Söylenmemiş Na'meler

UluğBey

Sükût gibi münzevi, çığlık gibi hür.
Katılım
27 Ara 2005
#61
Ynt: Söylenmemiş Na'meler


Hangi yıldan kalma bu şarab-ı aşk ki bir yudum alanı ser-hoş eyliyor ve zaman aktıkça daha da alevlenen gönül mumunun bir dem soluklanmasına müsaade etmiyor. Harfler kendini zincire vurup sevgilinin adını anmak istediğinde yâdına gelenlerden dolayıdır ki iki büklüm olup mim misali secdeye vurmakta kendini. Ve seni anlatmak için kağıdı alınca eline seni anlatmanın heyecanından tek kelime edemeyip işte oracıkta toprakla hem-dem olan âşığın hayali geliyor aklına. Sevgiliyi anacak harflerin yerinde olmak istiyor meczub, ve ölüme meydan okumak. Âşıklık alameti midir sevgiliyi anmak yoksa onu anmadan onu kağıttan bile kıskanarak işte oralarda bir yerlerde deyip saadetiyle hoşnut olmak mıdır hakiki âşıklık? Vuslat ateş miydi de korkuyor muydu o âşık’ul üstad o âteşin bir çiçek bahçesine dönüşmeyeceğinden ve sevgilinin de o ateş bahçesinde yanıp kül olacağından. Sözlerini bile kendinden kıskandığı yârinin ateşler içinde kalacağı ihtimali miydi onu dağlayan? Yoksa siyah yaprakların arasında kalan o matemli sözlerden kalan bir anlık duygu iniltisi miydi bu kulaklarını sağır edercesine tırmalayan. Söz vermemiş miydi ve haram kılmamış mıydı mutluğunu kendine? Bir hikaye anlatırdı erenler, hiçbir yerde yazılmamıştı bu hikaye ve hiç kimse okumamıştı. Belki, belki de ilk okuyan sen olmalısın sevgili ! koşulsuz aşk vazgeçişlere gebedir aslında, ihtimallere takılmaktır. Dinle sevgili ve oku kimilerinin hikaye-i matem dediği kimilerininse isim koymaya dahi çekindiği bu nağmeleri. Anlamaya çalışma ama bunu anlamak ölümü anlamaktır, bunu anlamak kainatı anlamaktır ve şunu bil ki bunu anlamak şu divaneyi anlamaktır:

Henüz insanların seneleri aylara ayları haftalara haftalarıysa günlere bölmediği zamanlardaydı. Bu topraklarda yaşayanlar dünyayı kendilerinden ibaret zannederlerdi. Güneş onlar için doğuyordu, rüzgar onlar için esiyordu ve gece onlar için üzerilerini örtüyordu. Pek fazla insan yoktu etraflarında, fıtratlarına aykırı olarak merak da etmiyorlardı dünyayı. Bulmak istemiyorlardı belki de sınırsız güzellikleri, bir farkında oluştu bu belki de ne kadar güzel şeye sahip olurlarsa bir gün o kadar üzüleceklerdi.Bu ihtimaldi belki de onları bu denli korkak kılan. Hani her kabilenin bir delisi olur ya ve her mahallenin. İşte buranın da bir delisi varmış. Kimine göre deli numarası yaparmış ve aslında herkesten akıllıymış. Varın biz işin bu kısmını Selman Can dan dinleyelim:

Durup söylesem anlar mısın ey adem dilimden
Kişi kendini anlatamaz konuşmazsa can dilinden

Adım Selman’dır kimseler bilmez nereden geldiğim
Bir yolculuktayım burası benim biliyorum son durağım

Bir mâh ki sebebidir söylenmemiş nağmelerimin
Susun ve dinleyin acısını inleyen nağmelerimin

Selman uzak diyarlardan gelmiş buraya ve oradaki ahali kabul etmek istememiş onu aralarına, sonra tek bir şartla kabul etmişler. Hiçbir şey anlatmayacaktı gördükleri hakkında, bozmamalıydı birliklerini beraberliklerini. Tamam dedi genç adam. Böylesi onun için daha güzeldi. Rüyasında gördüğü güzel biliyordu buradaydı, bir hayalin peşinden koşmuştu, hayal de olsa vardı ya o_Onundu, hatta o hayali hiç kimse görmemişti, bunun düşüncesi bile onu sanki havalara uçuruyordu. Bir sevgili vardı ve biliyordu, onu bulacaktı…

