuâsında Ahmed Yesevî

Bugünkü bilgilerimize göre, Türklerin İslâmiyeti kabulünden sonra, birden bire iki büyük ve mükemmel edebî eserle karşılaşıyoruz:

1. Dîvânü Lügâti't-Türk
2. Kutadgu Bilig

Öteden beri vatanımız olarak bilinen Orta Asya, İslâmiyetin Türkler arasında yayılması ve İran'ın Arap-İslâm ordularına yenik düşmesi sayesinde Batı hududumuz bir sed olmaktan çıkmış, geniş İslâm dünyası haline gelmiştir. Daha XI. yüzyılın sonlarına doğru Anadolu, Türklerin idaresine girerek, Türk vatanının batı sınırı Ege kıyılarına dayanmıştır.
Bu kadar geniş bir coğrafyaya yayılan Türklerin Edebiyatı da haliyle bu geniş alanda teşekkül edecekti. İslâm öncesi kaynaklardan da izler taşıyan edebiyatımız, İslâmin tesiriyle Orta Asya'da gelişerek, Türklerin gidebildikleri yerlere kadar ulaşmış bulunuyordu.

Türk Divan şiirinin ilk örneğini veren Yusuf Has Hâcib (1019-1070'ten sonra)'in Kutadgu Bilig'i, İslâm medeniyeti tesiri altında vücûda getirilen, Türkçe'nin bilinen ilk ve en eski eseridir.

Aynı yıllarda yazılan Dîvanü Lügâti't-Türk (Kaşgarlı Mahmûd (466 H.-1072 M.), İslâm öncesinden gelen bazı örnekleri, İslâmî sahaya aktarmıştır. Her iki eserin de eğitim gayesi güttükleri ortadadır. Sanat ikinci plândadır.

On birinci yüzyıldan bu iki mühim eser bize ulaşırken XII. yüzyılda Orta Asya'da ilmî ve edebî hayat çok canlı olmasına rağmen, Batıda yerleşme devam etmektedir.

Yûsuf Hemedânî'nin üçüncü halifeliğini kabul eden Ahmed Yesevî (1083 ? - 1167 ?)'nin hayatı menkabelerle örülmüştür. O'nun gerçek hayatı ile menkabeleri, gerek Moğol istilâsından Batı'daki Türk yurtlarına kaçan tarikat mensubu dervişlerin (Alp erenlerin) dilinden varılan yerlerdeki Türk halkına ulaştırılmış ve canlı kalması sağlanmıştır. Ahmed Yesevî "hikmef'leri yeni Türk yurtlarında okunmuş ve ağızdan ağıza geçerek, yeşermeye çalışan Türk edebiyatının asıl dokusunu teşkil etmiştir.

Bilindiği gibi, Ahmed Yesevî'nin manzumelerine, hangi nazım şekliyle yazılırsa yazılsın "hikmet" adı verilmiştir. Bunun mânâsını açıklamaya gerek yoktur. Ancak hikmetsiz söz de kuru lâf kalabalığından ibarettir» Tekkelerde, tekke şeyhinin, daha geniş manâsıyla, m ü r ş i d'in sözlerinde bir hikmet görüp sezememek ise büyük gaflet sayılır. İster Hoca Ahmed Yesevî tarafından, ister O'nun yolunda giden dervişler eliyle olsun, onun şiirlerine h i k m e t ve bunların bir araya getirildiği kitaba da "Dîvân-ı Hikmet" denmiştir. Daha sonraları ise bu tarzda yazılan şiirlere h i k m et adı verilegelmiştir.
Öyle anlaşılıyor ki, Ahmed Yesevî'nin hikmetleri, yüzyıllar boyunca, O'nun dervişleri tarafından büyük bir vecd içinde okunmuş, bestelenerek ilâhî şeklinde terennüm edilmiştir. Tekke mensubu olan şâirler, bu yolda benzeri manzumeler yazmışlar, geleneğe uyularak onların şiirlerine de h i k m e t denmiştir.

Alp erenler veya Horasan erleri ola'n şairler bu ekolü Anadolu'ya taşımışlar, XIII. yüzyılın sonlarında XIV. yüzyılın başlarında Sultan Veled, Yûnus Emre ve Âşık Paşa'ların yetişmesine müessir olmuşlardır. Kısa bir zaman içinde Yûnus'un pürüzsüz ve lirik şiirleri, Anadolu'daki Türk yurdunda Yûnus ekolünün oluşmasına yol açmıştır.

