Sözün Doğrusu

Katılım
20 Eyl 2008
#1
Shakespeare'i bilmeyen İngiliz var mıdır?
Hayır!
Fakat Fuzûli'yi bilmeyen, Bâki'yi hiç duymamış, Hâmid'i çoktan unutmuş, İkinci Murad kim? İkinci Mehmet hangi Mehmettir? Bunlardan habersiz ve üstelik bu Türk büyüklerini tanımadan sevmeyen
Türk münevverleri(!) vardır.
Neden?
Bu sorunun cevabından şu son 60 yılın bütün Türk aydınları sorumludur. Acı hakikat şudur ki biz yüzyıldan beri yanlış bir yol üzerinde haddinden hızlı yol yürümüşüz.


Delişmen Alkibiades, birgün edebiyatla uğraşan birisinden İliada'yı istemiş. Adam "yok" deyince Alkibiades tokadı yapıştırıvermiş. diyen Fransız mütefekkiri Montaigne, küçük fıkrasına şu sözleri de ilave etmiş. "Siz bugün dua kitabı olmayan papaza ne dersiniz?"
Alkabiades, MÖ birinci asırda yaşamış, Atinalı bir ordu kumandanıdır ve bazı delişmen hareketle-
riyle tanınmış bir kimsedir. Fakat Homeros'u bilmeyen ya da onun kitaplarını evinde bulundurmayan
edebiyat meraklısına tokat atışı asla hoppa bir hareket değildir. Bilhassa eski bir Yunanlı için bu, tam manasıyla haklı ve yerinde bir tokattır.


Reşat Nuri'nin "Tanınmayan Adam" hikâyesinde haftalık bir mecmua "Şu meşhurları tanıyor musunuz?" diye 14 dünya meşhurunun resmini koymuş ve bir müsabaka açmış. Dünya meşhurları arasında Türk vatan şairi Namık Kemal'in de resmi bulunuyormuş. Önemli bir kısmı Avrupada tahsil görmüş misafirlerle dolu bir salonda, zamanın aydınları sinema yıldızlarını, boksörleri hatta meşhur hırsızları bile tanımışlar fakat sıra Namık Kemal'e gelince hiçkimse tanıyamamış. Namık Kemal'i mavi sakal Landro'ya benzetenler mi olmamış; buna itiraz edip Landroyu tanımadığı için bu fikri ileri sürenleri şiddetli ayıplayanlar mı görülmemiş... Herşey olmuş... ve Namık Kemal'i, kalabalık bir evde bir köşede uyuklayan ihtiyar bir amca tanıyabilmiş. (Bu kadarı da olmaz diyorum.)


Bir yerde lise diploması olan bir gence Fuzûli'yi sormuşlar yabancı bir isimmiş gibi, bön bön bakmış.
Namık Kemal? demişler; bu ismi hatırlamış ama kimdi? ne iş yapardı? hatırlayamamış. Tevfik Fikret?
"Galiba şairdi" diye çekingen bir hüküm vermiş. Ömer Seyfettin? demişler. "Ha onu biliyorum." cevabını vermiş. "Gazetelerde makale yazardı."