Dedik ya zaman yoktu. Tabiat durmadan kılık değiştiriyor Selman kendisine gösterilen bir kulübeden adımını atmıyordu dışarıya. Yaktığı ateşin başında öyle güzel hayaller kuruyordu ki. Ateşin karşısında dans edişinde öyle bir endam hissediyordu ki, sanki şu kıvılcım kendisi ve işte tam karşısındaki ise hayalindeki o ay parçasıydı. Bir bütün olmuşlardı, hiç kimseden habersiz ve kül olacaklarını umursamadan yanıyorlardı birbirlerine. Öyle ki onlara el uzatan bile olamıyordu, ateşlerdi çünkü farklı bir dünyada yaşıyorlardı. Bazı gecelerde kıvrılıp uykuya dalardı Selman, o geceler vuslat geceleriydi, nevbaharlarda kırlarda yanında varlığının müsebbibi ile bir çocuk gibi koşuşurdu. Haline acıyanların verdiği bir lokma ekmekle karnını doyururdu Selman. Saçı sakalına karışmış, cübbesi yer yer yırtılmıştı. Neyine gerekti ki üzerindekilerin şaşalı olması ? Sevgili vardı ve onu O olduğu için sevecekti. Öyle ya elbisesine,saçına sakalına mı bakacaktı sanki. O onu öylesine sevmişti. Görmeden, hayaliyle, her bir zerresinin bir ressam titizliğiyle çizmişti dimağında. Sanki, sanki yıllarca yanındaymış gibi emindi onun varlığından. Soğuk bir kışın ardından bahar kendini göstermeye başlamıştı. Etraf yeşillenmeye başlamış ve insanlar yavaş yavaş kapı ve pencerelerden gözükmeye başlamıştı. Yine böyle bir bahar gününde Selman elinde iğde ağacından yapılmış o ince çubuğuyla dolaşmaktaydı. Derken bir karaltı gördü şu ilerdeki ağacın arkasında. Bir an hayal gördüğünü zannetti, sıcaktan olsa gerek dedi. Sonra bir daha gördü o karaltıyı.Artık emindi, orada birisi vardı. Hızlıca gitti oraya.Heyecanlıydı, ve içinde garip bir his vardı Selman’ın. Sanki sona yaklaşmış gibiydi ve içinde bir rahatlama hissetti. Karşındaydı işte, bu oydu. Ne diyeceğini bilemedi, O da bir şey demiyordu. Öylece bakakaldılar bir müddet birbirlerine. Neden sonra kız konuşmaya başladı Selman ile. Selman arkasını o ağaca vermiş, adeta felç olmuş gibiydi. Dinliyordu sadece. Onun geldiği günden bu yana o kızın onu izlediğini, rüyalarında bir ateş etrafında dans ettiklerinden bahsetti. Sonra öldüklerinden bahsetti, o güllerin şahı olduğuna şüphe etmediği gizemli yâr. Dudaklarını kıpırdatmak istedi, bir şeyler anlatmak istiyordu. Ama gel gör ki sanki dil onun değildi hüküm geçiremiyordu, dinlemiyordu onu. Kız yanına geldi ve sildi göz yaşlarını Selman’ın. Artık konuşma zamanı değildi, sadece birbirlerine bakıyorlardı ve sanki o şekilde konuşuyorlardı. Selman ateşi düşündü, kül olmak dedi, kız varım dedi. Selman boğulmak dedi, kız eyvallah dedi.Selman durdu düşündü birden, sevgiliye vaad ettiği şeyleri tek tek sorguladı kendi kendine. Biliyordu ki gerçek âşık sevdiğinin mutluluğunu isterdi, ellerini kaldırmak istedi, mecali kalmamıştı, gözleriyle dua ediyordu rabbine:’ yâ râb yârânla firakı istemem bu dünyada bilirim ki zaman geçecek ve ölüm gelecek. Yârin inci gözlerinden bir damla yaş akmasına sebep olacaksam işte burada canımı al!’ diyordu.Duası kabul olmuştu. Biliyordu ki hakiki âşığın duası geri çevrilmezdi.

Kabile halkı bir mezar kazdı hemen o ağacın dibine,oracığa defnettiler…

Hikayeyi bana anlatanın yorumuna göre aslında orada kimse yokmuş, garib Selman zaten bir rüyadaymış ve yâre varmak arzusuyla o kadar istekli imiş ki, Mevla ona vuslatı tattırmadan canını almasını istememiş Azrail’den.Aşkta samimi olmak …

İşte böyle sevgili okuyucum, bu satırlar seninle anlam kazanmakta, bazen bu satırların kimliğine bürünmek istiyor insan, bir o kadar duygulu bir o kadar da içinde hazineler barındıran bir ordu olmak başka kime nasip ki bu dünyada. Selman olmak, okumak yani yârin adını okumak her bir satırda, her bir satırın arkasına yâri gizlemek ve anahtarını da en derinlerine atmak, en derinlerine okyanusların. Sonra ümitle beklemektir aslında yaşamak anahtarı bulacak olan o yüzünü rüyalarda gördüğün o ay yüzlünün bir deniz kızı çevikliğiyle o en kuytu noktadan o anahtarı bularak geleceği günü. Ölüm mü ? Selman olmak kolay değil ey okuyucu, Selman olmak kolay değil ! Selman…

Ve son söz

Heyhat karanlığın gölgesiyle kaplandı yine satırlarım
Yazmakla tükenmez ki yârâ o en temiz hatıralarım
En iyisi susmalı Selman gibi ve konuşmalı gözlerim
Anlatır her şeyi sana söyleyemediğim nağmelerim



eyvallah...
 