Edebiyat tarihimizin kaynakları zikredilirken önce şuarâ tezkireleri ve tarihler, arkasından da devrin şiir mecmualar (mecmûa-i eş'âr) ve cönklerden söz edilir. Hiç şüphesiz şiir mecmuaları, onu derleyenin ve derlendiği devrin şiir ve edebiyat zevkini ortaya koyması bakımından çok önemlidir. Kütüphanelerimiz şiir mecmuaları (mecmûa-i eş'âr) bakımından �oldukça zengindir. Bunların taranması, araştırılması ve günümüz okuyucusuna ulaştırılması, edebiyatımızın ve kültür tarihimizin geleceği bakımından büyük önem taşır. Bizim elimizin ulaşabildiği mecmuaların, yazıldıkları bölgeye göre de tasnifleri mümkün görülmektedir. Hele Orta Asya ve Anadolu'da derlenen şiir mecmualarının kıyaslanması da gereklidir. Bizim görebildiklerimiz kadarıyla, Orta Asya ve Anadolu'da kaleme alınan şiir mecmuaları, muhteva yönünden olduğu gibi dış yönüyle de farklılıklar arz etmektedir. Böyle bir mecmua; ne zaman ve nereden gelerek bilinmemekle beraber, Konya'mızın Mevlânâ Müzesi'ne konmuştur

2460 numara ile kayıtlı bulunan bu mecmua, 21 x 13; 16,5 x 8,5 cm. ebadında ve 168 yapraktan ibarettir. Sahifelerdeki satır sayıları değişiktir. Meşin ciltli, sahife kenarları cedvelsiz; aralardan bazı yaprakları eksik, sonunda dört ve arada bazı yapraklar boş bırakılmıştır. Ketebe kaydı bulunmamaktadır. Yazı çeşidine bakarak, mecmuadaki şiirlerin aynı kişi tarafından istinsah edildiğini söyfemem mümkündür. Kağıt ve yazı, mecmuanın kaleme alındığı devirlerdeki Mâverâünnehir ve Türkistan karakteri taşımaktadır. MUHYİ (s. 182-195)'nin 14 ve CAMİ (veya HÂMİ)'nin 2 Farsça gazeli dışında bütün manzumeler Türkçe (Çağatay lehcesiyle)'dir.

Çağatay sahasında derlenmiş olan bu mecmuada ilk isim: Ahmed Yesevî'dir. Mecmua, Ahmed Yesevî'nin:

"Arif "âşık sohbetidin behre alğan
Hudâyığa yakın boldı bildim muna
Pîr-ı Kâmil mükemmelğe hizmet kılıp
İhlâs birle sır esrarın bildim muna

dörtlüğüyle gelişen hikmetiyle başlar (2 b; sonradan konan sahife rakamlarına göre ise 1). Yesevî hikmetlerinden sonra ikinci isim: Hakîm Süleyman ATA (BAKIRGANİ)dır. Hemen hepsinin Ahmed YESEVİ'nin dervişi veya muakkibi olan diğer şâirlerin, bazılarının adlarına, bazılarının da hayat hikâyelerine ve edebî kişiliklerine Edebiyat tarihlerimizde veya şuarâ tezkirelerinde rastlanamamaktadır. (Prof. Dr. Kemal ERASLAN, Ahmed-i Yesevî, Dîvân-ı Hikmet'ten Seçmeler, Ankara, 1983, Başbakanlık Basımevi, s. 49'da bu mecmuadan faydalandığını söylemektedir.) Prof. Kemal ERASLAN eserinde bazılarının adlarını zikretmekle beraber, bu mecmuadaki şairlerin hayat hikâyeleri araştırılmalı ve edebiyatımızdaki yerleri belirlenmelidir.

