Senai Demirci

Katılım
26 Kas 2008
#1
Lâ tahzen…

Üzülme!
Üzülebiliyorsan bir kalbin var demektir. Kalpsizler üzül(e)mezler ki. Ne mutlu sana ki, üzülebiliyorsun. Dokunan var demek ki kalbine. Ya dokunulmasaydı kalbine. Ya hüznün gönül toprağını karmasına izin verilmeseydi. Demek ki gözden çıkarılmadın. Demek ki sen hâlâ bir umut tarlasısın.
Üzülme!
Üzülüyorsan, Biri var ki cılız varlığını düştüğü çamurdan kaldırmak istiyor. Onun için dokunuyor kalbine. Kıymetini bil ki, üzmeye değer görüyor seni. Hüzünlerin kalbinin toprağını allak bullak ediyorsa, sen ekilmeye layık bir topraksın demektir. Kaygıların vuruşuyla tuz buz oluyorsa taş katılığında büyüttüğün güvencelerin, yarılan göğsüne umut fidanları dikiliyor demektir.
Üzülme!
Yüzün yerde geziyorsan, ellerin boynuna sarılı ise, içini ısıtacak haberlerin mürekkebi damlıyor olmalı ömrünün defterine. Kar yağıyorsa güvendiğin dağlara, yarının ovalarında rengârenk çiçeklerin olacak demektir. Hırçın fırtınalar sarsıyorsa sevinçlerinin zirvesini, rüzgârlar dövüyorsa umudunun yamaçlarını, bir yüce dağsın sen demek ki, az bekle, eteğinden serin pınarlar akmaya başlayacak demek ki…
Üzülme!
Üzülüyorsan, şımaramazsın. Kibrin kirli tuzağına düşemezsin. Kendini beğenmişliğin çamuruna dolaşmaz ayakların. Uzak geçersin isyanlı yollardan. Heveslerinin ardı sıra düşüp nisyan uçurumlarının başına sürüklenmezsin. Seni Biri yakınlığına çağırıyor demek ki… Gözden çıkarmamış olmalı seni.
Üzülme!
Üzülüyorsan, bir kutlu teselli kapısının önünde bekletiliyorsun demektir. Gözlerini kaldır vefasız dünyanın eşiğinden. Gönlünün elinden çıkar sebeplerin boş avuntularını. Umudunu kes sahte doymalardan. Yüreğini küstür coşkulardan. Kapı açıldı açılıyor demektir.
Üzülme!
Üzülüyorsan, kaybedeceğin bir şeyler var demek ki… Kaybedeceği bir şeyi olanlar çoktan kazanmışlardır. Eline geçmeyenleri saymakla tüketme nefesini, elindekileri saymaya başla. Hepsini saysan bile, nefesini saymaya nefesin yetmeyecek demektir. Bak işte zenginsin.
Üzülme!
Seni bir “İşiten” var. Seni, senin kendini bile sevmenden önce O sevdi. Senin kendini bile bilmediğin unutuş kuyularından çekip çıkardı seni. Çektiğin acılara habire meşgul çalan telefonlar gibi kör ve sağır değil O. Yüreğinin her yangınına O yetişiyor. Ayrılıklarına ve sıkıntılarına metal soğukluğundaki plazalar gibi umursamaz değil O. Yitirdiklerinin hepsini sana iade edeceğine söz veriyor. Sevdalarına ve özlemlerine çok seçenekli sınav kâğıtları gibi tatsız ve tuzsuz formüller sunmuyor. Seni herkesten çok anlıyor, seni senin kendini düşündüğünden çok düşünüyor. Gözyaşlarınla imzalayasın istiyor yakarışlarını. Bir ebedî çerçevenin içinde, gösterişsiz bir kullukla fotoğraflamak istiyor seni. Dağılıp giden ömür kırıntılarının arasından sıcacık bir kardelen ümidi devşiresin istiyor. Keyfinin çatlak kabuklarının arasından sonsuz teselli pınarları akıtmak istiyor.
Üzülme!
Varlığının tenine çiziktir her hüzün. Varlığından haber verir üzüntün. Hatırlar mısın, bir zamanlar hatırlanmaya değer bir şey bile değildin. Hiç umursanmadan çöpe atılabilecek kirli bir su iken sen, yüzüne bir tek O baktı. Kimselerin arayıp sormadığı, önemseyip adını bir kenara yazmadığı o günlerde, Senin adını ilk O andı. Hatırını bildi. Seni yanına aldı. Hep yanında oldu. Sen seni unutup da başını yastığa koyduğunda bile, seni her defasında sabaha çıkardı. Sen Onu defalarca unuttun ama O seni asla unutmadı.
Üzülme!
O’nun en sevdiği kulu da yalnız kaldı. Taşlandı. Sürüldü. Yaralandı. Aç susuz kaldı. Yuvasına uzaktan göz yaşları içinde baktı. Mağarada yapayalnız ve korunmasızdı. Senin gibi üzülen yol arkadaşına sonsuz müjdeler veren tebessümüyle fısıldadı: “Lâ tahzen, innAllahe meânâ.”
Üzülme!
Kaldır yüzünü yerden. Omuzlarından sarsıp kendine getirmek istiyor seni Sevgili. “Rabbin sana küsmedi ki…” Gözlerinin içine içine bak sevdiklerinin. “Rabbin seni unutup yalnız bırakmadı ki…”

Senai Demirci
 
Katılım
26 Kas 2008
#2
Ah!-

Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
-Sahi mi? Yani, sayısız günahlar işlediğim halde, hiç günah işlememiş sayılacağım öyle mi?
-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
-Ciddi misiniz? Oysa, bana kalsaydı, ben kendimi bile bu kadar kolay affedemezdim. Dostlarımdan bile öyleleri var ki, bir hata ettim diye beni defterden sildiler. Artık görüşmüyorlar. Ben de çoğu arkadaşıma ilk hatasını görür görmez küstüm. Hiç hata etmemişler gibi davranmam çok zor onlara. Oysa siz...
-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
-Daha önce tövbe etmediğim günahlarım da var benim. Özür dilemeyi unuttuğum hatalarım var. Yanlış olduğu halde, yanlışlığını kabullenmediğim bir sürü yanlışım var.
-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
-Nasıl yani? İçimde azıcık bir pişmanlık olsa bile, özür dilemiş mi sayılıyorum? Dilime varmayan içimdeki “ah!”lar da tövbe diye mi kabul ediliyor. Yüzümün kızarması da… Öyle mi?
-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
-Ben... Şimdi.. Tövbe etsem... Olur mu ki? Yani, şimdi hatırladıklarım için özür dilesem hepsine tövbe mi etmiş olacağım? Hepsinden affedilebilir miyim sahiden?
-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
-Doğru ya, “hiç günah işlememiş gibi” diyorsunuz. Hiç günah işlememiş gibi olmak için hepsinin bağışlanmış olması gerekli. Hımm; anladım.Peki, ya yeniden günah işlersem? O zaman sözümden dönmüş olacağım. İyice günaha dalacağım. En iyisi, en sonunu beklemek özür dilemek için.
-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
-O günahtan da tövbe edebilirim yani.. Özür dilemek için her zaman fırsatım var demek! Ama neden bu cömertlik? Niye bu kadar bağışlayıcılık?
-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
-Sevildiğimi bileyim ha! Hata edebileceğim baştan biliniyordu ama yine de var edildim. Günah işleyeceğim belliydi ama yine de nefes veriliyor bana. Özür dilerim umuduyla.. Her sabah güneş, ben özür dilerim belki diye mi geliyor dünya ufkuna? Yeter ki, özür dileyecek içtenlikte olayım. Huzura geleyim. Günahsızlığıma güvenip huzurdan kaçmamdan ise, günah vesilesiyle de olsa huzura gelmemi iyi bir şey sayıyorsunuz. Boynumu bükmem, mahcup olmam, gözlerimin yaşarması bu kadar mı önemli sizin için? Günahsızlıktan bile önemli ha!
-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
-İçimde bir ateş bir ateş ki, hiç sormayın! Yanıyor, yakıyor. Yanıyor, yakıyor. Söner mi, dersiniz?
-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
-Hiç günah işlememeye içten niyetlenirsem olur öyle mi? Ama şaşırırsam başka.. Unutsam da yeni imkanlar var önümde. Kredim bitmiyor hemen. Yeter ki o içtenliği bir an hissedeyim. Yani, hiç günahsız bir bebek gibi, hiç hatasız bir dost gibi tatlı bir mahcubiyetle yaşamamı istiyorsunuz. Beyaz bir sayfayı hiç kirletmeme ihtimamını kuşanayım yeter; öyle mi?
-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.”
-Özür diliyorum Rabbim... Bin özür; milyonlar özür... Çok utanıyorum; çok mahcubum. çok, çok... N’olur, affet beni, affettiğini bildir. Affedildiğimi hissedeyim. Söz veriyorum (veriyorum mu ki?) bir daha asla! Bir daha asla, bir daha asla, bir daha asla, bir daha asla...
-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
-Hiç günah işlememiş gibi mi gerçekten... Yani, günah işleyip de affedilmiş bile değil. Sanki hiç işlememiş gibi! Hiç! Hiç! Hiiççç! Affedildim mi şimdi? Yeni baştan adam sayılıyorum ha! Sıfırdan başlıyorum demek!
-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
-Hatalarım hiç yüzüme vurulmayacak demek! Hatırlatılmayacak bana. Unutturulacak. Hatırlayıp da utanmayayım diye. Hatırladığım olursa da, içimdeki sızıyla bir daha özür dileyeyim diye. Defterimden de silinecek, hafızamdan da. Hatta, affedildiğimi bile hatırlamayacağım. Ne güzel bir bağışlama bu. Bağışlayan bağışladığını bağışladığına fark ettirmiyor bile.
-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
-Hiç günahsızlar nasıl yaşarsa, öyle mi yaşamam gerekiyor bundan böyle?
-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
-Efendim?
-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
-Sesiniz, sesiniz, ne güzel sizin! Bir daha söyleseniz! Bir daha! Sözünüzden de güzel sesiniz. Müjdenizden bile tatlı söyleyişiniz. N’olur, bi’daha konuşsanız!
-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
-Yüreğime su serptiniz! Ne kadar serinledim bir bilseniz.
-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
-Efendim, siz ne güzel müjdecisiniz! Fakiri sevindirdiniz.
-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.”
-Efendim, Siz.. Siz.. Siz... Siz... Siz... Ne güzel elçisiniz! Niye buraya kadar zahmet ettiniz? Ah!
 
Katılım
26 Kas 2008
#3
"en güzel uyku" dünyadan uyanmaktır...