Katılım
27 Mar 2006
#62
Ynt: Söylenmemiş Na'meler

uluğbey' Alıntı:
’ yâ râb yârânla firakı istemem bu dünyada bilirim ki zaman geçecek ve ölüm gelecek. Yârin inci gözlerinden bir damla yaş akmasına sebep olacaksam işte burada canımı al!’ diyordu.Duası kabul olmuştu. Biliyordu ki hakiki âşığın duası geri çevrilmezdi.
Çok güzel.... :(
 
Katılım
29 Ağu 2007
#63
Ynt: Söylenmemiş Na'meler

Ve seni anlatmak için kağıdı alınca eline seni anlatmanın heyecanından tek kelime edemeyip işte oracıkta toprakla hem-dem olan âşığın hayali geliyor aklına.

Dinle sevgili ve oku kimilerinin hikaye-i matem dediği kimilerininse isim koymaya dahi çekindiği bu nağmeleri. Anlamaya çalışma ama bunu anlamak ölümü anlamaktır, bunu anlamak kainatı anlamaktır ve şunu bil ki bunu anlamak şu divaneyi anlamaktır:

İşte bu satırların kimliğine büründüm.Allah razı olsun
 

UluğBey

Sükût gibi münzevi, çığlık gibi hür.
Katılım
27 Ara 2005
#64
Ynt: Söylenmemiş Na'meler

çaresizlik..

ne vakit kalemimi elime alsam titrer oldu ellerim
yazacaklarım fermanı mıdır bilmem son günlerimin

**
kana bulanan...

sığınmışken hayallerimle gölgesine yüce selvilerin
bir de baktım ki kana bulanmış akar çoşan ırmaklar

**
davet...

yıldız yok bugün semada belli ki sevgilide davet var
kainatsa huzurda seherde ol şems-i baharı görmek var

**
 

UluğBey

Sükût gibi münzevi, çığlık gibi hür.
Katılım
27 Ara 2005
#65
Ynt: Söylenmemiş Na'meler

bir dosta...


günlerden hangi gündü bilmiyorum, günleri takip etmeyeli hayli zaman oldu çünkü. Ne de olsa onlar birbirini takip eden ,hepsi birbirine benzeyen zaman dilimleriydi sadece.bir benzerlikleri vardı, hepsi de bir çarkın dişlileri gibiydi,çark mütemadiyen dönüyor ve beni kaçınılmaz sona doğru sürüklüyorlardı.farklılıkları ise isimlerinden ibaretti, bir bebek gibi sessiz bir kabullenişti bu isimlerin hikayesi .

bir genç vardı, hayalleri olan ve gözü ufukta olan bir genç. Şimdi gençti biliyordu ki yarın gençliği geçip gidecek ve alışacaktı hayata geç kalmalara.sebepleri düşünmeden sonuçlarını düşünürdü bazen. Öyle ya sebep-sonuç nihayetinde tek bir maksat dairesinde hareket ederdi. Sebep sonucu hazırlarken,sonuçta sebebi getiren bir sebep değil miydi? Yaşadığı bir kavram kargaşası mıydı yoksa birtakım boş vermişliklerin getirmiş olduğu bir kendindelik miydi ? satırların acımasızlığı kimi insanı sürüklerken diyardan diyara kiminin bir limana demir atmasına neden olurdu. O demir atanlardandı, attığı demir ise limanın en sert kayasına takılmış, akıp geçen zamana inat durakalmıştı o dalga dalga üzerine gelen maviliğin üzerinde… düşündü genç adam, durmuştu işte nihayetinde,sanki hayat senaryosunun bu bilmem kaçıncı perdesindeki rolünden sıyrılmış gibi azade hissediyordu kendini. Bir titreme sardı bedenini, neden sonra farkına vardı,gün batımının. Geceyi severdi, hatta bazen ayın üzerinde olmayı ve yıldızlara olta atmayı düşlerdi. Ay 14 üne dönmüştü, gökyüzü apaydınlıktı ve gözleri önünde bir yıldız tarlası belirdi birden,oltasını altı ve fırlattı tarlanın en kuytu ve en içinde kalmış yıldıza. Bir dalgalanma… birden yıldızları sayma arzusu belirdi içimde, öyle ya ben bu tarlanın sahibiydim artık, işte o yakaladığım yıldız da onların hükümdarı olmalıydı,artık o yoktu,yerine ben geçmeliydim. Akıp geçen zamana inat takılı kalmalıydım gökyüzünde ve bir ağustos gecesinde dillenmeliydi yürekler ve kalemler anlatmalıydı zamana galebe çalışımı… bir ses çalınmalıydı sonralarda kulağıma,biraz aşıkane biraz da rindane… aşkı anlatmalıydı bana ve sükutu… haddeden geçen nezakete bakmalıydı gözlerim ve sevgiliye dizilen onca meth ü senaları işitmeliydim, yaşlı bir gramafonun yanında efsuni nağmelerin avına çıkan çözleri çakmak çakmak bir civanmerd gibi…
 