Şiir mecmuasında, şiirlerinin sırasına göre: MEŞREB'in 3 gazel, 1 hikmet'i; UBEYDİ'nin bir gazel'i; İKANİ'nin 4 gazel'i; GÜLŞENİ'nin 2 muhammesi HÜDÂYİ'nin 1 gazel, 1 hikmeti; HÜYEYDA'nin 1 Muhammesi; KÂRÎ'nin 1 gazel, 1 mesnevisi; GARİB'in 1 hikmet'i; HAYALİ'nin 1 gazel'i; GEDAYİ'nin 1 gazel'i; ŞEMS-İ ÖZKENDİ'nin 1 gazel'i; KUL SEVDAYİ'nin 2 hikmet'i; ASİ'nin 1 mesnevisi, 2 hikmet'i (birisi: mevlid); TALİB'in 1 gazel'i; HAMİ (CAMİ)'nin 2 Farsça gazeli; UMURİ'nin 1 gazel'i; MUHLİS'in 1 mesnevi, 5 muhammes, 1 müseddes, 1 müsemmen'i; HAZRET KULI (SEYYİD KULI)'nın 2 mesnevi, 2 hikmet'i; ZÜLALİ'nin 1 mesnevisi; RÜSTEMİ'nin tercî-i bend olarak yazdığı bir sâkî-nâmesi; AZİM'in 7 gazeli; CÜRMİ'nin 1 gazeli, YUSUF'un 1 gazeli, "ŞEMS (ŞEMS-İ KEMİNE, ŞEMS-İ ASİ)'in 3 hikmeti ve MUHYİ'nin 14 FARSÇA gazeli bulunmaktadır.

Bu mecmuada Ali Şîr NEVAYİ'nin üç tane gazeli de yer almaktadır. Adlarını saydığım ve mecmuada şiirleri bulunan şairler içinde, şuarâ tezkirelerinden çağrışım yapan ve kulağımıza yabancı gelmeyenler de vardır. Lâkin araştırıldığı takdirde, bunların adları veya mahlaslarını bildiğimiz kişilerle ilgisi ya hiç kurulamamakta veya yeni bir edebî kişilikle karşı karşıya olduğumuzun şüphesi içine düşülmektedir. Bu bakımdan da mecmua ayrı bir değer taşımaktadır.

2460 numaralı mecmuada, Ahmed YESEVİ'nin, en kısası 5, en uzunu da 32 bend'den müşekkil olan 14 tane "Hikmef'i bulunmaktadır. Bunlar, hakkıyla mecmuanın baş tarafına alınmıştır. Zaten bu neviden mecmualarda, asırlara göre, öncekiler daima baş alınmaktadır. Burada da öyle yapılmıştır. O, XII. yüzyılda edebiyatımızın en üstün siması; hem Yesevîliğin kurucusu oluşundan hem de kendisinin yüzyıllar içinde asla azalmayan şöhretinden dolayı daima ön safha yer almıştır.

Hakim Süleyman ATA'nın, hemen Ahmed Yesevî'nin arkasından yer alması da sebepsiz değildir. Zira Hakim Süleyman ATA, Ahmed Yesevî'nin en önemli halifesidir. Yaşadığı yıllarda ve daha sonraları Türkistan ve Kuzey Türk illerinde eksilmeyen bir şöhret yapmıştır. Şiirleri ve eserleri defalarca basılmış ve elden ele dolaşmıştır. Bu mecmuada onun 7 tane gazeline "Hikmet" başlığı konmuştur. Ama Ahmed Yesevî'nin hikmetleri tarzında yazdığr ayrıca iki hikmet vardır ki bunlardan birisi 29 bend'dir.

Mevlânâ Müzesi'ndeki 2460 numaralı bu mecmuada 98 manzume bulunmaktadır. Hemen hepsi Ahmed YESEVİ'nin "hikmef'leri ile, muhteva yönünden yakınlık içindedirler. İçlerinde nazım şekli olarak, GAZEL, MUHAMMES, MÜSEDDES, TERCİ-İ BEND, MESNEVİ'ler görülüyor. Şöyle bir dökümü yapılınca, bazı şairlerin (Meşreb, Hudâyî, Garîb, Zülâlî'nin birer tane; Kul Sevdâyî, Âsî ve Hazret Kulu'nun ikişer tane; Şems (Şems-i Kemine, Şems-i Âsî)nin ise üçer tane murabbaı yani "hikmef'i ele geçmektedir. Nazım şekline bakılmaksızın, başlarına "HİKMET" kaydı düşülen bu şiirlerin 36 tanesi murabba olup 15 şair tarafından yazılmışlardır. Bunlardan 14 tanesi Hoca Ahmet YESEVİ'ye ait olup, bazıları "Dîvan-ı Hikmef'lerde de bulunmamaktadır. Mecmua bu bakımdan da önemlidir.