En güzel uyku, ashab-ı kehfin uykusudur. Öyle ya, uyandıklarında, uyuduklarından daha farklı ve daha güzel bir dünyaya uyandılar. Uyandıklarında, zalimlerin kahrolup öldüğünü gördüler. Uyandıklarında, şikayetçi oldukları küfür ve gafletin dağılıp yok olduğunu fark ettiler. Uyandıklarında, sayıca az da olsalar direnmelerinin ezici çoğunluğun zulmünü önlediğine tanık oldular. Uyandıklarında, cılız da olsa direnerek, varlığın toprağına attıkları gerçek tohumunun çiçek çiçek bahar a durduğunu bildiler. Paraları geçersizdi sadece, önemsemediler. Mevki ve makamlarını terk edip, uykunun aczine teslim oldular, zamanın lehlerine işlediğini fark ettiler. Bak ki, sen de her sabah, uyuduğundan farklı ve güzel bir dünyaya açıyorsun gözlerini. Uyandığında, seni kıyama durmaktan alı koyan yorgunluğunun dağılıp gittiğini gördün. Uyandığında, kalbini yaralayan, aklını iğdiş eden dünyalık telaşların bir göz kapağının ardında dur/ul/duğunu fark ettin. Uyandığında, tek bir secdenin bile yeryüzü ve üzerindekilerden daha kıymetli olduğunu bildiğin sabah namazı seccadesinin yanı başında buldun bedenini. Uyandığında, tek bir “Allah” deyişle ebedi saraylar inşa edebileceğin kutlu bir vaktin , seherin, kucağında buldun kendini. Uyandığında, unuttuğun bedenin, göz ardı ettiğin varlığın uyandığında yine yeniden sana verildi. Unutulmuşluğun kuyusunda unuttuğun, unuttuğunu bile unuttuğun, uyanmasan da uyanman gerektiğini bile bilmediğin o gidişten, gözleri de gönlü de açılmış biri olarak döndün. Uyuduğuna değmiş değil mi?
 
Katılım
26 Kas 2008
#4
O an!

Gözlerimi açtım. Yapışkan göz kapaklarının ardında uyuşuk bir bedenin içinde buldum kendimi. Gün doğmuştu. Sabahın tazeliği kaybolmuştu. Seher vaktinin çiğleri kurumuştu. Fecrin cıvıltıları susmuş, şehir homurtuları başlamıştı. Güneş benden önce uyanmıştı.
Nasıl da imrenirim böylesi vakitlerde, güneşin henüz doğmadığı yerlerde olanlara. Şimdiki pişmanlığımı alıp yanıma, Atlas Okyanusu’nun ucunda bir ıssız adaya atmak isterdim kendimi. Henüz güneşin doğmadığı o yerde, heyecanla sabah namazı vaktini bekleyenlerden olmak için neler vermezdim. Şimdi haritanın o yerinde olmakla, öylesine tatlı bir bekleyişin kahramanı olacaktım ki.. Öylesine kârlı bir secdenin eşiğinde duracaktım ki.. Öylesine derin bir huzurun eşiğine baş koyacaktım ki…
Kaçırdım. Bir daha yetişemeyeceğim kadar uzakta artık bugünün seher vakti. Hüsran.. “Göçtü kervan, kaldık dağlar başında…” Sofra kaldırıldı. Dostlar dağıldı. Kutlu alışveriş tezgâhı toplandı. Gül tazeliğini yitirdi. Kuşlar lâl oldu. Bir daha içinde var olamayacağım o vaktin. Asla o vaktin secde edeni olamayacağım. Herkesi uykuda bırakıp alnını sonsuz bir uyanıklıkla secdeye koyanlara eşlik edenlerden sayılmayacağım. O vaktin uyanığı yazılmayacağım ebediyen. Geç kaldım. Sanki şimdi vaktin sahtesine kaldım. Sanki varlığın kucağından kovuldum. Üvey oğluyum vaktin.
Sığlaşıyor her şey. Kazaya uğruyor namaz. Secde uzağında kalıyor alnımın. Seccadem beni tanımıyor gibi. Gövdemin değdiği yerler soğuk. Çırpındıkça yanan bir pervane gibi yüreğim. Coştukça kül oluyor. Yakınlık vaad etmiyor hiçbir köşe.
Bir yanım ağlıyorken, diğer yanım susturmaya çalışıyor. Bir yanım kanarken, diğeri kabuk bağlıyor. Savunmam hazır: “Bir sabahı kaçırmaktan ne çıkar? Nasılsa, dün kaçırmamıştın. Önceki gün de. Bu sabah olmadıysa, yarın sabah var.. Üzülecek ne var!” Ama “hayatımın olayı bu” diyor içimden daha cılız bir ses. “Ya şimdi ya hiç…”
“Şimdi” o kadar sahici ki, “sonralar” da “önceler” de hiçe iniyor onun sahiciliği karşısında. Şimdi diye bildiğim dünün kopyası değil. Şimdi diye yaşadığım yarının gölgesi, müsveddesi, denemesi değil. Bana “bugün”ümü veren, hiç yoktan veriyor. Hiç ummadığım halde veriyor. Hiç hak etmediğim halde hediye ediyor. “Bugün dünkü nefeslerinin kopyasıyla idare et!” demiyor. “Bugünlük kalbini durduruyorum, dün ve önceki günler çalıştırdığım yeter!” demiyor. Bugün, yine ama yeniden çalışıyor kalbim. Kanım terütaze bir heyecanla dolanıyor. “Yarın nasılsa sana rızık vereceğim, bugünkü suyunu, ekmeğini, nefesini yarına erteliyorum. Bana biraz vade tanı.” demiyor. “Günlerce baktın gözlerinle, bugün de görmesen ne çıkar!” sıradanlığıyla muhatap olmuyor bana. Bugün de ilk defa görüyorum. Dün de ilk defa gördüm. Yarın da ilk defa görüyor olacağım.
Bugün dudağım orijinal. Dünkü dudağın noter tasdikli fotokopisi ile konuşmuyorum. Bugün yüzüm tap taze. Yarın da yüzüm olacak nasılsa diye, yüzümü aynalardan sakınmaya kalkmıyorum. Bugün sözüm yine bi’tane. İlk defa konuşuyorum. Bugün parmaklarım olması gereken yerde. Eskiz değil parmak uçlarım. Deneme yanılma ile ayar ediyor değilim sözlerimi. Eğreti değil saçlarım. İlk defa olurcasına taze. Bir defalığına olurcasına sıra dışı. Bir daha hiç gelmeyecekmiş gibi-ki gelmeyecek-olağanüstü ve özenli. Hep yine. Hep yeni. Hep yeniden.

Göğün altında biricik varlığım. Her an, el üstünde tutuluyorum. Her an, özenilmiş bir varlığın göğsüne ağırlanıyorum. Her saat başı başköşeye oturtuluyorum. Yedekte bekletilmiyorum. Asil ve özgün nefesler alıp veriyorum.
Şimdi kaçırdığım, sabahlardan bir sabah değil, hayatımın biricik sabahı. Bir daha gelmeyecek. Bir daha gidilmeyecek. Bir daha tekrarlanmayacak. Gelirse ve gidebilirsem, bir başka sabahım daha olacak belki. İçinde sonsuz teşekkürle duracağım taze bir sabah. Eşiğine tanımsız bir minnetle baş koyacağım yeni bir sabah. “Bir sabah daha” değil, sadece “bir sabah..” Biricik sabah… Bi’tane sabah…
Hiç kimseye, hiçbir şeye “bir daha” muhatap olmayacağını bilerek, bir kereliğine muhatap olanlara ne mutlu. Varlığın orijinal. Yüzün orijinal. Sözün orijinal. Bakışın orijinal. Sadece bir kere. Ne daha önce oldu böylesi, ne de daha sonra tekrarlanacak. Bir kere varsın. Bir daha olamayacaksın şimdinin içinde..
Öyleyse özen borçluyum secdeye. Öyleyse, özen borçluyum sevdiklerime. Öyleyse, özen borçluyum kendime. Sadece bir kereliğine..
 
Katılım
26 Kas 2008
#5
Bir...


Biri iste; başkaları istemeye değmiyor. Başkaları istemezken seni, önce O istedi. Yolunu bekleyen yokken, hiç ummadığın bu varlığı isteyeceğini bildi. Seni yoklar arasından seçti ve istedi. Yokluğunun derdinde değilken başkaları, varlığını O önemsedi. Sen şimdi, başkasını istesen bile, başkası seni istemiyor. Yüzü seni istiyormuş gibi görünse de, özü sana sessizce veda ediyor. Elinde olsa da, elinde kalmıyor. Yanında olsa bile, sana vefa göstermiyor. İstediğin kadar seninle kalmıyor. İstediğince sana yâr olmuyor. İstediğin yere gelmiyor. Sürekli eskiyor, eksiliyor. Arkasını dönüp gidiyor. Yanına kâr kalmıyor.

Biri çağır; başkaları imdada gelmiyor. Sen kendi sesine bile yabancı ve sağırdın. Sesinin yutulduğu, sözünün boğulduğu o unutulmuşluktan seni O aldı. Kendi sesin bile erişemezdi kulağına. Herkesin sana sağır olduğu yerde, yokluğuna ağlayışına, eksikliğine yanışına kulak veren O oldu. Ağlayanın bile olamazdı yoksa. Eksikliğin kimsenin derdi olmazdı asla. Sevdiklerinin çağırdığı yerde hiç olmasaydın, seni şimdi hiç çağıran olmayacaktı. Adını anmayışlarına bile aldırmayacaklardı. Sessizliğini kocaman bir imdat çığlığı olarak duyan ilk O oldu. Seni çağırmasını bile bilmeyecekleri niye çağırıp durursun? Her çağırdığın yere gelemeyecekler için nasıl da çığlık çığlığa koşturuyorsun. Başka çağırdıkların sana çare olmuyor. Kalbinin sesini duymuyor. Yaralarını görmüyor. Hüzünlerinin yanağına serinlik sunmuyor.

