Şehbenderzâde Filibeli Ahmed Hilmi

Katılım
12 Ocak 2015
#1
Ahmed Hilmi veya daha çok bilinen ismiyle Şehbenderzâde Filibeli Ahmed Hilmi (1865-1914) tanınmış Türk mutasavvıf ve düşünürü. Vahdet-i Vücud inancının sadık takipçilerinden olan Ahmed Hilmi, çağdaşı maddeci düşünürleri yoğun biçimde tenkit etmiş, anti-maddeci eserler kaleme almıştır.
Filibe doğumlu olan Ahmed Hilmi bu nedenle Filibeli Ahmed Hilmi olarak anılmıştır. Babasından dolayı da Şehbenderzâde olarak anılmıştır. İlk eğitimini Filibe'nin müftüsünden alan Ahmed Hilmi, daha sonra ailesiyle birlikte İzmir'e taşınmıştır. Eğitimini Galatasaray Lisesi'nde tamamladıktan sonra Düyûn-ı Umûmiyye'de çalışmaya başlamış, Beyrut'a atanmıştır. Siyasi bir mesele nedeniyle Beyrut'tan Mısır'a kaçmış, 1901'de tekrar İstanbul'a dönmüş fakat Fizan'a sürülmüştür. Tasavvufa olan ilgisi büyümüş, özellikle Vahdet-i Vücud (وحدة الوجود) düşüncesine inanmaya başlamıştır. Tasavvufi yönü fikirlerini büyük oranda etkilemiştir.
Meşrutiyetin ilanıyla 1908'de İstanbul'a dönmüştür. Burada İttihat-ı İslam adlı bir haftalık gazete çıkarmaya başlamış fakat bu gazete uzun soluklu olmamış ve sonunda başka gazetelerde yazmaya başlamıştır. 1910'da Hikmet isimli bir haftalık gazete yayımlamaya başlamış, yine aynı yıl Hikmet Matbaa-yi İslâmiyesi'ni kurmuştur.
İttihat ve Terakki Cemiyeti'ni eleştirmeye başlamıştır. Düşünceleri dönemde cemiyetin karşıtı olan görüşlerle de uyuşmadığı için birçok düşman kazanmıştır. Eleştirilerini ve görüşlerini en çok Hikmet gazetesinde yayımlamış, gazeteyi günlük çıkartmaya başlamıştır.
Düşünceleri nedeniyle Hikmet gazetesi matbaası ile birlikte yasaklanıp kapatılmış, kendisi de Bursa'ya sürgüne gönderilmiştir. Fakat daha sonra sürgünden dönünce Hikmet gazetesini tekrar yayımlamaya başlamıştır. Yine de gazetesinin ömrü, yayımladığı fikirleri nedeniyle uzun olmamıştır.
Ekim, 1914'te zehirlenerek ölmüştür. Zehirlenmesinin nedeni ve durumu tam olarak bilinememektedir. Masonlukla ve siyonizmle mücadele eden ilk kişilerdendir. Dolayısıyla ısrarla karşı çıktığı ve düşmanı olmuş masonlarca zehirlendiği söylenmektedir. Masonlarca zehirlendiği iddiaları ölümünden bir süre sonra ortaya atılmıştır. Gerçek ölüm nedeni bakır zehirlenmesidir.
Hikmet gazetesi Ahmed Hilmi'nin düşünceleri açısından çok önemlidir. Bunun dışında Ahmed Hilmi'nin en ünlü eseri A'mâk-ı Hayâl isimli romanıdır. Eserde Vahdet-i Vücud inancı manevi hikâyelerin yardımıyla anlatılmaktadır. Bunların dışında Coşkun Kalender isimli bir mizah gazetesi de çıkarmıştır. Yazarlığının yanı sıra Dârü'l-Fünûn'da felsefe öğretmenliği yapmıştır. Felsefi incelemelerini ve düşüncelerini kaleme aldığı eser, Allah'ı inkar etmek mümkün mü? adlı kitabıdır.