Manzumelerin nevilerine gelince, içlerinde mevlid, na'at, nübüvvet, menakıb, hikâye ve kıssa, vasıyyet-nâme ve sâkî-nâmeler görmekteyiz.

Benden önce bildirisini okuyan eşim Doç. Dr. Gönül AYAN, Yesevî tesirinde yazıldığını iddia ettiği iki tane Yûsuf u Züleyhâ hikâyesinden bahsetti. Yesevî'nin, İslâmiyyetten önceki nazım şeklimizi, kendisinden sonra geleceklere aktarmayı başardığı "hikmet"; Türk şairlerinin, uzun konuları, hikâyeleri yazabilmek için ellerinde mesnevi nazım şekli bulunduğu halde, şüphesiz O'nun tesiriyle, Yûsuf u Züleyhâ kıssasını ve hattâ Mevlid konusunu işlediklerini görüyoruz. Bu mecmuada, şimdiye kadar bir başka örneğini göremediğim, dörtlüklerla yazılmış (83 bend) çok güzel bir M E V L İ D de vardır.

Yukarıda sözünü ettiğimiz ASİ mahlasını kullanan bir şaire ait olduğu sandığımız bu MEVLİD, Ahmed YESEVİ tesirinde yazılmış ve Türk edebiyatında benzeri bulunmayan bir manzumedir. Konuyu, eldeki mevlid'lerden özellikle Süleyman ÇELEBİ'nin Vesîletü'n-Necât'ından farklı bir şekilde ele almıştır. Hoca Ahmed Yesevî tesiri hemen hissedilmektedir. Bu mevlidin yazarının aynı mecmuada 37 beyitten ibaret olan ve Hz. Peygamberi öğen bir mesnevisi de bulunmaktadır.

Zâten Ahmed Yesevî'nin manzumeleri hangi nazım şekliyle yazılmış olursa olsun, "Hikmet" adını almıştır. Bu mecmua da aynı geleneği yaşatmaktadır. Yesevi hikmetleri 30 bendi geçmezken, ASİ'nin Mevlid'i 83 bende kadar uzamış ve Hz. Peygamber'in doğumuna tekaddüm eden ve doğum esnasındaki harikuladelikleri dile getirmiştir.
Ahmed YESEVİ de hikmetleriyle yazılması zor konuları, denemiştir. Örnek olarak: Mi'râc Hikâyesi (Hikâyet-i Mi'râc) böyledir. Mi'râc hâdisesinde, pek çok şâirimizin mesnevi ile izah edemeyip yer yer nesre başvurdukları kısımlar vardır. Örnek olarak: bizim İlahiyat Fakültesi Dergisi'nde yayınladığımız Abdülbâkî Ar Efendi'nin mi'râciyyesi (İlahiyat Fakültesi Dergisi: Yıl: 1986, Sayı: 2, Sarnfe: 1-11) böyledir.

Prof. Dr. Kemal ERASLAN, Divan-ı Hikmet'ten yayımladığı seçmelerinde, Hikâyet-i Mi'râc'ı 28 kıt'a olarak tesbit ettiği halde Taşkend (Ahmed Yessevi Hikmetler, Yengi yol kitap fabrikası, Yengi yol şehri. 1991, s. 208-211.) baskısı bir azaltarak 27'ye indirmiştir. Bu mecmuada ise 32 kıt'a olarak yer almaktadır. Bu fazlalığın nereden geldiği araştırılabilir.
Mevlânâ Müzesinde, Ahmed Yesevî hikmetlerini ihtiva eden ikinci bir mecmua daha bulunmaktadır (2583 numaralı bir mecmuanın 99b-145b yapraklan Yesevî hikmetlerine ayrılmıştır). Her ikisi de Yesevî hazretlerini ve asırlar içinde ulaştığı tesir sahasını anlamamız bakımından son derece önemlidir. Yesevî'yi günümüze taşıyan unsurların başında YESEVİLİK tarikati gelmektedir. Yesevîliği XIII. yüzyıldan itibaren Anadolu'ya geçmesi, Hacı Bektaş-ı Velî ve Sarı Saltuk gibi dervişler ve muakkıbler bulması Bektaşîlik ve Nakşibendîlik üzerinde müessir olması da asla unutulmamalıdır.