Biri talep et; başkaları lâyık değiller. Kimselere lâzım olmadığın zamanlarda, varlığını lüzumlu gören yalnız O oldu. Kimselerin seni beklemediği odalarda, seni bekleyen, senden vazgeçmeyen bir O oldu. “Olsan da bir, olmasan da bir” sanıldığın dönemlerde, başkalarının gözünde hiç değerin olmadı. Yokluğun dipsiz kuyularından elinden tutup çekecek başka kimse yoktu. Unutuşun karanlık odalarında yüzüne bakıp seni var etmeye değer gören yalnız O oldu. Sen O’nu talep etmeden, O seni talep etti. Kendi yokluğunu kendinin bile dert edinmediği sonsuz s/ağırlıktaki betonların altında seni bir O buldu. Arayanının bile olmadığı talihsiz bir kayıptın sen, seni hiç olduğun yerden aldı, aranılır kıldı. Var olmaya değer olduğun konusunda hep ısrarcı oldu. Seni her an yeni baştan var etti. Her sabah yeni bir beden içinde uyandırdı. Başkaları seni gözden çıkardı ama O hiç çıkarmadı.
Biri gör; başkaları her vakit görünmüyorlar, zeval perdesinde saklanıyorlar. Sen seni O seni gördü diye gördün. Senin kendini görmen bile O’nun seni görmesinden sonra oldu. O seni görmek için görünür olmanı bile şart koşmadı. Hesaplarda yoktun. Ortalıkta gözükmüyordun. Görünmeye değer değildin. Görmeye mecalin zaten yoktu.. Başkaları yokluğunu göremezdi ki yokluğuna acısın da seni gözdesi eylesin. Başkaları eksikliğini hesaplayamazdı ki, varlığınla bir şeylerin tamamlanacağına inansın. Sen görmeye istekli değilken, görmek istediğini gördü. Sen kendi körlüğüne bile kör iken sana gören gözler verdi, görmeye değer güzellikleri hazır etti. Yoksa başkaları ne seni görürdü ne sana görünür olurdu. Başkaları görmeye değer bulmadı seni. Öyleyse, sen onları niye görmeye değer bulasın? Başkalarının gözünden düşeceksin nasılsa, onların gözüne girip de n’edeceksin? Başkalarının teveccühlerinin başköşesinde yer kapmak hatırına O’nun seni görmek istediği yerlerden kaçtın. Seni umursamayan gözlerde, aradığın merhameti bulamayacaksın. Boş yere yorulma. Mahzun ve yalnız bir gözyaşı gibi düş dünyanın gözünden…

Biri bil; marifetine yardım etmeyen başka bilmekler faydasızdır. Sen kendi yokluğunu bilmezdin, senin yokluğunu bir O bildi. Sen kendini bilmediğini bilmezdin, senin kendini bilmediğini de O bildi. Seni yoklukta buldu. Kendini bilir eyledi. “Ben” diye/bilmene izin verdi. Sen her gece kendini sensiz bıraktın, unuttun uykularda bedenini; ama O seni unutmadı, O’nsuz bırakmadı, göz yummadı varlığına. Yokluğunu hesaba katamazdı başkaları, bir O hesapladı sevdiklerinin gözlerinde olacak o korkunç boşluğu. Varlığını yokluğuna tercih etti. Yoklar arasında bildi seni. Başkaları bilse de seni, en fazla bir ölü listeye yazarlar adını. En fazla bir soğuk taşa kazırlar hatırını. Unuturlar seni. Önce unutmayacaklarına inanırlar. Sonra unuttuklarına utanırlar. Sonunda unuttuklarını da unuturlar.

Biri söyle; Ona ait olmayan sözler lüzumsuz sayılabilir. Nefesine bir O’nun adı yakışır. Sesin bir O’nu anmaya değer. Sözün bir O’nun hatırına yaşar. Başkaları ölüdür, diri nefeslerine değmez. Başkaları unutur, sımsıcak sesini harcamaya gelmez. Başkaları hatır bilmez, söz etmeye değmez. Hu…
 
Katılım
26 Kas 2008
#6
Ynt: Senai Demirci

“Niye ben?”

“Neden benim başıma geldi?” Bir tek musibet anında seslendiririz bu yakıcı soruyu. “Niye ben?” Hep başkalarına olurdu böylesi şeyler. Öyle olmasına öylesine alışmışızdır ki… Benim değil, “öteki”lerin başına gelir kaza. En fazla bir istatistik rakamı kadar önemsediğimiz uzak yabancılar eksilir hayattan. “Ben” dediğimiz dokunulmazdır. “Ben” öyle sıradan değil(im)dir. Olağan bir kaza haberinin o hep bildik “ölü sayısı” arasına sıkışmış sıradan bir rakam olamam “ben”. Başkası da olabilmesi ihtimali altı milyar kez yüksek iken, niye “ben”im o “biri”?
“Başka bir sürü yerde olabilecekken niye ille de burada çıktı bu yangın?” “Başka milyonlarca insan varken, niye sadece beni seçti bu kurşun?” “Başka sayısız saatler, dakikalar dururken, nasıl oldu da bu ana denk geldi kaza?” “Başka bir dolu seferde olabilecekken, niye bu sefer oldu bu arıza?”
Tuhaf bir yalnızlık içinde buluyor kendini insan başına o “şey” geldiğinde. Etraftaki olağan sesler düşmanlaşıyor, yabancılaşıyor. Araba uğultusu, yağmur şıpırtısı, cep telefonu sesi dalga geçercesine yalayıp geçiyor seni. Sen derin acılar içindeyken, hiçbir şey olmamış gibi yürüyen, kaygısızca konuşan, her günkü gibi koşturan insanlara gücenik bir edayla bakıyorsun: “Nasıl da rahat olabiliyorsunuz böyle? Aşk olsun!” Her şey ve herkes “başka”laşıyor o anda. Yarın senin cenazen olacak, sen eksileceksin sıcacık yuvandan, yavruların “Baba!” dediğinde ömür boyu cevap alamayacak. Ama büyütmeye gerek yok! Sen sadece bir “başkası” dahasın başkalarının gözünde. Bir “başkası”nın daha cenazesini göz ucuyla seyredecek başkaları. Sen uykusuz bir gecenin koynunda, bir yaprak gibi titrerken, başkalarına göre bir “başkası” olan sen sıradan acılardan bir acı yaşıyor olacaksın. Uyuyacak milyonlarcası. Sen ve yakınların gazetelerin üçüncü sayfasında kanlı bir habere konu olmuşken, başkaları katlayıp bir kenara bırakacaklar senin haberini. Başkalarının es geçtiği kadar lüzumsuz bir yer mi işgal ediyorsun ki yeryüzünde? Başkalarının hiç üzülmeyeceği kadar, hiç eksikliğini hissetmeyeceği kadar yersiz bir yerin mi vardı âlemde?
Bak işte, ölen “ben” de olsa, “ölenle ölünmüyor”muş. Hayat devam ediyor “ben”siz. Olmasan da oluyormuş meğer. Ne kadar dayanılmaz bir acı! Ne kadar ağır bir hakaret! “Olsa da bir olmasa da bir”mişim meğer. Ne kadar da aşağılandığını düşünüyor insan! Aslında o aşağılanmaya verdiğimiz tepkidir o soru: “Neden başkası değil de ben?” Daha açıkçası: “Niye ben seçildim?” “Ne isteniyor benden?” “Hak etmedim ben bu ‘ceza’yı!”
Hadi itiraf edelim: Kadere hesap soruyoruz. Yazgının iki yakasından çekiştiriyoruz. Hadi bir itiraf daha: Asıl derdimiz “kader”i takdir edenledir. Yani Yaradan’la karşı karşıya gelir aklımız. “Ben”i Vareden’e keseriz faturayı. Kafa tutarız. Dokunulmazlığımızın ihlaline isyan ederiz. “Ne istedin benden?” “Benim ne suçum vardı ki?”
Ne garip! Olumsuzlukların hesabı kaderden sorulur. “Ben” kendi ellerimle suç işlerim, hapse düşerim ama “kader mahkûmu” oluveririm. Ayağım kayar, günaha bulaşırım ama “n’edersin kaderime yazılmış” deyiverir, sıyrılırım. Şampiyonluğunu, birinciliğini, galibiyetini kadere “mahkûm” eden pek çıkmaz. Sevaplarını, iyiliklerini, biriktirdiklerini, başarılarını “kader”in hesabına yazdıran olmaz.
İyiliklerimiz kadere rağmendir sanki. Başarı, yazgıya başkaldırıdır. Başarılıysam “Niye ben?” sorusunu sormama gerek yok. Birinci olduysam, “Niye benim başıma geldi?” diye sızlanmak yok. “Başkaları”nın kazalarını hayatta kalmış biri olarak seyrediyorken, “Niye ben hayatta kaldım?” diye hesap sormak yok.
Değil mi?
Farkında değilim ama… Ben bana “ben” diyebiliyorsam, ne anlaşılmaz bir ayrıcalık içimdeyim! “Ben”i bir “başkası” da olabilecekken “ben” diye seçip Vareden’e hiç minnet duygum olmayacak mı? Pekâlâ başkaları içinde sıradan biri olabilirdim. Pekâlâ başkalarının “başkası” diye bile bilmediği, hiç hatırlanmayan, hatırlanmaya bile değmeyen bir “yok” olabilirdim. “Yok” olduğunun bile farkında olunmayan bir “şey”dir “yok”luk… Ben “ben” olmasaydım, niye ben olamadım diye hesap sorabilir miydim? “Ben” olmayışıma yanabilir miydim?
Ama hayret! “Ben” varım, var edilmişim. Varlığım yokluğuma “ben”den habersiz tercih edilmiş. Kimseler hatırımı saymazken, beni aramazken, eksikliğimi dert edinmezken, varlık sahasına çıkarılmışım, hatırım sayılmış, el üstünde tutulmuşum. Ben bile “ben” olmayı hesap edemezken, “ben” diyebileceğim bir insan olarak var edilmişim.
Hiç beklemediğim, hiç ummadığım bir iyilikti bu! Aynada yüzüme bakıyorum, kimsenin yüzüne benzemiyor. Meğer “biricik”mişim ben. “Bitane”ymişim beni “ben” olarak seçenin nazarında. Nasıl oluyor da, ben bana “ben” diyebiliyorum? Ya, ben bana “ben” diyemeyenlerden olsaydım? “Sen” diye hitap edilmeyi hak etmemiş olsaydım? Öyle olsaydı, hiç aşağılanmış hissedecek miydim? Kadere hesap sorabilecek yetkide görebilecek miydim kendimi?
“Niye ben?” diye kaybettiğimin hesabını sorabiliyorsam, hiç hesapsız kazandığım “ben” sayesinde sorabiliyorum… Ne garip? Hiç yoktan kazandığım “ben”imle kazanamadıklarımın da hakkım olduğunu düşünmeye başlamışım. Tuhaflığa bakın ki, borç aldığım “ben”imle kendimi alacaklı sayıyorum.
Asıl sürprizi görmüyorum: “Ben” bana sürprizim. Hiç ummamıştım “ben” diye/bilineceğimi… Hiç beklemiyordum “ben” diyebilenler arasına seçileceğimi… Ben beni “ben” bilmeseydim, ben “ben” olamayışıma ağlayabilecek miydim?
Ben şimdi burada soruyorum kendime:
“Niye ben?”
 