Katılım
18 Mar 2009
#66
Ynt: Söylenmemiş Na'meler

Uluğbey' Alıntı:
haddeden geçen nezakete
Güzel olmuş ağabey.Bu bir dost kim ola?Gerçi tahminim var kendimce.Birde alıntısını yaptığım bölüm bana Nedim ya da Nef'i'nin beyitini hatırlattı...Yahu herkes kendi penceresinden bakıyor işte.Biz dışta tarafta kaldık daha doğrusu beni ilgilendiren tarafında kaldım.Kızma sakın ağabey :)
 

UluğBey

Sükût gibi münzevi, çığlık gibi hür.
Katılım
27 Ara 2005
#67
Ynt: Söylenmemiş Na'meler

ilgili ifadeler Nedim'in mısralarına bir telmih... çok beğenirim o ifadeleri...

neden kızayım ki hem...

bu arada tahminini ifade edebilirsin. merak ettim hem bu tahmini...
 
Katılım
18 Mar 2009
#68
Ynt: Söylenmemiş Na'meler

Uluğbey' Alıntı:
ilgili ifadeler Nedim'in mısralarına bir telmih... çok beğenirim o ifadeleri...

neden kızayım ki hem...

bu arada tahminini ifade edebilirsin. merak ettim hem bu tahmini...
Tahminim sizdiniz ağabey...
 
Katılım
26 Nis 2007
#69
Ynt: Söylenmemiş Na'meler



Özgürlüklerini kendi kazanır insan ve ona verilen özgürlükleri sınırlandıran da çoğu zaman kendisidir. Onları kullanmak ya da bir kenara bırakmak konusunda kararsız kalır bazen ama bir tercih yapmak zorundadır.. Feragat genellikle iyiye hasretle, onu temenni ederek gerçekleşir..
Yazıların sırlıdır hep, bu da öyle; biraz da felsefi bu kez :) Beyin kıvrımlarım isyan ediyor :) Dostuna teşekkürlerimizi sun özlemiştik bu uslubu..
 

UluğBey

Sükût gibi münzevi, çığlık gibi hür.
Katılım
27 Ara 2005
#70
Ynt: Söylenmemiş Na'meler

Çaresizlik… elimden hiçbir şeyin gelmeyeceğini, bu davanın kararının müebbet olacağını bile bile çaresizliğimle çırpınmak ve belki yorgun bir şehrin güneşe bakan akşamında çarelere inat çaresizliğimle avunmak ve sadece bununla mutlu olabilmek çok mu zor...


Yoksunluk… garip bir duygunun firekansınını çözememiş belki karmakarışık belki sadece bir ‘şey’ e karşı yoksunluk hissiyatımla yokluğumdan yoksun olmayı ve eylül tadında bir terk edişi kaderime işlemeyi taleb ediyorum hiçbir şeyden yoksun olmayandan…
 

UluğBey

Sükût gibi münzevi, çığlık gibi hür.
Katılım
27 Ara 2005
#71
Ynt: Söylenmemiş Na'meler

gecelerimin gündüzlere kavuştuğu vakitlerde kapatıyorum gözlerimi aydınlığa. istiyorum karanlığım hiç gitmesin. nedendir bilmem ama severim ben geceleri oldum olası, gece desem ve sussam orada ben sussam ve sustuklarım anlatsa beni. ben sussam ve sustuklarım gecenin kağıttan sessizliğine isyankâr olsa. geçmiş zamanların geceleriyle şimdilerin geceleri arasında ve gelecek zamanın geceleri arasında öyle farklar var ki… karanlık gitgide artıyor ve yarınlara çektiğim perdeler sımsıkıya sarılıyor duvalara. sahi perdeler olmasaydı ne yapardık ki biz? onlar ki bizi korur aydınlıktan, bizi bize emanet eder ve bizi bizle başbaşa bırakır çoğu zaman ve bir duvar gibidir dış dünyayla aranızda. pencerelerin onca bayağılığına inat nakış nakış korur sizi aydınlıklardan. duvardaki saatin tıkırtısından anlarsınız zamanın geçtiğini ve beklersiniz o veremli o nereden geldiğini kaynağını tam da bilmediğiniz ulvi ışığın gitmesini…