(1327) (Şeyh Mihriddn Arusi), Yirminci Asırda Alem-i İslam ve Avrupa- Müslümanlara Rehberi Siyaset, Istanbul.
(1992) Senusiler ve Abdulhamid, Istanbul.
(1332) Huzur-ı Akl-u Fende Maddiyyun meslek-i dalaleti. Istanbul
(1909) Cevaplarımız, İttihad-ı İslam, no.6.
(1909) Siyaset-i İslamiyye, İttihad-ı İslam, 5.
(1910) “İçtimaiyyat”: Din, Hikmet ve Fen Karşısında Feminizm Yani Kadınların Bais-i Felaketi Olan Nisaiyyun Mesleği” Hikmet (), no: 14.
(1910) “İçtimaiyyat”: Din, Hikmet ve Fen Karşısında Feminizm Yani Kadınların Bais-i Felaketi Olan Nisaiyyun Mesleği” Hikmet (), no: 6.
(1910) “Japonya’da İstikbal-i İslam ve Hacı Ömer Yamaoka Efendi’nin Fikri”, Yeni Tasvir-i Efkar, no. 70.
(1910) Meşrutiyet’te Mana-yı Müsavat, Yeni Tasviri Efkar, no. 237.
(1910) “İçtimaiyyat, İslam, Kadınlar ve Mazi, Hal ve İstikbal”, Hikmet no;13.
(1911) İstibdadın Vahşetleri yahut Bir Fedainin Ölümü, Istanbul.
(1911) Tarihi İslam, Istanbul.
(1971) İslam Tarihi, Istanbul.
(1912) Mebahis-i Siyasiyye: Müfrit Adem-i Merkeziyet ve Anasır-ı Osmaniyyenin Menfaati, Hikmet, No. 25.
(1912) Bir Millet Nasıl Mahvolur, Hikmet (daily), No. 24, 24 August 1912.
(1912) Elvah-ı Hayat, Türklerin Elemli Mukadderatından Bir Yaprak, Hikmet n. 29.
(1912) Mebahis-i Siyasiye: Kavmiyet Asrı ve Bizim Nasyonalizm Cereyanları, Hikmet no; 26
(1327-1911) Darülfünün Efendilerine Tahriri Konferans “Hangi Meslek-i Felsefeyi Kabul Etmeliyiz” Istanbul.
(1910) Hey’et-i Hikmet, İttihat ve Terakki’nin Dostu Kim, Düşmanı Kim?, Hikmet , no. 57, 3.
(1910) Pek Müşkil Bir Vaziyet: Milliyet Meselesi ve Karşısında Türkler, Y. Tasviri Efkar, No. 314.
(1912) Millet-i Hakime Düşüncesi ve Türklerin Müşkil Mevkii, Hikmet, no. 29.
(1966) Müslümanlar Uyanın, Bedir Yayınevi, Istanbul.
(1326) “İçtimaiyyat”: Din, Hikmet ve Fen Karşısında Feminizm Yani Kadınların Bais-i Felaketi Olan Nisaiyyun Mesleği” Hikmet no:6 ; 3.
(1326) A'mak-ı Hayâl
 
Katılım
12 Ocak 2015
#2
Şehbenderzâde'nin Romanı: A'mâk-ı Hayâl (Hayalin Derinlikleri)