Türkiyat Araştırmaları Dergisi Sayı: 3, Konya 1997, s. 79-84
 
Katılım
3 Ağu 2008
#2
FUZÛLÎ'NİN HÜSN Ü AŞK (SIHHAT U MARAZ)'I



Fuzûlî (Mehmed b. Süleyman), çok yönlü bir şâirdir. O âlim bir şâirdir. Bilerek, isteyerek ilmi seçmiştir. Sempozyumda ele alınan eserlerinin konularına bakıldığı zaman da onun bilgin bir şâir olduğu hemen görülmektedir.

Fuzûlî'nin eserlerine bakarak, ona niçin büyük bir İslâm mütefekkiri, hattâ onu neden İslâm filozofları arasında görüp değerlendirmediğimizi pek anlayamamaktayım. Bazı konuşmalarda Fuzûlî'nin bu durumuna dikkatleri çekmek istediğimizde "filozofun yine Batılı fılozoflarca belirlenen şartlarına uymadığını ifade ile, Fuzûlî'nin felsefesine eğilmek istemiyorlar.

Fuzûlî'nin Divanlarına (Türkçe ve Farsça) baktığımızda, derin bir tasavvuf bilgisinin hakimiyeti hemen göze çarpar. Hemen her konuda yazdığı eserlerine eğildiğimiz zaman da onun h a k î mliği inkâr edilemez.

Fuzûlî'nin üç dilde, (Türkçe, Farsça ve Arapça) yazdığı eserleri göz önünde tutularak ifade etmek mümkündür ki,
Dîvan'larında mutasavvıf,

Leylâ ile Mecnûn'da, olağanüstü bir hikayeci,
Beng ü Bâde'de ve Sohbetü'l-Esmâr'da; temsilî olarak iki devlet anlayışını ve başındakileri mukayese eden bir siyasetçi,
Sohbetü'l-Esmâr'da, meyveleri konuşturan bir nebâtâtçı,
Hadîkatü's-Süedâ'da bir tarihçi,
Mektuplarında, özellikle Şikâyet-nâme'sinde bir içtimaiyatçı,
Rind ile Zâhid'inde bir eğitimci,
Matla'u'1-İ'tikâd fi Ma'rifeti'l-Mebde'i ve'1-Me'âd ile Terceme-i Hadîs-i Erba'în'inde bir İslâm bilgini,
Hüsn ü Aşk (Sıhhat u Maraz)'ında ise bir tabiptir.
Bu özellikleri ile Fuzûlî'nin bütün bilim dallan ile ilgilendiği, bunlar arasında tıbbın da bulunduğunu tesbit etmiş bulunuyoruz.
Fuzûlî'nin Hüsn ü Aşk (Sıhhat u Maraz)'ı tıbbı üç bölümde ele almaktadır: (Aslında risale iki kısımdır.) (Birinci kısım Tıp)
Birinci Bölüm'de: Sıhhat nedir? (Hüsn)!
İkinci Bölüm'de: Maraz nedir? (Hastalık)!

Üçüncü Bölüm'de: Tedâvî nedir? Yâni Sağlık'in yeniden kazanılması nasıl olacaktır? Önce Sıhhat'i yâni Hüsn (Güzellik)'ü görelim:

Fuzûlî'ye göre:

Ceberut âleminde doğup Lâhût âlemi yer edinmiş R Û H adında, pâk yaradılışlı birisi vardır. Günlerden bir gün dolaşma arzusuyla N Â S Û T (İnsanlık) âlemine ayak basınca BE D E N diye adlanmış bir diyar görür. Yedi ıklîm, onun yedi endamından ibarettir. Bu N Â S Û T mülkünün padişahlığı: birbirine benzemezlikte ortak; uyumlulukta ise birbirinden ayrılmalarına imkân olmayan DÖRT KARDAŞ'a verilmiştir. KAN, SAFRA, BALGAM, SEVDA! Bunların birbirlerini sevmede adları: ERKÂN; benzemezlikte de: EZDÂD'tır. Birbirlerine karışmaları ile VÜCÛD'a sebep olduklarından AHLAT meydana gelir: (Ahlât-ı Erbaa)!