Alıntı
 
B

BirSerdar_i_KeRRaR

#2
Ynt: Sözün Doğrusu

Paylaşım güzeldi,çok derin bir yaraya tuzlamışız.. iyice tuzlayalım ki açılsın bu yara da millet ne denli vahim bir halde olduğumuzu görsün..
Zaman-ı behrin birinde dünyadaki tarihi mekanları gezen bir gezgin Moskova,Roma,Madrid derken İstanbul'a gelmiş elinde not defteri ses cihazı İstanbul Üniversitesi'nin ünlü Beyazıt çıkışında o meşhur kapının tepesindeki Osmanlıca yazıyı okutmak ve ne anlama geldiğini öğrenmek istemiş,tarihlerin 80 öncesini gösterdiği zamanlar...Elinde kitaplarıyla içerden çıkan bir gence sormuş ingilizce olarak,(dikkat edelim ingilizce bir soruyu anlayıp cevap verecek kadar yabancı dil bilgisi var) Affedersiniz,şu tepede yazan yazıyı bana okur musunuz? genç şöyle bir iki dönmüş sağından denemiş solundan denemiş çıkaramamış.Her gün altından geçtiği kapının üstünde yazan yazıyı okuyamamasına o da hayıflanmış...İngiliz gezgin kendi gençliğini düşünmüş önce,evet bizimkiler de çok iyi değildir lakin anlamını bilmeseler bile yüz yıl önceki eserleri veya kitabeleri okuyabilirler diye geçirmiş içinden..Aynı soruyu bir çok kişiye sorup cevap alamayan adam ümitsizce geri dönüp giderken Beyazıt Camiinden cıkıp evine doğru yol alan bastonlu bir dede dikkatini çekmiş,son bir umutla yanına yaklaşıp ingilizce yazıda ne olduğunu sormaya çalışmış ama baktı ingilizceyle anlatamıyor işaret diliyle yazıyı gösterip eline kağıdı kalemi vermiş.Yaşlı dede,yazının orjinalini yazıp altına latince okunuşunu ve türkçe anlamını yazıp geri vermiş.Beyazıt Camiinin emekli imamı,adamın teşekkürüne göğsüne koyduğu eliyle cevap vererek koyulurken evinin yoluna,adam acımsı bir ifadeyle bir ona bir de kapıdan girip çıkan yarının aydını olacak gençlere bakmış..Hadise o dönemin gazetelerinde manşetten yayınlanmış..: Cahil Bir Nesil Yetiştirdik...
Yıllar geçti ama sanki değişen birşey olmamış gibi geliyor bana...sizce?
 
Katılım
27 Eki 2007
#3
Ynt: Sözün Doğrusu

cahil bir gençlik yetiştiriyor idik artık değil ;)
 
Katılım
20 Eyl 2008
#4
Ynt: Sözün Doğrusu

Bir millet, ancak büyük bir edebiyatı olabildiği ölçüde büyük millettir. Çünkü milletlerin bütün milli ve medeni zaferleri; bütün fikir ve kültür şahlanışları, meydana getirdikleri güzel sanatlarda, dillerin-
de ve edebiyatlarında abideleşir.


Diller ve edebiyatlar, önce okullar vasıtasıyla, sonra bütün hayat boyunca, bir milletin yeni nesil-
lerinde, sadece bir dil ve sanat kültürü uyandırmakla kalmaz. Aynı zamanda büyük bir milli terbiye,
milli bir gurur, hatta milli bir güven ve karakter meydana getirir. Bu nedenledir ki dillere ve edebiyat-
lara vurulacak her hain baltanın hedefi, dili ve edebiyatı değil, milleti yıkmaktır.


Bu böyle olduğu halde yeryüzünde durmaksızın dil ve edebiyat değiştiren millet, Türk Milletidir. Bu garip alınyazısı ise milli talihlerin en kötüsü olmuştur.


Bizim, vaktiyle, Göktürkler devrinde yüzde seksen milli bir yazımız vardı. Bu yazımızla, yüzdeyüz milli bir edebiyatı ebedi taşlar üzerine yazmıştık. Bu yazının harfleri, yaşadığımız hayatın hareketle-
rinden ve çevremizdeki eşyadan şekillenmişti. Bu edebiyat, bir hitabet edebiyatı, bir tarih edebiyatı,
bir hatıra edebiyatı çehresindeydi. Bunların hepsinin üstünde olarak da vatancı ve milliyetçi bir edebiyattı.


Derken, bu güzel ve milli Türk iktidarı, bir ihtilâlle yıkıldı. Başa geçen Uygurlar, Göktürk edebiyatı-
nı da yıktılar. 38 harfli Göktürk yazısını tarihten silip yerine Soğdlulardan aldıkları 14-18 harfli ve yabancı bir alfabe getirdiler. Bu yazı, Türkçenin dehasını ifade kudretinde değildi. Türk dili, önce ahenk bakımından sarsıldı. Sonra eski ve ateşli Türk edebiyatının yerini Buda dininin enerji küllen-
diren mistikliği kapladı.


Ardından daha büyük bir talihsizlik oldu. Asya'daki Türk hakimiyeti 13. asırda Moğolların eline geçti. Moğollarda Soğd (Uygur) yazısını kullandılar. Buna rağmen Türk edebiyatı bu kifayetsiz yazıyla da kalkınıp yaşamaya çalıştı.