karanlık yalnızların dostudur çoğu zaman ve sığınılacak limanıdır her daim. kar kış demeden, fırtınalara kulak asmadan açar bağrını size. sizin yokluğunuzun karanlık için bir şey ifade etmediğini söylememe gerek yok sanırsam. ama onun yokluğunun sizin içn yakıcılığı oldukça büyüktür. nasıl sevmeyesiniz ki onu ? vakit tamam olduğunda yani kanal değiştirdiğinizde siz kimsecikler gelemeyecek yanınıza, o mel’un ışık da sızamayacak pencerenizin en ücra noktasındaki o iğne miktarınca delikten. o sımsıkı saracak bedeninizi oysa.işte o zaman anlayacaksınız karanlığın asıl vefekâr olduğunu. kim bilir belki bir noktanın son vermişliğiyle bakıyorsunuzdur hayata ; sizden sonra gelen harflerin sizle alakası yoktur,sizin cümleniz bitmiş ve ötesi bir nokta koyulmuştur adınızın yanına. diğer cümlenin küçük harfle başlamasını yani biraz size yakın olmasını arzulayacaksınız belki, ama gel gör ki arada bir uçurum misali ‘ . ‘ vardır ve artık cümlendeki harflere sığınmak zorundasındır…sonra karanlığa ihanet etmemeniz gerektiğini düşünürsünüz bir dem…

harfler ne anlatır bize? acaba anlatmak istediklerini mi anlıyoruz yoksa anlamak istediklerimizi mi? işte sermayeniz belli, size ait olan tek şey var o da ‘karanlık’ ötesi 8 harf işte, karanlık ve bir nokta. kimileri üç noktayı arzular; belki, der içinden, belki yarım kalmış cümlelerime bir gün, bir gün bir devam eden olur ve kimbilir belki harflerimden yeni yeni kelimeler türetip üzerimdeki karanlığı alır diye ümid edersiniz, sonra ‘yoook’ dersiniz, karanlığınızdan memnunsunuzdur, çünkü kimselerin bilmediğini, kimselere diyemediklerinizi ona demektesinizdir ve bazan ’sabır taşı olsa çatlardı ya hu,ses ver hele’ ithamlarıyla maruz bırakmaktasınızdır onu. ama çatlayan sabır taşına inat, sükutu seçmektedir karanlık. bundan bile bir vazife çıkarırsınız kendinizce, bak lisan-ı hâl ile konuşuyor işte dersiniz. evet evet,lisan-ı hâl. derken vakit gelmiştir, perdelerinizi çekme vakti gelmiştir, çünkü gün ağarmaya yüz tutmakta ve sevgili yavaş yavaş kaybolmaktadır, yapmanız gereken şey ise oldukça basit… kapatın gözlerinizi ve karanlığa yelken açın…
 

UluğBey

Sükût gibi münzevi, çığlık gibi hür.
Katılım
27 Ara 2005
#73
Ynt: Söylenmemiş Na'meler