Bu dört işbilen kardeşin çalışmaları ile BEDEN ülkesinde akan ACI, TATLI, TUZLU, EKŞİ dört nehir sayesinde TEN mülkü mâmur olmuştur. Bu dört nehirin özelliği: KURULUK, YAŞLIK, SICAKLIK ve SOĞUKLUK adındaki dört tabiat, M İ Z Â C adlı kızın idaresine bırakılmıştır.

Rûh, Beden (Ten) diyarını görünce, çok beğenerek MİZÂC'a gönül verir. Bu mesut çift: Rûh ile Beden'in evlenmeleri neticesinde SIHHAT (SAĞLIK) adlı bir çocukları dünyaya gelir. RÛH, eşi MİZÂC'ı ve oğlu SAĞLIK'ı yanına alarak memleketi teftişe, dolaşmaya çıkar.

İlk uğradıkları yer: DİMAĞ Kalesi'dir. Burada on mahalle ve bu mahallelerin işlerine bakan on memur görür: KULAK, GÖZ, BURUN, DAMAK, DOKUNMA, ORTAM DUYU, HAYÂL, KULLANMA, VEHİM, BELLEK (Hafıza)!

Rûh, burada işlerin düzgün gittiğini görerek, Aferin'ler söyleyerek,
CİĞER ŞEHRİ'ne geçer. Bu şehrin hizmetlerini gören SEKİZ Memura rastlar: GÂDİYE, NÂMİYE, MÜVELLİDE, MUSAVVİRE, CAZİBE, MÂSİKE, HÂZIMA ve DÂFİ'A! Bu tâbirler, eski tıbbın hiç de yabancısı olmadığı terimlerdir. Bugünkü tıbbın kullandığı Latince kelimelerden daha da zor değildir.

Buraların teftişinden sonra Rûh, GÖNÜL ŞEHRİ'ne geçer, gönül Şehri'nin işlerini gören altı memurun adları: ÜMİD, KORKU, MAHABBET, ADAVET, FERAH, GAM'dır. Rûh, burayı çok beğenerek, bunlardan sevdiği üç tanesini: ÜMÎD, FERAH, MAHABBET'i yanına çağırır. Sevmedikleri olan ADAVET, KORKU ve GAM'ı ise yanından uzaklaştırır. Zamanın bu üç bozguncusu (Adâvet=Düşmanlık, Korku=Havf, Gam=Keder), Rûh ve ailesinin yanından (Beden Mülkünden) giderler ama onlara müthiş bir kin bağlarlar. Rûh ise ziyafet sofralar düzenler, yer, îçer, çalar, söyler... söyletir. BEDEN mülkünde hoş günler geçirir. Oraların sanatkârlarını: SEVDA, Kan, Balgam ve SAFRÂ'yı meclisine çağırır. Onları yerli yerine oturtur:
SEVDA- Baş'a yerleşir. Safra-Öd'e, Kan-Karaciğer'e, Balgam da akciğer'de yerini alır.

Yeme, içmeyle meşgul olurlar. İçtikleri şarabın neş'esinden sarhoş olup başları kızışır. Durmadan şarap içmeleri ile hıltlar (Ahlât-ı Erbaa), Kan, Safra, Balgam ve Sevda böbürlenmeye başlarlar!

Rûh'un hatırı perişan olur. Bunları azarlar. Korkmuş görünerek bir köşeye çekilirlerse de, kötülük için zamanını kollamaya başlarlar.

GÖNÜL ŞEHRÎ'nden sürülen üç bozguncu: ADAVET (Düşmanlık) Korku (Havf), Gam (Keder) bir araya gelerek, huzurdan sürülmelerine sebep gördükleri SAĞLIK (Sıhhat)'in saltanatına son vermeye and içerler.

Adavet (Düşmanlık), yandaşları olan: Yalan, Kin ve Hased'e haber gönderir...

Korku (Havf), kendileriyle düşüp kalktığı kimselerden olan Şaşkınlık, Dehşet, Sıkıntı'yı yardıma çağırır.
Gam (Keder), himayesindeki Mihnet, Mahrumiyet ve Hasret (Özlem)'e başvurur. Bu üç bozguncu, adamlarını da yanına alarak, GÖNÜL
ŞEHRİ'nin kapısına dayanırlar! Şöyle bir nâra atarlar. Mahalleyi ayağa kaldırırlar.
RÛH, Gönül Şehri'nin kapılarını sıkıca kapatıp, Allah'a tevekkül ile kendisini koruntuya alır.