Katılım
19 May 2008
#7
Ynt: Senai Demirci

"Aynaya baktığında kimi görüyorsun?"



Bütün zamanların en aptalca sorusunu soruyorum dostuma: "Aynaya baktığında kimi görüyorsun?" Sorunun cevabını vermeye kalkmak daha da aptalca olmalı ki, cevap vermeye yanaşmıyor. Dudak büküp, omuz silkerek, "Elbette ki kendimi..." diyor."Beni görecek değilsin ya!" diye teselli ediyorum.
"Aynada gördüğünü 'Bu benim işte!' diye tanıyorsan, bunun hiç hesap etmediğin bir bedeli var" diye ekliyorum. Yeniden omuz silkiyor, dudak büküyor. Şaşkın ama umutsuz bir ifade beliriyor yüzünde: "Nasıl yani?"

"Aynaya bakabiliyorsan, 'aynaya bakabilen birisi' olarak varsın demektir. Unutmuş olabilirsin. Buraya, o aynanın karşısına kolay gelmedin. Hatırlatayım. Doğum gününden sadece bir yıl önce aynada görünen bir insan olmak gibi bir beklentin yoktu. Yıllar sonra aynada kendine bakıp 'Bu benim işte!' diyebilmeyi tasarlamış değildin. Üstelik, o sıralar kimseler tarafından var olman beklenmiyordu. Hele de insan olman hiç umulmuyordu. Adın zaten anılmıyordu. Kayda değer bir şey değildin."

"..."

"Bir bak, nereden nereye gelmişsin? Bugün, önüne ayna koyabilen, aynaya baktığında kendini 'insan' olarak tanıyabilen bir insansın. Üstelik yıllardır bu böyle.. Alışmış olabilirsin kendini aynada görmeye. Ama.. Hiç umulmadık bir sonuçla karşı karşıyasın şu anda. Hiç beklenmedik bir zafer bu. Sürprizsin sen sana. Herkesin seni unuttuğu o karanlıkta Biri seni andığı için buradasın. 'Olsan da bir olmasan da bir'din aslında. Hiç doğmasaydın, şimdi arayıp sormayacaktık bile seni. Yokluğuna yanmayacaktık. Aramızda olmayışına üzülemeyecektik. Bir zamanlar, yokluğun varlığına tercih edilebilirdi. Bak şu işe, tam tersi olmuş! Varlığın yokluğuna tercih edilmiş. Hayret! Çok şaşırmalısın, aynada kendini görebildiğine..."

"Sahi ya, hiç düşünmemiştim..."

"Dur, daha bitmedi. Aynada kendi yüzünü değil de, herkesin yüzü gibi bir yüz görebilirdin. Yani gözleri, kaşları, kirpikleri, burnu, ağzı, yanakları, çenesi, dudakları, kulakları ve saçlarıyla robotlar gibi 'prefabrik' bir yüze sahip olabilirdin. Sen yüzüne baktığında herkesin yüzünü görüyor olabilirdin. Herkes yüzüne baktığında senin yüzünü görüyor olabilirdi. Çok özenle yapılmış, çok pahalı araçlar gibi seri numaralarıyla başkalarından ayrılıyor olabilirdin. Yüzün sana 'özel' olmayabilirdi. Çok 'genel' bir yüz şablonu içinde 'sıradan' biri olabilirdin. Oysa, aynaya baktığında 'özel' birini görüyorsun. Kendini! Sana bu özel yüzü veren diyor ki, 'benim güzel kulum, bak seni ne kadar da özel yarattım. Seni kimselere benzetmedim. Kimseleri de sana benzetmem. Bu yüzü senin için sakladım, sadece sana verdim.' Duyabiliyor musun?"

"Aynaya bakınca kendim diye/bildiğim birini görüyorum. Doğru..."

"Sen herkes gibi 'sıradan' bir yüze sahip olsaydın, kimseler seni tanımayacaktı. Seni sevenler herkesi sever gibi sevecekti seni. Sen kimseye âşık olamayacaktın. Herkesin yüzü aynı çünkü. Seni kimse özlemeyecekti. Herkesinki gibi yüzün çünkü. Kimse gidişine de gelişine de aldırış etmeyecekti. Çünkü her yerde senin gibiler olacaktı. Belki de hiç sevmediğim bir katilin yüzüyle karşılaşacaktın aynaya her baktığında. Hepten nefret ettiğin bir zalimin saçlarını tarıyor olacaktın her defasında. Sen zannedilen insanların her yaptığından utanacaktın. Yerin dibine girecektin suçlular ekrana çıktığında. Ne itibarın kalacaktı ne şöhretin. Dahası, her aşamada kimliğini ispatlamak zorunda kalacaktın. 'Yo, yo, o ben değilim!' diye polisten kaçtığını düşünsene. 'Hayır, vallahi o iğrenç işi yapacak biri değilim!' diye yalvardığını hayal etsene en sevdiklerine bile."

"... Ne diyeceğimi bilemiyorum. Acaba barkodlarla mı gezerdik her yerde? Eşimize her akşam seri numaramı göstermek zorunda mı kalırdım?"

"Doğrusu, bu kadarını hayal edemiyorum ama.. Sen yine de benim sorumu bir kez daha cevapla..."

Soruyorum: "Aynaya baktığında kimi görüyorsun?"

"Kendimi görüyorum, çok şükür..."

Omuz silkmek yerine derin bir nefes alıyor bu defa. Dudak bükmektense derin bir minnettarlıkla konuşuyor.
 
Katılım
19 May 2008
#8
Ynt: Senai Demirci

Kırık Cam Teorisi


Yıllar öncesi. Öğrenciyim. Hava sıcak ve yorgunum. Az sonra bineceğim otobüste de oturamayacağım kesin. Bari beklerken dinlenebilirdim. Duraktaki banka oturmaya niyetlendim. Ama garip ki, benden önce oturanlar oturak yerine ayaklarını koymuşlar, bankın arkalığını da oturmak için kullanmışlardı.
Gençler öyle otururdu o zamanlar. (Herkes gibi otururlarsa, yaşlı sanılmaktan mı korkarlardı?) "Böyle gelmiş, böyle gider"di. Ben de onlar gibi oturmak zorunda kaldım. Ayakkabılarımı oturak yerine koydum, koltuğun arkalığının daracık ucuna yerleştim. Çok geçmedi ki banka benim gibi oturamayacak yaşlı teyze, benden önce banka benim gibi oturan gençlerin hepsinin hesabını bana sordu. İyice bir fırça yedim. Ben o azarı hak etmemiştim ama o haklıydı. Sustum.

Meğer ben o koltuğa oturmadan yıllar önce, ABD'de bir araştırmacı, o teyzeye karşı yaşadığım acı mahcubiyetin hesabını yapmışmış. Şimdi haberim oldu. "Kırık Cam Teorisi" hesabıymış bu.

Anlatıldığı kadarıyla: "Kırık Cam Teorisi" ABD'li suç psikoloğu Philip Zimbardo'nun 1969'da yaptığı bir deneyden ilham alınarak geliştirilmiş. Zimbardo, suç oranının yüksek olduğu, yoksul Bronx ve daha yüksek yaşam standardına sahip Palo Alto bölgelerine birer 1959 model otomobil bıraktı. Araçların plakası yoktu, kaputları aralıktı. Ve olup bitenleri izledi. Bronx'taki otomobil üç gün içinde baştan aşağıya yağmalandı. Diğerine ise bir hafta boyunca kimse dokunmadı. Ardından Zimbardo ve iki öğrencisi 'sağ kalan' otomobilin yanına gidip çekiçle kelebek camını kırdı. Daha ilk darbe indirilmişti ki çevredeki insanlar (zengin beyazlar) da olaya dahil oldu. Birkaç dakika sonra o otomobil de kullanılmaz hale gelmişti. "Demek ki" diyordu Zimbardo, "ilk camın kırılmasına ya da çevreyi kirleten ilk duvar yazısına izin vermemek gerek. Aksi halde kötü gidişatı engelleyemeyiz."

Şimdi niye o banka öyle oturduğumu anladım. Ve benim olmayan suça nasıl da kolayca katılabildiğime, hatta onu çoğalttığıma şaşırmadım. Ayrıca benden önceki suçların hepsinin hesabının bana sorulmuş olması da gerekiyormuş.

"Kırık Cam Teorisi"nin takipçileri bakın ne diyor: "Metruk bir bina düşünün. Binanın camlarından biri bile kırık olsa, o camı hemen tamir ettirmezseniz, çok kısa sürede, oradan geçen herkes bir taş atıp, binanın tüm camlarını kırar. Ben ilk cam kırıldığında hemen tamir ettirdim. Bir elektrik direğinin dibine ya da bir binanın köşesine, biri bir torba çöp bıraksın. O çöpü hemen oradan kaldırmazsanız, her geçen, çöpünü oraya bırakır ve çok kısa bir sürede dağlar gibi çöp birikir. Ben ilk konan çöp torbasını kaldırttım."

Bunları niye mi anlattım? Kalbimizde ucundan kıyısından kırılmış camlar taşıyoruz sürekli... Ruhumuzun başköşelerine ilk başta önemsiz gözüken, laf etmeye değmez çöpler bırakıyoruz her gün. Küçük küçük günahlar, minik minik hatalar camı kırık araba gibi diğerlerini de camları kırmaya, kapıları çerçeveleri indirmeye teşvik ediyor. Pişmanlığımızı fırsat bilip ortadan kaldıracak kadar ciddiye almadığımız "çöpler"imiz, sürçmelerimiz, kötülüklerimiz, ayıplarımız, kokuşmuş çöp dağlarına, kötülük yığınlarına kapı aralıyor. "Böyle gelmişse, böyle gider" diye kendi kendimizi ağır veballer altında ezdirdikçe ezdiriyoruz.

Kırık camın oradaki varlığı, diğer camların da kırılabileceğine dair bir haklılık üretir içimizde. Çöpün bizden önce oraya atılmış olması, oraya çöp atmanın bir alışkanlık olduğunu söyler bize. Çok geçmeden biz de o alışkanlığa alışır, alışık olunanı yapmakta haklı görürüz kendimizi. Cam ilk kırıldığında hafife alırsak, ağırlaşır cam kırıkları. Çöp ilk atıldığında umursamazsak, umursamazlığımız bir çöp dağını besler.

Tam da "hafife almakla" açılan, "umursamazlıkla" genişleyen bir "yol(suzluk)"u tarif eden sûre'nin (Mutaffifîn) berceste ayetinin konusudur "cam kırıkları teorisi": "Yapmaya alıştıkları kötü işler, gitgide kalplerini paslandırdı." (Mutaffifîn, 83/14).