boynu bükük bir çocuk alınganlığında geldim yine yanına; belki birçok defa geri gitti ayaklarım yanlış yollara saptı.buraya gelmeyeli ve seni görmeyeli ne çok şey kayıp gitti ellerimden bir bilsen... belki en belirgin tarafı kendimin kayıp gitmesiydi ve gidişime sanki hiç şaşırmamışcasına donup bakakalmamdı beni hissizleştiren.ama hiçbir şey yaralamadı beni ve hiçbir şeye üzülmedim ben hayallerimin beni hiç bilmediğim bir yerde ve tam onlara ihtiyacım olduğu demde beni darağacında bıraktığı kadar.
ayın terk ettiği bir gecenin ayazında sokak lambasının etrafında duyguğu siren seslerinin heyecanıyla dönen bir pervaneydim ben belki.ama bu öyle böyle bir şey de değildi. bir şey yaşıyordum ama 'ne' idi 'nasıl' idi bunu hiç bilmiyordum. hani şu fotoğraflar da olmasa insanın dimağında belki birçok şeyi unutup gidecek, güzel günleri.bazan bir yangın kaplar insanın yüreğini ve yakar yıkar her şeyi.tıpkı bir dağın zirvesinde çıkan orman yangınına çaresiz gözlerle bakan insancıklar gibisindir o anda. belki umut edersin bir şekilde yüreğindeki yangını söndürmeyi, belki yanıp kül olmasını arzularsın ama 'saklı'nın da yanıp 'kül' olma ihtimali tarumar edecektir seni. belki hayallerin terk edip hissizleşmeyle neticelenen vakıanın müellifi bu yangındı kim bilir.
dün ekmeğime katık ettiğim hayallerimin bugün beni katıksız bırakmayı göze alarak terk-i diyar eylemesi belki de manidardı. hayallleri miktarınca yaşamalıydı insan ve belki 'yaşamak' farklı olmalıydı kimilerince. nefes alıp vermek kadar kolay olmamalıydı 'yaşamak'. bir değerler silsilesini koymalıydı insanoğlu özüne. bir şeyleri bir 'şeyler' için yapmalıydı. hayata güneş gözlüklerinden ziyade en büyük numaralı gözlük hangisi ise onunla bakmalıydı.çünkü birçok kere 'ufak'cık görünen birçok 'şey' ufacık bir kıvılcım öyle yangınlarla sebep oluyordu ki bu yangının hengamesinde insanın kendinden geçmesi ve belki tüm hayallerini yitirmesi kaçınılmaz bir gerçekti.
belki çok dillendirmemeliydi insan kendini, dinlemeliydi belki de. çünkü bir saklanbaçtı belki de bu hayat. hayatın anlamını bulmak istedikçe karmaşıklaşan bir sorunlar bütününden ibaretti.sobelemek mümkün değildi yani. kabullenmek gerekti. tüm başı buyrukluğuna rağmen 'olsun ' demekti belki de tebessüm edebilmenin sırrı. bir tebessüm etmek kiminin birdem yüzünden düşürmediği kimininse yıllarca 'sımsıcak' bir tebessüme hasretle göçüp gittiği bir dünyada yaşıyorduk ötesi.kader birçok kere çelme takmıştı işte,dedik ya olsundu, belki belki birgün bir yerlerde bir şekilde karşılaşabilirdi insan hayalleriyle. demişler ya dağ dağa kavuşamaz ama...
 

UluğBey

Sükût gibi münzevi, çığlık gibi hür.
Katılım
27 Ara 2005
#74
Ynt: Söylenmemiş Na'meler

söylenmemiş namelerimi biriktip biriktirip hemen yakınımdaki denize savurmak istiyordum. söylenmemiş nameler söylenir oldukça ve kelimelerin düğümünü çözdükçe daha da düğümleniyordum işte. açığa çıkmamış acı acı değildi, söylenmemiş söz de benim değildi, gözlerinin içiyle bakamadığın senin değildir ayrıca. baktığın anda ise bu sefer sen onunsundur, seni esir alacak bir efsun yapar o ve kendini söylenmemiş namelerin en ritimsiz harfinin yerinde görmek istersin. yalancıktan gülücükler atmak, ben buradayım demek, çay içmek uyumak, sebepsiz eylemlerde bulunmak işte o zaman bir sebebe bürünüp de karşına çıkınca korkarsın bu sefer. çünkü karşına çıkan seni eylemsizliğe sürükleyecek olan üzerine kara bir şal almış, yüzü simsiyah olan adını koyamadığın bir "şey" den ibarettir. doğruları bilirsin onu görünce, yapılması gerekeni de. fakat bir bağ vardır onunla aranızda, bir karabasanın usulca yaklaşması gibi yaklaşmıştır sana ve seni esiri yapmıştır bir şekilde.
durup dinlenmek, nefes almak hayattan sonra biraz mola alabilir miyim demek belki dinginleştirebilirdi kafamı. ama bu da mümkün değildi ki? köprüden önce son çıkış levhasını geride bırakalı çok olmuştu. aşağısı denizdi, hoş bilinmedik bir yer değildi,sadece görülmedik bir yerdi. bir belirsizlikti ötesi. aslında alışık olduğum bir "şey"di işte.durup dinlenmek yok, azami hızın bilmem kaç olduğu bu köprünün ucunda seni bekleyenin yerine de bir "şey" koyacak oluyorsun. ne kadar "şey" varmış demi laylaylom gezen şu kafanda? söylenmemiş nameler çorap söküğüne benzer, zaten insan söyleyecek şeyleri bittiğinde yaşamamalı demi aslında? hep bir şey söylemeli ya da söyleme isteğinde olmalı. iyi niyetten dolayı sevab yazılıyormuş ya gerçekleştirmesen bile ve kötü şeylere niyet edince ve gerçekleştirmeyince yokmuş ya bir günahı. işte sen de güzel "şey"ler söylemeye niyet et. söyleyemesen de düşüncenin idraki elinden alındığını hissediyor olsan da, güzel şeyler söylemeye ve dahi düşünmeye niyet et.
bu oyunun sonunu sanki tahmin edebiliyorum.o değil yandığım nokta ben bu etabı geçmemiş miydim? sanki kendini tekrar ediyor bu oyun. bu öyle bir oyun ki oynamama şansının ve "çıkış" seçeneğinin olmadığı bir oyun. öyle zor etaplar var ki? bazen diyorsun ya hu hiç mi elektirik kesilmez, hiç mi ekran donmaz? sonra "adamlar yapmış abi" diyesin geliyor. sonra bir de kendine kızıyorsun, kendinle oyun oynamaya çalıştığın için. karşında bir ayna ve karşındaki onun sen olduğunu iddia ediyor. bilmem ne kanununa göre bilmem neye dayanarak karşıdaki "şey"in ben olduğunu söylüyorlar.o benim gibi imiş.bana benziyormuş.hatta benmişim o. ne garip bir "şey" daha işte.
zzzzzzzzzzz durun yerinizde, tamam hadi geçin yerinize bakayım siz, siz harfleri serbest bırakınca neler yaptırıyorsunuz, neler söyletiyorsunuz insana? sizin hepinizi tekrar o çuvala sokacağım.aaaaaaa. ya aması yok işte haydi gir bakayım içeriye, sesli harf grubundan olman senin ses çıkaracağını göstermiyor, sessizlerin yanında sessiz olmayı öğrenmelisin. unutma bu bir oyun ve oyunun sonunda "şey" olacak. efendim? ne mi olacak diye soruyorsun. söylerim ama bir şartla, uslu uslu girin bakalım yerinize. heh kandırdım enayileri. "oyunun sonunda ne olacakmış", soruya bak. sorunun cevabını bilsem ben zaten şimdi "şey" de olurdum. neyde mi? aman be sus. haydi söylenmemiş nameler, bir, iki, üç tıpppp.
 