II. Meşrutiyet devrinin önde gelen İslâmcı fikir adamlarından Şehbenderzâde Ahmed Hilmi’nin yazdığı, yazarın eserleri arasında ayrı bir yeri olan A‘mâk-ı Hayâl, bu dönemde Osmanlı toplumunda yeni yeni görülmeye başlayan materyalist görüşe karşı kaleme alınmış tezli bir eserdir. Bütün eser boyunca ruh ve kâinatın sırrı, yaratılışın gayesi araştırılarak maddeci görüşün sığlığı ve insanı saadete ulaştırmakta yetersiz kaldığı ortaya konur. Buna göre, kâinatta olan biteni anlamak ve hadiseleri doğru değerlendirmek için vahdet-i vücûd* fikrinin iyi bilinmesi lâzımdır. Bu yüzden birçok defa basılan eser tasavvufa meraklı olanlarca çok okunmuştur. Ayrıca Ahmed Hilmi’nin bütün fikirleri burada özetlenmiş olduğundan, eser onun temsil ettiği fikirleri tanımak bakımından da önemlidir. Kitap, yazarın muhayyile zenginliği yanında tasavvuf ve felsefedeki vukufunu ve bunu ifade etmedeki kabiliyetini de ortaya koymakta, birtakım teşhisler ve ruhî hallerle tasavvufun, enbiyanın, evliyanın sırları ve çeşitli halleri hayaller içinde anlatılmaktadır. Yazarın bütün fikirleri “Râci’nin Hâtıraları” ve “Manisa Tımarhanesi” adlı iki ana başlık altında ve çoğunlukla birbiriyle organik bağları bulunmayan çeşitli bölümler halinde ifade edilmiştir.
Eserin iki kahramanından biri Râci, diğeri hakikati bulmakta ona yol gösteren Aynalı Dede isimli meczuptur. Eserin şahıs kadrosunda ayrıca Râci’nin arkadaşı Sâmi ile Doğu düşünce tarihi ve masal dünyasına ait Buddha, Zerdüşt, sîmurg, anka gibi çeşitli şahıs ve varlıklar da yer almaktadır. Râci dindar bir anne tarafından iyi yetiştirilmiş, inancı kuvvetli bir gençtir. İyi bir tahsil görmüş, maddî ve mânevî ilimleri öğrenmiştir. Mektebi bitirince bilgisini daha da arttırmak için çeşitli kitapları incelemeye başlamış, fakat bir müddet sonra elde ettiği bir yığın bilgiye rağmen kendini şüphe ve sürekli bir huzursuzluk içinde bulmuştur. Küfür ile imanı, inkâr ile ikrarı, tasdik ile şüpheyi aynı anda yaşadığı inancındadır. Bu ikilikten ve diğer şüphelerinden kurtulmak için maddî ve mânevî ilimlerde ilerlemiş âlimlerle görüşür, ispritizma ve manyetizma cemiyetlerine girer çıkar, ancak derdine çare bulamaz. Günün birinde şehrin mezarlığında bir kulübede yaşayan, ney üfleyip gazeller söyleyen Aynalı Dede ile karşılaşır. Râci ruh ve madde âlemi hakkındaki şüphelerinden kurtulmak için meselelerini bu meczuba anlatarak ondan yardım ister. Râci, ruh ve madde âlemi hakkında âlimlerden alamadığı açıklamaları bu meczuptan öğrenmeye çalışır. Onunla her gün görüşür. Yapılan her görüşmede hayalin derinliklerine doğru çıkılan bir yolculuk eserde bölümler halinde yer alır ve her bölümde Râci’nin bir şüphesi yok olur. Bu mânevî yolculuğu anlatan bölümler sırasıyla şunlardır:
Birinci Gün “Zirve-i Hîçî”. Râci birinci gün Nirvana’ya ulaşmak için kendisini Buddha’nın sarayında bulur. Fakat arzularını yok edemediği için bu zirveye ulaşamaz ve geri döndürülür. İkinci Gün “Yâ Nûr”. Zerdüşt’ün sarayında Ehrimen’le Hürmüz’ün mücadelesini seyrederek yeryüzünden kötülüğün kaldırılamayacağını anlar. Üçüncü Gün “Devr-i Dâim”. Devr-i Dâim şehrine giderek her şeyin başladığı yere döneceğini öğrenir. Dördüncü Gün “Meydân-ı İmtihân, Mecma-ı Ârifan”. Ârifler arasında yapılan bir imtihan vesilesiyle insanların hakikati görmelerinin ne kadar zor olduğunu anlar. Beşinci Gün “Sâha-i Azamet”. Anka kuşu ile binlerce âlem arasında bir yıl süren bir seyahatten sonra, bu sonsuz âlemlerin Allah’ın yüceliği karşısında bir hiç olduğunu anlar. Altıncı Gün “Kāf u Anka”. Kâinatta olup bitenleri anlamak maksadıyla sorulan “Bu kervan nereye gidiyor?” sorusunun cevabı olarak, “bütün mevcudatın eşsiz sırra, aşk nuruna doğru gittiğini, bu seyran ve bu devranın ezelî ve ebedî olduğunu” anlar. Yedinci Gün “Ummân-ı Azamet ve Girdâb-ı Kibriyâ”. İlâhî ilim karşısında insanoğlunun sahip olduğu ilmin bir nokta kadar olduğunu, hakiki ilmin ise Hakk’ı birlemekten ibaret bulunduğunu anlar. Sekizinci Gün “Muammâ-yı Ebedî”. Ruhun hakikatinin yoklukla varlığın tek şey olduğunu anlamadan bilinmeyeceğini, bunu ise ilimde derece sahibi olanlardan başkasının idrak edemeyeceği gerçeğini anlar. Dokuzuncu Gün “Mahfel-i Âzam”. Büyük peygamberlerle hakîmlerin toplandığı bir mecliste, hakiki saadetin ne olduğunu soran insanlığa, meclistekilerin her biri kendi düşüncesine göre cevaplar verirse de hakiki saadetin ancak Peygamberimizin eliyle kâinata dağıtıldığı hakikatini anlar. Bu mânevî seyahatlerden sonra artık her şey yeni mânalar kazanır. Sonunda Râci yokluk ile varlığın aynı şeyler olduğunu öğrenir. Sohbetlerin ardından Aynalı Dede de kaybolur.
“Manisa Tımarhanesi” adlı ikinci bölümde ise mürşidinin arkasından bütün Anadolu’yu gezen Râci’nin aklını kaybetmesi ve tımarhanede geçirdiği günler anlatılmaktadır. Nitekim Aynalı Dede de buraya düşmüş, ölürken Kur’ân-ı Kerîm ve kahve takımından ibaret olan servetini de Râci’ye bırakmıştır. Tımarhaneden, arkadaşı Sâmi’ye yazdığı mektuplarda olgunlaştığı, meselelerini hallettiği ve sakin bir ruh hâleti içine girdiği anlaşılan Râci, bir müddet sonra artık kendisine başvurulan bir mürşid haline gelmiştir.
Kitabın neşredildiği sırada materyalist felsefenin önde gelen taraftarlarından biri olan Bahâ Tevfik, “Bizde Felsefe” adlı makalesinde bilhassa A‘mâk-ı Hayâl’i kastederek Ahmed Hilmi’ye de hücum etmiş ve “Gençleri memnun edemeyen bir yol tuttu, ulûm-ı müsbete ve hakikiyye taharrîsi için açılmış taze dimağları, İblîs-i Behmen hikâyeleriyle, duvarlardan geçen, yedi kat semalara uçan perilere mahsus masallarla doldurmak istedi” şeklinde tenkit etmiştir.
A‘mâk-ı Hayâl, taşıdığı tez ve onu ifade bakımından başarılı kabul edilmekle birlikte roman tekniği açısından aynı şekilde değerli bulunmamaktadır. Yazarın Konfüçyüs, Buda, Zerdüşt, Eflâtun, Aristo gibi fikir tarihi bakımından önemli şahısları felsefî özelliklerine uygun olarak ele alması, Kaf dağı, anka kuşu gibi masal unsurlarını da başarıyla kullanması yeni bir deneme kabul edilebilir. Ancak bunlar da yeterince işlenmemiş unsurlar olarak kalmış ve geliştirilememiştir. Eserde kullanılan dil ilim diline yakın bir dildir. Bütün bunlara rağmen eserin devri için en önemli teknik özelliği, birinci şahıs ağzından kaleme alınmış olmasıdır denebilir.
 
Katılım
30 Ocak 2010
#3
Ynt: Şehbenderzâde Filibeli Ahmed Hilmi

Özellikle İslam Tarihi'ni çok severim. Üslup olarak harikadır. Kronolojik vakalar haricinde de bazı tartışmalı noktalara ayrıca önem vermiş.(Cemel vakası, Muaviye-Ali meselesi gibi) Dursun Gürlek Cemil Meriç'e bu kitabı okuduktan sonra Meriç "İşte İslam tarihi böyle yazılır" demiş. Zevkle okumuştum.
 

Konuyu şu anda okuyanlar : (Users: 1, Guests: 0)

Giriş yap