GAM (Keder) etrafı kuşatır. Rûh'un dostları bir araya gelip tedbir düşünürler: FERAH: "Benim, Hüsn (Güzellik) adında bir zâtla eski dostluğum vardır. Uygun görülürse çağırayım", der. Mahabbet (Sevgi) de: "Benim, AŞK adında usta bir dostum vardır, onu celbedeyim", der. ÜMİD de: "Benim, AKIL.denen bir derd ortağım vardır, Ona güvenirim. Ferman buyurulursa, askerleriyle beraber AKL'ı çağırayım"; der.

Rûh, SIHHAT'la kalarak, Gönül Şehri'nin kapılarını gizlice açarak, FERAH, MAHABBET ve ÜMİD'in ellerine özel mektuplar vererek, kendilerini dedikleri yönlere gönderir.

Ferah, hemen Hüsn (Güzellik)'e ulaşır: (s. 5, 3. paragraf)
Mahabbet (Sevgi), AŞK'in konağına varıp yardım ister.

Ümîd, AKL'a başvurur. Tesirli sözlerle AKL'ı imdada çağırır. O da "AHLAK"ı toplayarak, Gönül Şehrini saran düşmanlara baskın düzenleyerek, BEDEN Ülkesini mütegallibenin elinden kurtarır. Gam askerleri yerle bir olur. Havf ve Gam tutulup bağlanır. Fakat ADAVET (Düşmanlık), savaş meydanından kaçarak bir köşede gizlenir. Fitneler çıkarmaya karar verir. RÛH ile SAĞLIK'in düşmanlarından MARAZ (Hastalık)'la bir yolunu bularak, hile ve hud'a ile tanışıklık peyda eder.

MARAZ (Hastalık), Adâvet'i tesellî ederek: Sen bu işi bana bırak! Ten diyarına çekilenlerden en heveslisinin adını ver, bana bu yeter, der. Cevabını: G I D Â'dır, diye alınca işe koyulur. GIDA'dan, Rûh'un memurları haberdar olmadan Beden Diyarına, gizlice sokulmasını ister. GIDA, MARAZ'ın önüne düşerek, Sevdâ'ya yönelir. Sevdanın parlaklığı artar. Başağrısı, başa geçer. Beden diyarını sarsar. Bunların tahrikçisinin Gıda olduğunu AKIL bilir. Özel hizmetçilerinden PERHİZ'i hazırlayarak, BEŞ DUYU'nun kapılarını korumaya memur eder.

Böylece eserin ilk iki bölümü, bitip üçüncü bölüm olan: TEDÂVÎ (Muâlece) başlar. Burada tavsiye edilenler hakkında elbette tıbbın, günümüz tedâvî anlayışının diyecekleri vardır. Biz bununla meşgul olmayacağız.

SIHHAT (SAĞLIK), AKL'ın yardımından ye'se kapılarak ümitsizliğe düşer. Gam ile Korku (Havf), AKL'ın hapsinde olduğundan, MARAZ askerlerinin üzerine hücum için müsaade ister. Maraz da boş durmaz. Bütün bunlar, SAĞLIK'in anası MİZÂC'ın kulağına gelir. MİZÂC'ın geçmişte AHLAT (Kan, Safra, Balgam ve SEVDA) ile tanışıklığı ve dostluğu olmasından eski hukukunu dile getirir. Yardıma çağırır. Bunlar MİZÂC'tan utanırlar. Hıltlar, Maraz'dan yüz çevirerek, SAĞLIK'la el ele verirler. Maraz, kaçıp gider ama oğlu ZAAF, Beden diyarını yeni gördüğünden, babasına yoldaş olmayıp orada kalır.

MARAZ'in kaçması, bozguna* uğraması RUH tarafından bilinir. HILT'ların SAĞLIK'a yardımlarını görür. Allah'a hamd ve şükrederek AKL'i huzuruna çağırır. AKIL: Şimdi uygun olan şey, PERHİZ'in Duyu kapılarından ayrılmayarak, zararlı gıdalardan Beden'i korumaktır" der. Devamla: Perhîz'e ferman buyurun da Beden Şehri'nin bütün kapıları, ecnebilerin girişinden korunsun, GIDA'nın yardımıyla ZAAF'a tekrar güç gelmesin" gibi sözler söyler. İşin sonunda ZAAF da Beden diyarını terkedip gider. Rûh, günden güne büyüklüğünden, mükemmelliğinden yüce mertebelere ulaşır. Olan biteni cevherine ve cevheri cismine ve cismi arazına letafet bağışlar. Eski dostları onunla ülfete ve sohbete başlarlar.