Bir de aynı ayeti yorumlayan Efendimiz'in [asm] küçümseyerek/hafife alarak ilerlediğimiz yol(suzluk)u tarif edişine kulak verelim: "İnsan bir günah işler ve onu tevbe ile silmezse, kalbinde bir leke olarak kalır. Eğer tevbe ederse kalbi yine parlar. İkinci bir günah işlediğinde ise o leke büyür. Ve kalb günah işleye işleye öyle bir kararır ki, bütün kalbi ele geçirir."

Bu yüzden galiba... "Günah insanı kâfir yapmaz ama istiğfarsızlık küfre götürebilir" imasında bulunur Said Nursî. "Her günahta küfre giden bir yol var"sa, ilk "cam kırığını" onarmamaktandır bu. Masum görünen her hata, her günaha yaklaşış, bir büyük günaha doğru sürüklüyorsa bizi, ilk atılan çöpü kaldırmamaktandır bu.

İlk cam kırığını görür görmez, "Estağfirullah!" İlk çöp torbasının kokusunu alır almaz, "tövbe ya Rabbi!"

Hazır mıyız?
 
Katılım
19 May 2008
#9
Ynt: Senai Demirci

Düşün içine düşmektir asıl düşüş...

"Yapraklar düşmede bilinmez nerden/ Gökkubbede uzak bahçeler bozulmuş sanki/ Yapraklar düşmede gönülsüz/Ve geceler ağır dünyamız kopmuş gibi yıldızlardan/ Kaymada yalnızlığa Hepimiz düşmedeyiz, şu gördüğün el düşüyor /Nereye baksan hep o düşüş /Ama biri var ki bu düşenleri tutuyor yumuşak ve sonsuz."
Rilke'nin düşlerimizi bir tatlı dürtüşle yırtan "Güz" şiiri son yirmi yıllık ömrümün kulağında küpe olarak yankılanır. Beni bu düşüşe bırakan tutmak için düşürmektedir elbette. Düştüğüm yerden beni kaldırmak O'na düşer. Yeter ki düştüğümü bileyim. Yeter ki düşmediğimi sandığım bir düşe düşmüş olmayayım.

Görmüyor musun? "Nereye baksan o düşüş..." En çok da bizi yerden kaldırması için dayandığımız el düşüyor. En başta, bizi yerden kaldıracakların tutacağı elimiz yana düşüyor. Düşmeyelim diye elde avuçta olanı tuttuğumuz avuçlarımız tel tel dökülüyor. Aynaların gözünden düşmeme telaşıyla el üstünde tuttuğumuz gençliğimiz devriliyor. Düşkünlerden olmayalım diye ellerimizle yığdığımız, üst üste koyduğumuz eşya eriyor. Düşmekten korktuğumuz unutuş uçurumlarına karşı tutunduğumuz itibarımız yıkılıyor. Şu biriktirdiklerimiz de elden düşüyor, ellerimiz de elden gidiyor. Ne gelir elden? Düşüyoruz işte...

Uyanıklık sandığımız bu hayatın bir zamanlar başkalarının düşü olacağını bile bile "gözü açık" geçiniyoruz. Ayağa kalktığımızı sandığımız günün bir başka günün eşiğine ölmüş bir "dün" olarak düşeceğini bile bile yürüyoruz. Bir an önce sonunu getirmeye çalıştığımız her "bugün"ün ömrün defterinden düşüleceğini bal gibi göre göre yaşıyoruz. Dokunulmaz bildiğimiz bu bedenin, çizikleri yaklaştıramadığımız bu tenin gün be gün toprağa düşeyazdığını bile bile gülüyoruz. Herkesten ayrı tuttuğumuz bu "ben"in bir gün nüfustan düşüleceğini şimdiden gördüğümüz halde, düşlere düşüyoruz.

Unutuyoruz. Düştüğümüzle kalıyoruz. Dibine doğru hızla düştüğü kuyunun duvarlarındaki taşların süslemeleriyle oyalanan aymazlar gibiyiz belki her birimiz. Düşüyor olduğunu en sonunda dibe çakıldığında anlayacak "uyur-düşer"lere acımayla bakılması gerekmez mi hiç?

Zamaneye sözler söyleme konusunda benden çok daha mahir sevgili dostum Yusuf Özkan Özburun, Rilke'nin haber verdiği bu düşüşe uzunca bir dipnot düşmüş: Düştüğün Yerden Kalkacaksın. Yusuf'un uzun dipnotunun sadece kapağında yazıyor bu ifade. Sonrası ise uzunca ama ince sızılı bir kitap... Yusuf, düşenlerin kalbine sahici bir umut tutuşturuyor "Düştüğün Yerden Kalkacaksın" derken. Düştüğünü bilemeyen, dünyadan nasibine aldatıcı "düş"ler düşmüş uyurların yüzüne serin bir meltem düşürüyor.

Kitabın "Öndüşüşü"nden itibaren aykırıca düşündürüyor bizi Yusuf. Dolaşımdaki düşük şablonların hepsini yırtarak içerden, içinden, sahiden, yürekten konuşuyor. İnsanı Rabb'iyle inşa edişin yükseliş ve kalkış yollarını işaretliyor. Yere yığılmış umutları varlığın en sahih yağmuruyla, rahmet-i İlahî soluğuyla ayağa kaldırıyor.

Meğer ki hata ile düştüğümüz dünyadan özrümüzle kalkabilirmişiz. Dünyaya bir 'kalfa' olarak tayin edildiğimizi bilirsek, bu iniş bir düşüş değil bir ödül olabilirmiş. Kayarak düştüğümüz sırata pişmanlığımıza tutunarak yeniden tutunabilirmişiz. Ellerimizi gevşeterek düştüğümüz Allah'ın ipine yine O'nun rahmetinden ümitlenerek sımsıkı sarılabilirmişiz. Pişmanlıkla düşürdüğümüz her gözyaşı, hiç şüphesiz gözünden düştüğümüz kutsilerin makamına yeniden kaldırabilirmiş bizi... Söz'ü yay(z)ıldığı yerden, medeniyeti sükutun diplerinden, insanı gövdenin esaretinden, şefkati şehvetin pençelerinden tutup kaldırabilirmişiz meğer... "Dua eder ve yükselir"mişiz yeniden. Gözümüzün demir perdelerini aralar, merak ve hayretin verimli bahçesine uyanabilirsek eğer, "ülfeti kırıp hayreti kuşanabilirsek eğer", "varlığı tanım kaplarında donduran bir kısım 'bilimsel' tanımların katılığından uzaklaşıp hayata bir çocuğun kalbinden bakabilirsek eğer" kalkabilirmişiz yine...

Düştüğünü bilmek, nereden düştüğünü bilmek, kalkabilmenin ilk hamlesi Yusuf'a (ve bana) göre: "Düşmek deyince 'internet bağlantısının kopmasını', yükselmek deyince 'dolar kurunun fırlamasını' anlıyor zamane. Ben fikrimce başka türlü olabileceğini göstermek istedim bu kitabın sahifelerinde... Felç olmuş bir hastanın serçe parmağını oynatması kabilinden bir çaba bu... Mütevazı bir titreme. İnşallah kıpırdamak, doğrulmak, emeklemek, yürümek ve hatta koşmak da nasip olur... Gelin, bir ince derde düşelim, derdimiz düştüğümüz yerden kalkış olsun... Şair'in dediği gibi:

Düşmek hiç ayıp değil kalkmasını bil/Ve acele et önce, şu gözyaşını sil..."

Veda ve dua için mahzunca bir not: Zaman Gençlik ekinin bu son sayısıyla bize ayrılan zamanın sonuna gelmiş olduk. Hayırlı zaman ve zeminlerde görüşebileceğimize dair umudum hep taze kalacaktır.
 
Katılım
26 Kas 2008
#10
Ynt: Senai Demirci''Hoşgeldin kalbimize sevgili pişmanlık''

Hoşgeldin kalbimize sevgili pişmanlık

Tenimizdeki çizik olmadan nasıl anlamıyorsak canımızın incinebilirliğini, pişmanlığın sızısı olmadan fark edemiyoruz içimizde saklı masumiyetin kırılganlığını.
Sessizce akıp giden suyun önüne çıkan bir çağlayan yahut kaya gibi suçlarımız; vicdanımızın sessiz bekçiliğini hatırlatırlar bize, girdaplar, fırtınalar katarlar masum sandığımız hayatımıza. Kendimizi masum ve günahsız, hatasız ve kusursuz bildiğimizde kalınlaşıveren, kalınlaştıkça da ruhumuzu sağırlığa hapseden demir perdeyi yıkar günahlar. Dokunulmazlığımız üzerine kurduğumuz sırça sarayın yıkılışını haber verir içimizde yükselen “ah!”lar. Gururun kalesinin yangına verilişine denk düşer hatamızın utancını kıpkızıl yüzümüze taşıdığımız anlar. Pişmanlığın o kekremsi tadı, o akrepsi sokulganlığı utançla tanıştırır bizi. Utançla tanıştığımızda da, utanabilen yanımızla, içimizde suskunca bekleyen vicdanımızla buluşuruz ilk defa. Film gibi hani… Sevdiğimizle çarpışmak gibi köşe başında; defterler kitaplar dağılırken havada, kalpler buluşur, gözler el ele tutuşur ya. O hata; o sakarlık, o dikkatsizlik, o sürçme, o ayak kayması, o kaza, utanabilen yanımızla tanıştırır bizi. “Ah!” ettiren her günah, bağışlanmanın ve affın, rahmetin ve gufranın serin pınarlarına susatır bizi.

Hiç istemeden olmuş gibi, kaza ile değmiş gibi sokulur günah ve kirler ruhumuzun billur sularına. Paslı bir bıçak gibi bulandırıverir kalbin duru ayazmalarını. Sular üzerinde rüzgâr ürpertisi gibi, dudaklarımızda içli yakarışların kıpırtısını başlatır hatalar. Yağmurun çöllerin kumunu yarması gibi, içimizin de içinde sancılı itiraflara kuytular açar günahların darbesi. Vicdanımızın kulağının dibinde fısıltılı hesaplaşmalara çağırır bizi pişmanlıkların nefesi. Utandırır bizi. Utandırdığı gibi, utanabilir olduğumuzu da hatırlatır bize. Yüzümüz kızarır, başımız öne eğilir, mahcubiyetle kısılır gözlerimiz, belki gözyaşı dökeriz. Müşfik bir baba gibi teselli eder bizi pişmanlığımız: “Ağlıyorsun ya işte; o işi yapmayı yakıştıramadın kendine. Sen elinle ettiğinden fazlasısın. Sen bile isteye ettiğin günahtan daha yukarıdasın…”

Kucağımızda hiç durmadan ağlayan bebek gibi, habire sızlanan bir hasta gibi buluruz pişmanlığı. Ne inkar edebilir, ne unutabilir ne acısını dindirebiliriz. Bırakalım öyle kalsın! Acısın. Kanasın. Ağlasın. Sızlansın. Dağlasın göğsümüzü. Yırtsın yüzümüzü. Kendi gözlerimizin içine baktığımızda, hemen yüzünü gösterip utandırsın bizi. Bizi bize gammazlasın. Acısına ihtiyacımız var pişmanlığın. Ya hiç acıtmasaydı günah kalbimizi? Ya pişmanlığın sızısı hiç yapışmasaydı yakamıza? Kurtulmak için çırpındıkça üzerimize atılıvermeseydi pıtraklar gibi? Kıvrandıkça, kıvrandıkça yine yeniden yakalamasaydı bizi bileklerimizden?