UluğBey

Sükût gibi münzevi, çığlık gibi hür.
Katılım
27 Ara 2005
#75
Ynt: Söylenmemiş Na'meler

Aşk güzel şey yaşamayı değirli kılar durup baktığında
Ama yok mudur söndürecek firakın güneşi yaktığında

***

Yârin bürünmüşse sükûta yetmiyorsa sana sözcükleri
Şükret sen çok şey bekleme yeter sana düşündükleri

***

Ben beyân-ı hâlimi dillendireyim varsın sevgili sussun
Unutma ey Mustafa sen yar kafesinde sadece kuşsun


***

Ey deli gönlüm yeter bunca söylenmemiş name
Gecenin bu vaktinde çoşma yok şimdi vasla çare


selam...
 

UluğBey

Sükût gibi münzevi, çığlık gibi hür.
Katılım
27 Ara 2005
#76
Ynt: Söylenmemiş Na'meler

Ey sevgili ! Sevgisini hücre hücre hissetiğim en değerli. Uzayan yollar çok bir şey ifade etmiyor,yolun sonunda sen olduğunu anımsadığımda. Uğradığım ve uğrayacağım durakların niceliği de önemli değildi aslında.Her durak seni müjdeliyordu bana .Her dakika seni işaret ediyordu bende. Sokak lambalarının ışığıyla aydınlanmış odam ve limanlarına yalnılık gemilerinin uğradığı şehirler selam yolluyordu bana inceden inceye. Saba rüzgarı kokunu getiriyordu her sabah. Sevgili,sen yokken yalnızlık gemilerinde şehir şehir dolaştım ben, durup dinlenmeden okyanuslara yelken açtım, seni aradım mevsimler boyunca. Seni sorduğumda martılara,haber vermediler senden bana. Yağmur damlalarıyla adını yazdım çoğu zaman dalgalara, fırtınalı gecelerde sımsıkı sarıldım yokluğuna ve nefesimle ısıttım hayaletini. Güneşler doldurdu bazan içimi, sana yapılan her yolculuk güneşe yaklaşmak gibi geliyordu bana Himalaya dağlarında.Hissetmiyordum sevgili ;soğuğu, yalnızlığı,acıyı ayağım takıldığında elini uzattıyordun biliyorum, kurtarıyordun beni çoğu zaman boşluktan sevgili. Leyla'sı için çöllere düşen Mecnun gibi cananı için denizlere düşmüştü bu zamanın mecnunu ötesi. Sonsuzluğu arıyordu gözlerim, yani seni. Sana varsaydım ben sevgili, bitecekti tüm ızdırabım biliyorum, sana varsaydım bitecekti tüm ... O dem şehirler suskundu sevgili, rüzgarlar esmiyordu sarp kayalardan, getirmez oluyordu saba rüzgarı kokunu bana. Yolladığım güvercinlerin acı haberi geliyordu, oturup bir de onlar için ağıt yakıyordum sevgili. Ulaklar yollamıştım birçok kez uzun mesafelere aldırmadan, prangalıydım gelemiyordum işte yıllardır, tutsak etmişti bencilliğim beni şehirlere. Sen ordaydın, ben prangalıydım sevgili.Sen ordaydın ben ... Yeterdi işte artık bunca esaret, bırakmalıydım ruhumu sana doğru, bırakmalıydım kendimi sana. Varacağım sana sevgili, bir daha ayrılmamak üzere, yanında mesken tutmak için geleceğim yanına. Seni burada hissediyorum şimdi, tam işte şurada oturuyorsun sevgili. Gel artık diyorsun,gel artık... Pusulaya gerek yok diyorsun, ayakların getirecek seni bana. Baktığın her yerde ben olacağım diyorsun, attığın her adımda bana geleceksin diyorsun sevgili. Gözlerime bakıyorsun sonra,dinle diyorsun bir şiir okuyorsun efsûni sesinle bana:

Oraya gitme demedim mi sana,
seni yalnız ben tanırım demedim mi?
Demedim mi bu yokluk yurdunda hayat çeşmesi ben'im?

Bir gün kızsan bana,
alsan başını,
yüz bin yıllık yere gitsen,
dönüp kavuşacağın yer ben'im demedim mi?

Demedim mi şu görünene razı olma,
demedim mi sana yaraşır otağı kuran ben'im asıl,
onu süsleyen, bezeyen ben'im demedim mi?



başımı sallıyordum sadece, gözlerimde iki damla yaş ve merhamete muhtaç,seni dinliyordum sessizce.sanki sadece bana seslenmiyordun, bize sesleniyordun, sonra devam ediyordun sevgili, aciz; suskun, mahçup, bîtab dinlemede sadece seni :

Ben bir denizim demedim mi sana?
Sen bir balıksın demedim mi?
Demedim mi o kuru yerlere gitme sakın,
senin duru denizin ben'im demedim mi?

Kuşlar gibi tuzağa gitme demedim mi?
Demedim mi senin uçmanı sağlayan ben'im,
senin kolun kanadın ben'im demedim mi?

Demedim mi yolunu vururlar senin,
demedim mi soğuturlar seni.
Oysa senin ateşin ben'im,
sıcaklığın ben'im demedim mi?

Türlü şeyler derler sana demedim mi?
Kötü huylar edinirsin demedim mi?
Ölmezlik kaynağını kaybedersin demedim mi?
Yani beni kaybedersin demedim mi?

Söyle, bunları sana hep demedim mi?


başını sallıyarak bitiriyordu sevgili namelerini, sonra sokak lambasının ışıklarında sükût kol geziyor odamda yine,ne de olsa söylenecek tüm nameleri söylemişti,sevgili,sevgili...
 
Katılım
30 Ocak 2010
#77
Ynt: Söylenmemiş Na'meler

Dîvân'da bir yazıyı veya şiiri okuduktan sonra, hayranlığımdan söyleyecek kelîme bulamayınca "Beğen" butonuna tıklamak kâfî gelebilirdi. Ama şimdi o da yok. :)

Yeter mi bilmem ama, diyeceğim o ki; yüreğine sağlık ağabey..
 

UluğBey

Sükût gibi münzevi, çığlık gibi hür.
Katılım
27 Ara 2005
#78
Ynt: Söylenmemiş Na'meler

RahgüzaR' Alıntı:
Dîvân'da bir yazıyı veya şiiri okuduktan sonra, hayranlığımdan söyleyecek kelîme bulamayınca "Beğen" butonuna tıklamak kâfî gelebilirdi. Ama şimdi o da yok. :)

Yeter mi bilmem ama, diyeceğim o ki; yüreğine sağlık ağabey..
Can kardeşim benim, Allah razı olsun, daha ne diyesin, saol varol...

Kardeşim, beğen butonumuz yok şimdi ama 29 harfimiz ve bunları kullarak yazacak binlerce kelimemiz, cümlemiz var demi :) Onları kullanalım biraz da ...

tekrar teşekkür ederim...
 

UluğBey

Sükût gibi münzevi, çığlık gibi hür.
Katılım
27 Ara 2005
#79
Ynt: Söylenmemiş Na'meler

binlerce şükr O'na ki gönderdi kokusun yaranın
razıyım ser-i kûyunda olayım bir divane cananın

***

yâ rab n'ola tüm derd-i ışk ehlinin gönlünü eyle şâd
açmış ellerini vuslatı diler eder her gece yarini yâd
 

UluğBey

Sükût gibi münzevi, çığlık gibi hür.
Katılım
27 Ara 2005
#80
Ynt: Söylenmemiş Na'meler

gönül teknem çekti beni yine yalnızlıklar rıhtımına
su sakin gönül sakin söylenmemiş nameler sakin
 

Konuyu şu anda okuyanlar : (Users: 1, Guests: 1)

Giriş yap