Fuzûlî, burada Hüsn ü Aşk risalesini yarılamıştır. Ancak tekrar geriye dönerek, FERAH'in HÜSN'e elçiliğe gitmesine parmak basar. Bazan gerçek ve edebî tâbirlerle, bâzan da tasavvuf! görüşleriyle Hüsn ile Aşk'ı anlatır...

Vaktiyle Şeyh GÂLİB'in Hüsn ü Aşk mesnevisiyle Fuzûlî'nin Hüsn ü Aşk (Sıhhat u Maraz) risalesi arasındaki bağlantıyı araştırmış lâkin benzerliklerine ve ayrılıklarına, herkesin temas edebildiği kadar, temas etmiş fazla birşey söyleyememiştik.
Elbette Şeyh Gâlib, Fuzûlî'nin bu risalesini görmüş, ama Hüsn,İle Aşk'ı değişik bir mecraya seketmiş ve eserini manzum yazmıştır. Sonra, Hüsn ile Aşk'ı, Leylâ ile Mecnûn, Yûsuf ile Züleyha, Ferhâd ile Şîrîn, Vâmık ile Azrâ gibi Şark'in büyük hikâyeleri arasında saymıştır.

Bize göre, iki eserin başlangıçları ve hattâ sonuçları aynı lâkin anlatışları çok farklıdır. Bu itibarla Fuzûlî'nin Hüsn ü Aşk'ını (Sıhhat uMaraz), Şeyh Gâlib'in Hüsn ü Aşk mesnevisiyle benzer ve ayrı taraflarını araştırma yerine Leylâ ile Mecnûn'u mukayese etmek gerekir. Bunun daha doğru olacağı kanaatini taşımaktayız.

Fuzûlî, Hüsn ü Aşk (Sıhhat u Maraz)'ta, Güzellik ile Aşk'ı anlatır görünerek, tıp bilgilerini, tıbba dair edindiği bilgileri, hastalığın âmillerini ve tedâvî usûllerini, çok kere gerçek bâzan da temsîlî olarak, dile getirmiştir.

Sıhhat u Maraz risalesi, Farsça olmakla beraber, çok okunmuştur. Çok kere istinsah edilmiştir. Nüshalar arasında büyük farklar meydana gelmiştir. Fuzûlî'nin elinden çıkan şeklini görmemiz mümkün olamamıştır. Tenkîdli metninin hazırlanmasında«yarar görmekteyiz.

Meclis-i Vâlâ âzasından olan Lebîb Efendi tarafından yapılan tercümesi 1273/1857 yılında basılmıştır. Merhum Abdülbâkî GÖLPINARLI'nın da bir çevirisi çıkmıştır. Gölpınarlı'nın tercümesine ulaşamadık. İstinsah ettiğimiz bir iki Farsça nüshasını ele alarak, Lebîb Efendi'nin çevirisini de göz önünde bulundurarak yeniden Türkçe'ye kazandırmak istedik. Bu tercümeler okunduğu zaman, Fuzûlî'nin tıp alanındaki bilgileri daha iyi anlaşılacaktır.

Türkiyat Araştırmaları Dergisi Sayı: 3, Konya 1997, s. 115-120
 
Katılım
3 Ağu 2008
#3
Ynt: Prof. Dr. Hüseyin Ayan Makaleleri

Dosya PDF formatındadır.Bilgisayarınıza aşağıdaki bağlantıdan indirebilirsiniz.Dosyayı görüntülemek için bilgisayarınızda ACROBAT READER yüklü olmalıdır. Şayet yüklü değilse http://www.inndir.com/program.php?id=73 adresinden indirebilirsiniz. [br]Gönderilme zamanı: 03 Ağu 08, 17:30:42 ekte

Bekir Çobanzate ve Celîlî'nin Mehek-Nâmesi isimli araştırmalar

[eklenti yönetici tarafından silindi]
 

Konuyu şu anda okuyanlar : (Users: 1, Guests: 0)

Giriş yap