İyi ki öyle… Kaynağı saptanamayan ağrılarda hastalara, kural gereği, ağrı kesici verilmez. Çünkü ağrısı olmazsa, hasta çare aramaz. Kıvranmazsa, ağrının odağını bulmaya yönelik zahmetlere katılmaz, katlanmaz.

Pişmanlığın da soğuk sert taşlar gibi vurması beklenir ayaklarımıza. Hiç bitmeyen kışlar gibi soğuk buzlar düşürmesi gerekir alnımıza. Firari mahkûmlar gibi köşe bucak tedirginliklere mahpus etmesi istenir bizi. İlk fırsatta, saati geri alma telaşına düşmek, takvim yapraklarını yerine yapıştırma telaşıyla yanıp tutuşmak gerek. Günahı, ömrünün son deminde ak örtülere sarılmış adamı/kadını acı bir sırla kirletmek diye bilmek gerek.

“Kim aklar beni?” diye bütün kapılardan eli boş döndüğümüzde, “illâ O” diyecek çaresizliğin dizi dibine oturtmalı bizi pişmanlığımız. Rahmetin ve gufranın dergâhında kusurluluğumuzu ve günahkârlığımızı şefaatçi bilip öylece ümitlenmeliyiz Allah’tan. Hiç koşulsuz affedileceğimiz kapının eşiğinde umutla ve gözyaşıyla oturabilmeyi öğretmeli bize pişmanlık. Kimselere diyemediğimiz sırlarımızı kabuğunda sızlanan bir inci gibi rahmetin kucağına itiverme ihtiyacını tir tir titreyerek hissetmeliyiz pişmanlık göğsümüze sarıldığında. Ne kadar çok hata etmişsek etmiş olalım, sonsuz serin bir okyanusun maviliğinde kir pasımızı kimselere göstermeden yıkayıverme umudunu göğsümüzde cılız pınarlar gibi biriktirmeyi vaat eder bize pişmanlığımız.

Sevapça hiçbir şey edemediğimizi, ettiklerimizin de bize ait sayılmayacağını aniden görebilmek demektir günahların “ah!”ları. O’ndan korkup yine O’na kaçacak denli anaç ve müşfik olan rahmeti acıyan dudaklarımızla içmeyi sadece pişmanlığımız öğretir bize..

O tatlı Şebnem Ferah şarkısı gibi, “Sil baştan başlamak gerek bazen. Hayatı sıfırlamak. Sil baştan sevmek gerek bazen. Her şeyi unutarak, yeni baştan sevmek gerek.”

Sil baştan başlama telaşıyla affın boynuna sarılırız pişmanlığımızla. Sil baştan sevildiğimizi ummak adına rahmetin kucağına bırakırız gözyaşımızı. Sancıyan vicdanımızla, utanan yüzümüzle, ağlayan gözümüzle, titreyen dudağımızla içten bir özür, mahcup bir tövbe fırsatı sunar bize pişmanlığımız. Ya hiç olmasaydı pişmanlığımız? Hiç yakmasaydı canımızı? Ağrı hissedemeyen hastalar gibi yakardık rahmete yürüyen ayaklarımızı, kırardık affı avuçlayan ellerimizi.

Dr. Senai Demirci
 
Katılım
26 Kas 2008
#11
Ynt: Senai Demirci

Dilimi değdirdiğim yere Kalbim yetişir mi?


Korkuyorum. Dilim kolayca dolanıyor süslü kelimelere. Büyük laflar damağımın her yanına yapışmış gibi. Dudağımdan sözler yâr yüzünden düşen yaşmak gibi kayıveriyor göğe. Göğsünde taşıdığını bilmiyor gibi, içinde büyüttüğünü tanımıyor gibi heceler. Ayrılık sözleri dilimden eksik olmuyor. Ölümü sıkça anıyorum belki.
Hasret, hüzün, keder, sızı, sancı, ağrı, ölüm, ayrılık, özlem birer kelime sadece… Dile dokunduğunda acıtmıyor, kulağa vurduğunda can yakmıyor.

Bunlar sözler, sadece sözler, sadece sözler. Ağzımda kolayca yankılanıyorlar. Bir çok kulağa çarpıyorlar. Belki bir kaç kalbe de iniyor. Havada asılı duruyor sesler. Harflerin zincirine tutunuyor sözler. Dört harf “ölüm ve sadece iki hece. “Ölüm” derken, kelimenin tam ortasında dil damağa değiyor. Bitirdiğinde dudak dudağa kavuşuyor. “Ölümmmm.. Buluşuyor dil ve damak. Isınıyor dudaklar, kavuşuyor. Kolay ölüm… bu kadar kolay. Demesi kolay.. Ya olması ölümün. Ya dudakları soğutması. Eşiğinde durmak son nefesin nasıl bir tükenmişlik. Nice bir yangındır ömrün bir nefese daha yetmemesi.. Ölümün kendisini ruhunla hecelediğin oldu mu? Ayrılığı kıvrana kıvrana içtin mi hiç? Hasretin tam ortasında kala kalıp zamanın kırık cam parçaları gibi gırtlağına battığını hissettin mi?

Korkuyorum. Yalancı olmaktan korkuyorum. Dilimi değdirdiğim yerlere kalbimi yetiştirememekten korkuyorum. Dudaklarıma vuran sözlerin tenimde iz bırakmadan savrulması yalancı eder mi beni? Ya herşeyimi yitirmiş ve geriye sadece sözlerim kalmışsa? Kuru sözler, boş sözler, süslü sözler, içinde kalp olmayan kalp sözler…

Ölümün yüzüne yüzünü değdiren ne çok yüzler oldu. Güldü mü ölüm onların yüzüne? Gözleri ölümün gözleri olunca neyi gördüler? Hangi hasretler koşuştu dudaklarına? Yarınlar var diye yarım kalmış işler, sonra söylerim diye söylenememiş sözler, sırası değil diye gecikmiş sevmeler ölümün eşiğinde kimbilir nasıl haykırdı? Ölüm anında susan dudak söyleyeceklerinin hepsini söyleyememişti. Ölümün kollarında açık kalan eller, sahip olunacakların hepsini bitirmiş miydi?

Sözleri yok ölümün. Ne söylüyorsa gözleriyle söylüyor. Bir ölünün gözlerine yığıyor tereddütlerin hepsini. Sessizce iniveren kirpiklerin ucuna savuruyor geç kalmışlıkların hepsi. Sanki ruhunu dudakları arasındaki ince çizgiye biriktirmiş gibi ölümler, hem hiç konuşmuyor hem hep konuşuyor.

Hayat gibi değil ölüm. Az konuşuyor. Heceleri sessiz. Sözleri keskin. Benim gibi sözlere tutunma sevdası yok ölümün. Ömür boyu suskun. Bir kez konuşur ve konuştuğunda en büyük sözünü söyler. Ne kadar konuşsam ve yazsam, ancak ölümün sözünü ederim. Ölümün sözü, ölümün kendisi değil. Bir beden ki, ölümün kırık hecesidir her daim. Hücre hücre ölüme yazgılıdır içinde yürüdüğüm bu gövde. Zamanın her “tik-tak”ı uzaklıkların sinsi habercisidir; çatlaklar açar aramızda, içimizde.

Hayat, aslında hep ölümü anlatır dinleyene. Hayat ölümle berbat olsun diye değildir bu. Ölümün eşiğinde yaşanan bir hayat daha çok anlam arar kendine, daha çok heyecan bulur da o yüzden. Ölümü bilirsen çerçeve çizersin kendine. Bildiğin, beklediğin bir son varsa, hayatı som bir altın gibi işlemeye koyulursun. Ucunu açık sanırsan, oyalanmaya durursun, hoyratça savurursun, oyuna dalarsın. Rüyanın rüya olduğunu bile unutacak sahte bir uyanıklık içinde uyursun. Uyanamazsın.

Buraya yazıyorum: en güzel, en içten yazımı öldüğümde yazmış olacağım.. En sahici nasihatimi, en umulmadık haykırışımı cenazem söyleyecek sana. Hayata nokta koyduğumda yüreğine çelikten sözler dikmiş olacağım. Çelikten sözler.. Ezsen de unutkanlığınla, kalbinin odacıklarında bir yerde suskun bir tohum gibi patlamayı bekleyecek. Hiç beklemediğin anda çiçekler açacak, buruk meyveler sunacak.

Sen sus ey ölüm.Ben sana hece hece yaklaştıkça, sen bigâne kal. Ben kelimelerle yoluna tuzak kurdukça, sen suskunlukların ardına kaç. Ben ele avuca sığdırmaya çalıştıkça seni, sen perdeler ardına saklan. Sen sus ki, bana söz söylemek kalsın.Yalan sözler. Kuru sözler. Ağız dolusu. Dil bulaşığı. Yüreksiz sözler. Sözler kalsın.

Yalanı dilimden uzak eyle Rabbim!

Senai Demirci
 
Katılım
26 Kas 2008
#12
Ynt: Senai Demirci ," Düş Kırığı ,"


Düş Kırığı...


Sen hiç ellerindeki uçurtmaların ipine takılıp göğe ağan çocukları gördün mü?

Bir bebeğin avuçlarında vahaların kokusunu aldın mı? Ayrılık çölünün ortasında gül gibi kokladın mı saçlarını yârin? Uzak uçurumların tepesinde kuru dal gibi tutundun mu ihtiyarların benekli ellerine? Şehri bir mercek gibi büyütüp gözlerine taşıyan yağmur damlasının pencereden süzülüşünü seyrettin mi? Buğulu gözlere banıp banıp ıslanan kirpiklerin göğsünde bıraktığı kılıç yarasını hatırladığın oldu mu? Zaman geçip gitti değil mi yüzünü yalayarak? Hatırlamadın, durup dinlemedin, varıp göremedin ve tutunamadın zamana değil mi?
Sen iyisi mi dondur karelerini ömrünün… Göğe ağan çocuklar, şehri yutan damlalar, göğüste kılıç yaraları, kuru dallar bir resim olup asılı kalsın.

Sen sabahları kaç güneşi karşıladın gözlerinde?
Kızılca kıyamet ufukları, tomurcuk gibi açılan ışıkları, rengarenk kırlangıçları ilk kez görürmüş gibi gördün mü? Puslu aynalarda gençliğini arayan solgun yüzleri hatırladığın olur mu? Kelebeğin ani bir kanat çırpışıyla baharı gönlüne taşırdığı günü özler misin? Rüzgâr dokunuşunu yanağında, yağmur çisesini alnında, suyun serin akışını damağında, yusufçuk kuşu peşinde koşmaları…
Taze yorun kokusunun efsûnunu ellerinde hatıra defteri gibi dürmek istediğin oldu mu? İlk balıkların oltadaki duruşunu, ilk namaz sonrası huzuru tekrarlamak istediğin oluyor mu?
Telaşlar arasında kaybettiğin yaşamanın kendisiydi, ayaklarının altında ezilmişti zaman.
Gözlerine değmeden geçip gitti ömrün. Yavaş olmalıydın. Atlamamalıydın sonraki mevsimlere… Son gördüğün taze fındık dalına asılı kalmalıydın.

Sen kiraz ağaçlarında yaşadığın korkuyu yakın hissediyor musun hâlâ? Alfabe defterinin ilk sayfasındaki tereddütleri yaşıyor musun yine? Ödev korkusunu, tozlu yolların kuytularına sakladığın hayalleri, yetim olma imtiyazının keyfini, kamyon şoför mahallindeki mutlulukları, ekşi ayran hasretini, yokuşlarda çiçeklerle sohbetini, değirmene un götürüp getirmeyi özlüyorsun değil mi? Patates ve kabaktan arabaların belki hâlâ koşturuyordur oralarda. Belki yine sağnak altında köy çocukları kızılottan şemsiye yapıyordur kendilerine. Sütlü mısırın közlemesi belki hâlâ aynı tadındadır ve deredeki oyuncak değirmenin hâlâ nazlı nazlı dönüyordur.

Geride bırakmak istediğin günlerdi onlar. Acele ettin. Yeni yıllar, yeni yaş dönümleri görmek istedin. Belki de çakılıp kalmalıydın çamurdan yaptığınız evinizin duvarına.

Sen uçan her güne koştun. Tüketmek istedin saatleri. Daha sonralar vardı nasılsa. Yumuşacık yastığında unuttuğun başını yeni sabahlara taşımak istedin. Sancılı günler, sınavlı aylar, hesap sorulan yıllar hemen geçip gitmeliydi sana göre. Mutluluk sonralarda saklıydı. Ertesi günlerde bekliyordu tamamlanmışlık hissi. “Büyük adam” dediğin kişi, ancak yılları yutarak büyüyebilirdi. Acemilikler, tereddütler, eksiklikler, aksaklıklar yaşadığın güne aitti. Sonra, belki daha sonra, belki yeterince sonraları, usta, kararlı, tam, kusursuz bir kelebek çıkacaktı çocukluğun kozasından. Keşke kanatlarını hiç açmasaydın. Sarılıp bekleseydin İbra’m dedenin boynuna.

Hayat, içinden bir de sen geçtin diye mutlu mu oldu dersin? Dünya, üzerinden bir sen daha olunca başı göğe mi erdi dersin? Bu beden, seni içinde ağırladı diye topraktan uzak mı kalacak dersin?

Zaman akıp gidiyor. Seninle ya da sensiz. Şimdi başka çocukların okul tereddütleri yaşanıyor. Uçurtmalar başka çocukların ipinden tutuyor. Başka çocukların gözleri yağıyor yağmura. Başka çocukların rüyasını görüyor geceler. Kiraz ağacı korkuları başka delikanlıları bekliyor. Başka çocukların hülyalarından akıp gidiyor ırmaklar.

Sen ırmağın öte kıyısındasın artık. Başka çocukların babası… Meçhul zamanların adamı. Yeni çıkacak gazetelerin ölüm haberi. Başka başka adamların dudaklarının mahzun taziyesi. Yeni takvimlerin yapraklarından önce koparılan adamsın. Yeni şehirlerin gözden uzak bir köşesinde soğuk bir mezar taşısın. Belki az zaman süren ağlayışların kurumuş gözyaşısın.

Sen durup kalmadın sana ait olan an’da. Donup kalmadın zamanın en tatlı yerinde. Sen saatin kadranında hiçbir noktaya razı olmadın. Durulup kalmadın yokuşa akan sularda. Sen herkes gibi acele ettin, telaşlara kapıldın.

Sen, hiç ölmeyecekmiş gibi yaşadın, hiç yaşamamış gibi öldün.

Senai Demirci
 
Katılım
26 Kas 2008
#13
Susku(n)ların Şarkısı

Susku(n)ların Şarkısı: Uzak İhtimal

Sanırız ki, insan konuştuğu kadardır. Konuşmadığımız kadarımız da konuşur oysa. Bir de konuşamayan tarafımız var ki, nice konuşmaların gürültüsünü bastırırdı açsaydı ağzını. Dahası, konuşturduğu tarafımızın ne kadar olacağına karar veren ve bilerek konuşmayan tarafımız var ki, onun fısıltılı destanlarıyla büyürüz her birimiz. Sustuğu kadardır insan ve boyunu ölçmeye gelmez.
Sanırız ki insan göründüğünden ibarettir. Görünmeyen yanlarımızın olduğu ne kadar da görünürdür oysa. Görüntümüz de göstermek istemediğimiz yanlarımızdan arta kalandır. Görünmediğince insandır insan ve aynalara yüz vermez.
Bu yüzden, "Allah açık ettiklerinizi de bilir, sakladıklarınızı da" mealli ayeti bir de şöyle anlamalı: "Allah açık ettiklerinizi açık ederken sakladığınız niyetlerinizi de bilir." Çünkü, açık edilen her şey, daha saklı bir amaçla açık edilir. Saklanan her şey, ister istemez açık edilmiş bir amaçla saklanır. Her bir açılma, bir tür saklanmayı içerir. Her türden gizlenme, görünmek istememek gibi görünür bir siperin ardında durur. Her pencere bir perdeyi saklar. Her perde bir pencerenin ardına asılır.
Ömrümüzün kareleri nerede akıyor? Görünürler üzerinden mi? Tanışıklıklarımız hangi görüntülere dayanıyor? Görünüşlere mi? Dışımızı süsleyerek gizlediğimiz çirkin bir içle mi adımlıyoruz hayatı? Başkalarının gözünde yer edinmek için habire makyajlarken yüzümüzü, özümüzü kendi yüzümüzden fellik fellik kaçıran bir sahtekâr mıyız? Kalıbımızı hazdan hazza gezdirirken, kalbimizi hepten tedavülden kaldırmış gibi aç ve susuz mu bırakıyoruz? Metruk mü bıraktık özümüzü yoksa? Geçersizleştirdik mi kişiliğimizi? Kalp paralar gibi yüzü gerçeğine benzeyen, özünde ihanet büyüten bir tuzak mıyız dostlarımızın elinde?
Uzak: Kendine yabancılığı insanın. Kendisiyle kendisi arasında beliren mesafeden başka hiçbir mesafe tanımlayamaz uzaklığın dehşetini. Ben bana tanıdıksam, hiçbir uzaklık uzak değil bana. Ben bana uzaksam, kim ve ne yakın olabilir bana? Kime, niye, nasıl yakın olabilirim ki? Başkalarının plağını çalmak kendi içinde. T/uzak.
İhtimal: Kendine şaşırmışlığı insanın. Tereddüt diye tanıştığımız ama bir türlü evimizde ağırlayamadığımız o insanî hal. Yaşama acemiliğimiz. Ki kimse ustası değildir yaşamanın. Asıl yaşamak tereddüttür o halde.
Uzak İhtimal, bir yazgının hem içinde hem dışında resmediyor kahramanlarını. Uzak İhtimal, insanın kendisine uzaklığı ve yakınlığı arasında bir kalp atışı gibi-ki hem tanıdık hem yabancıdır kalbin atışı-gidip geldikçe, yakınlaşıyor her seyircisine. Bir kasıp bir gevşetiyor seyredenin kalbini. "Seyirci" olmaktan çıkarıyor seyirciyi. Yaşayan oluyorsun birden. Sahaya iniyorsun. Sahnede yerini buluyorsun. Bir Musa, bir Clara tutuyor elinden. Olur a, hem sinemaya gitmek gibi 'genel' bir hal hem de sinemada karanlıkta baş başa kalmak gibi 'özel' bir hal yaşarsın sevdiğin kızla/oğlanla. Hem uzaktasındır sinemaya gitmekle, hem ihtimal dâhilindesindir sinemada olmakla. Sakladığını açık etsen, ya reddedileceksin ya kabul edileceksin. Reddedilmek korkutucu, kabul etmek/edilmek ise sorumluluk yükleyici. Uzak ama ihtimal olarak kalırsa her şey, reddedilmenin korkusu uzakta, kabullenilmenin ağır sorumluluğu ise ihtimal olarak durur yanı başında. O ince zarı kimse delmek istemez. Yumurtanın kabuğu bir türlü kırılmaz. Pandora'nın Kutusu açılmaz. Çünkü, aramızdaki görünmez duvarları yok edersek, "oda"larımız kalmaz. Saklı odalarda yaşarız öylece. Uzakta ve muhtemel?
Genç kuşağımızın ümit veren yönetmenlerinden Mahmut Fazıl Coşkun'un emek verdiği, sevgili dostum Tarık Tufan ve arkadaşlarının senaryosuna kalplerini koyduğu Uzak İhtimal'in başından başardığı bir şey var ki, o da çok şey eder benim için-ve muhtemelen "biz"im için: Kendi kuyularına kendisini itmiş Yusuf'ları ucuzcu kervanlara kaptırmıyor. Hazzın ve hızın girdabında eskitmiyor vaktimizi. Eksiltmiyor ömrümüzü eğlencenin sığ sularında. Bizden almıyor, bize veriyor. Bizi bizimle tanıştırıyor. Kaçtığımız yüzümüzü yeni bir aynada yeniden gözbebeğimiz ediyor.
Filmin iki sahnesinde iki karakterin birbirlerine söylerken birbirlerini harfi harfine taklit ettiklerini unuttukları o diyalogda olduğu gibi, unuttuğumuz ve hatta unuttuğumuzu unuttuğumuz yanlarımızın üzerindeki örtüyü çekiyor, ayağa kaldırıyor:
-bugün ona söylersin herhalde?
-yok, söyleyemem.
-peki, neden?
-korkuyorum.
-senin yerine ben söylesem?
-olmaz.
-neden?
-daha zamanı gelmedi.

Korkumuzu uzak etme adına sustu(rdu)klarımız oldu, olacak. Ve "zamanı gelmeyen" sözlerimizin öncesini yaşadık hep, yaşayacağız.
Ve ihtimal ki film hiç bitmeyecek.
 

Levvame

''âh'' bir iklimse şayet...toprağına tabi'yim...
Katılım
3 May 2010
#14
Ynt: Senai Demirci

Yer'liler gökten habersizler dostum!
Yer’liler gök’lülerin halinden birşey anlamazlar, gök’lülerin kanatlarına da erişemezler. Başörtüsü, başını göğe erdirenlerin derdidir ve yer’liler bu derde düşmemekten dertlidir.
Tesettürü dava edinenlerin yer’lilerden birşey istediği, birşey umduğu yok aslında. Yer’liler onların önüne yüksekçe kapılar diktiler, kargacık burgacık yönetmeliklerle ayaklarına çelme attılar.
Ama gök’lüler gözlerini yer’lilerin gözlerinin asla değemeyeceği yerlere diktiler. Yer’lilerin gözü bir tek koltuklarını görüyor, o yüzden onların kendi koltuklarına göz diktiklerini sanıyorlar.
Sanıyorlar ki, onlar yer’lilerin yüzlerini yer’e yapıştırıp ağızlarının salyasıyla parlattıkları çerçöpe tenezzül ediyorlar.
Sanıyorlar ki, yer’lilerin artıklarını kendilerine katık ediyorlar.


Yer’liler gökten habersizdirler.
Ne güneşi batıdan beklerler, ne yağmura göğüslerini açarlar.
Yer’liler sadece yerdekileri sever, sadece yerdekilerden korkarlar.
Boş yere gök’lülerin kendi sevdiklerini sevmelerini bekler, kendi saydıklarına saygı duymalarını umarlar.
Boş yere gök’lülerin de, yer’lilerin korktuklarından korkmalarını beklerler.
En çok da gök’lülerin yer’dekileri kaale almamalarından korkarlar.


Önlerine yüksek yüksek kapılar diker, ayaklarına yer’li ve yersiz yasalardan tuzaklar kurarlar.
Bakarlar ki, onlar kalblerini üniversite kapısının üzerindeki ‘fetih ayeti’ne satmışlar. Ve ellerinin ayası ve gözlerinin ucu hep göğe bakıyor.
Kapının arkasında koltuklarına sıkı sıkıya yapışmışlar, kalın perdelerin karanlığına gömülmüş, süngüden ödünç alınmış iktidarlarına yaslanmışlar; çaresiz, ecellerini beklemeye devam ediyorlar.
Kapı önündekiler ise gök’lü olmanın keyfiyle bakıyorlar yer’lilere.
Yer’lilerin yuvalandıkları çukurları görüyorlar, battıkları batakları bir kanat çırpışıyla geçiyorlar.


Kapının arkasındakiler kapının önündekileri kıskanıyorlar. Evet, kıskanıyorlar.
Yer’liler gök’lülerin kanatlarını kıskanıyorlar.
Kendilerini bu dünyaya razı etmişken, onların bu dünyadan da fazlasını ve ötesini istemelerini anlamıyorlar.
Tepine tepine yer’liliklerine ağlamak istiyorlar.


Gözyaşları bile yok yer’lilerin; hatta gözleri de...
Gök’lülerin gözlerine değen ışık onlara karanlıklar getiriyor, göklülerin kanatlarını yıkadığı bulutlar yer’lilerin yüreğine kuraklıklar indiriyor.
Gök’lüler yerin ve yer’lilerin engebelerinden azade, vadilerin ve dağların kıvrımlarından bağımsız kanat çırpıyorlar.
Dünyanın iniş çıkışları onları ilgilendirmiyor. Kendilerini ‘kader kalemi’nin ucunda bir noktada var ediyorlar.
Kanatlarının telekleri ‘kader’in çizgilerine vuruyor. Kaderden kanatları var hepsinin.


Hepsi birer mavi kuş. Ama illâ da mavi...
Çünkü, mavi kuş kendini göğün rengine vermiştir. Gökten ayrı bir varlık iddiasında değildir.
Gökyüzünün renginde fani olmuş ve mavi gökyüzünden kanatları olmuştur.
O hürdür. Ve o gökyüzüdür. Yoluna taşlar durmaz, uçurumlar seferine mani olmaz.




Şimdi kapılar önünde bekleşenler aramıza inmiş mavi kuşlardır.
Evet, görünüşte yer’lilerin yürüdüğü sokakları adımlarlar, yer’liler gibi sancı çekerler, tenleri yağmurda ıslanır. Dünya halleri onları da bağlar.
Keder-sevinç, hüzün-neşe, başarısızlık-zafer, musibet-saadet, hastalık-sıhhat arasında onlar da konar göçer.
Bu dünyada yaşarlar, fakat istedikleri zaman mavi kanatlarını açıp, ister bir dağın tepesinden, ister bir uçurumun dibinden havalanıp göğe karışırlar.
Sanki yeryüzünde konakladıkları yerler onlar için bir bahanedir, ciddiye alınası değildir.
Nihayet kanatları olan için bir vadinin loş kuytusu da, dağın aydınlık zirvesi de gökyüzüne eşit uzaklıkta değil midir?


Yer’liler bilmiyorlar.
Tesettür göğe yakın olma telaşıdır. Tesettür, kadınlık izzetini örtüler ardında, mahremiyet bahçesinde inşa etme gayretidir. Tesettür, kendini sıradan ve ucuz şehvetler içinde yağmalatmaktan firar etmektir. Yer’liler bilmez bu saklı savaşı. Bilmezler ve anlamazlar gök’lülerin neden kendilerine kılıç çekmediğini. Gök’lüler başlarını göğe değdirme telaşındadır da, yer’liler yarına erişemeyen nabızlarında kan yerine kin dolaştırırlar.


Bu hayatın iniş çıkışları göklüleri hiç mi hiç ilgilendirmiyor.
İlgilendikleri, içinde bulundukları halin nasıl ubudiyete dönüştürüleceği, hangi duaya vesile kılınacağı.


Sözgelimi, eğer hastalık haline giriftar olmuşlarsa, sıhhat haline olan ihtiyaçlarını ikrar ile birlikte, bu halin veriliş hikmetini düşünür ve o halde kaldıkça o halin ubudiyetini ve duasını yaparlar.
Niyeti ubudiyet ve dua olan için, hastalık hali de, sıhhat hali de Allah'a kul olmaya eşit uzaklıktadır.
Aynı şey fakirlik ve zenginlik için de söylenir. Ne zenginlik, ne de fakirlik kul olmanın vazgeçilmez şartı değildir.
Fakirlik halimizi zenginlik haline çevirmek, eğer hikmeti gerektiriyorsa, Rabbimizin vazifesidir; ama zenginlik ya da fakirlik halini ubudiyet haline ve duaya çevirmek kulun vazifesidir.


Abd olmak, yani başını göğe değdirmek, içinde bulunduğumuz hale bağlı değildir.
Her hal içinde abd olunabilir, her halin bir ubudiyeti vardır. Bu niyetledir ki, İbrahim’e (a.s.) ateş gül bahçesi olmuş, Yunus’a (a.s.) balığın karnı gemi olmuş, Eyyub’un (a.s.) pek çok yara ve beresi âfiyet vesilesi olmuş, Yusuf (a.s.) zindanı medreseye çevirebilmiştir.
Onlar gök’lülerdi ve hayatları ile her hal içinde kul olmanın imtihanını verdiler ve Rableri de onların hallerini değiştirdi.


Şükür ki, bizim imtihanımız onlarınki kadar çetin değil.
Çok engebeli değil hayatımız. Küçük küçük pürüzler üzerinde ine çıka yürüyoruz.
Bir vadinin en derin yerinden alınıp, hemen bir dağın zirvesine çıkarılmıyoruz.
Bir zindan mahkûmu iken, hemen ardından bir vezir yapılmıyoruz. Bir gün neşeli, diğer gün biraz karamsar oluyoruz; o kadar.
Mevsimlerimiz yumuşak geçişli; yazın ortasından alınıp hemen zemherire atılmıyoruz.
İniş çıkışlarımız o kadar derin değil. Hepsi hepsi bir gün kapılar açılıyor, öbür gün kapı önüne koyuluyoruz.
Ama dizlerimizde bir yokuş yorgunluğu, dilimizde şikayetler...


Yoksa yer’lilerin en çok kıskandığı şeyleri, yani mavi kanatlarımızı mı unuttuk?
Kader semâsının kuşu olduğumuz hatırımızdan çıktı mı yoksa?


Kendisini kaderin mahkûmu bilen, kimsenin mahpusu olmaz.
O, parmaklıkların arkasında da olsa, kapının önünde de bekletilse, parmaklıkların önünde olanların, kapıları kapatanların mahpusluğunu görür.
Böyle olmasaydı, Eskişehir’de bir cumhuriyet bayramında gülerek rakseden ‘lise mektebinin büyük kızları,’ okul bahçesinden görülen karanlık hapishane penceresinin ardındaki ihtiyar adam için ağlarlardı.
Öyle olmadı; seksenlik Said Nursî yirmilik genç kızlar için ağladı. ‘Kaderin mahkûmu’ ‘nefislerin mahpusu’ olanlara ağladı.
O gök’lüydü, kızlar da yer’de ve yer’lilerin elinde kalmışlardı.
O göğü sırtında taşıyan mavi kuştu; yer’lilerin takıldıklarına takılmadı.


Şimdiyse kapının önünde beklemek düştü genç kızlara.
Okul avlusunda gülerek raksetmedikleri için kapı önündeler. Başlarını göğe değdirmek için kapı önündeler. Ama asla yer’lilerin eline düşmeyecekler, yer’li olmayacaklar, ‘cumhuriyet bayramı’ geldi diye sevinemeyecekler de...
Hem, ‘ihtiyar adam’ onlar için ağlamayacak; zira ağlaması gerekmeyecek...


Yeter ki, mavi kanatlarını hiç unutmasınlar.
Mavi kuşlar olsunlar. Göğü sırtlarında taşısınlar.


senaidemirci
Dar Kapıdan Geçmek (syf 38-41)
 

Konuyu şu anda okuyanlar : (Users: 1, Guests: 0)

Giriş yap