Sonra biz, İslam Medeniyeti içerisine girdik. Bu medeniyetin üstün milleti olduk. Bugün düşmanca bir cehaletle, sadece Arap yazısı dediğimiz, ortak İslam Medeniyeti yazısını öğrendik. Büyük bir dine sarılmanın heyecanıyla, bu yazıyı, dünyanın en güzel yazısı kıyafetine soktuk. O, artık, ne Fenike ne Arami ne de Nabati bir yazıydı. Elimizde onun şekli İslâmi Türk yazısı oldu.


Fakat bu seferde Uygur devrinde yazdığımız eserleri unuttuk. Sonra o yazılarımızı ve eserlerimizi bize Avrupalılar okuyup tanıttılar. Biz herşeyi unutmuştuk. Terkettiğimiz bu iki yazı ile birlikte, Asya'
daki bütün büyük kültürümüzde maziye karıştı. Elimizde vefalı halk hafızasının şifahi olarak yaşata-
bildiği hatıralar kalabildi.


Bu ikinci sil baştan (!) devresinde, bilhassa Anadolu ve Balkanlar Türkiyesinde, tarihimizin en büyük medeniyetini kurmuştuk. Yazımız ve edebiyatımız da bu medeniyete uygun bir şekilde gelişmişti. Büyük hat sanatı, büyük mimari, musiki ve büyük edebiyat oluşturduk. Bu kültürle 9 asır boyunca, kütüphaneler dolusu ilim ve sanat eserlerimiz oldu. Edebiyatımız dünya hakimiyetimiz ölçü-
süne yükseldi. Edebi eserlerimiz içinde dünya edebiyatında üstün yer alacak nice şaheserler ışıldadı.
Bu devirde biz, bilhassa mensup olduğumuz medeniyetin, şiirde en üstün seviyesine varmıştık. Bugün tereddütsüz söylenebilir ki bu şiir, bir bakıma bütün dünya şiirinin en üstün mısralarını ve manzumelerini veren şiirdir.


Nihayet geçirdiğimiz nice ızdıraplardan sonra, çağdaş medeniyet sahasında söz sahibi olmaya azmedince, İslami Türk yazısı yerine Latin yazısını kullanmamız gerekti. Fakat bu son yazımızı kulla-
nırken de tarihten ders almadık. Böyle olunca Göktürk devri edebiyatı gibi, Uygur devri edebiyatı gibi
İslami Türk edebiyatını da, içimiz yanmayarak aynı kara toprağa gömdük. Bugün 11. asırdan 20. asra kadar oluşturduğumuz bütün şaheserleri okuyacak, okuyup anlayacak nesiller, hergün daha da tükenmektedir.


Böylelikle yine milli mazimizin aleyhinde çalıştık. Bu en yeni devirde de eski şaheserlerimizi yeni nesillere tanıtacak ve sevdirecek hiçbir hamiyyet gösteremedik. Bunun yolunu, çaresini ve faydasını
araştırmadık.

Nihad Sami Banarlı
 
Katılım
12 Şub 2009
#5
Ynt: Sözün Doğrusu

Ben lisede okurken edebiyat dersi demek "Dîvân şiirine ve Dîvân şairlerine hakaret etmekti." Bir sürü edebiyat hocasının dersine katıldım,istisnasız hepsi böyle idi.
Resmi ideolojinin birinci düşmanıydı Dîvân şiiri. Resmi ideolojinin sözcüleri olan sanat camiasının ileri gelenleri her fırsatta Dîvân şiirini yerden yere vurmuştur.Hababam Sınıfı serisinin Hababam Sınıfı Uyanıyor isimli filminde Zühtü Hoca şahsında Dîvân şiiri sevenleri Atatürk düşmanı gösteriyorlar.Bu hep böyle olmuştur.Hatta bir zamanlar: "Fuzûlî'yi,Bâkî'yi bilmemek fazîlettir." denildiğini biliyorum.
Biz hem şiirimizden hem de müziğimizden mahrum edildik...
 

Konuyu şu anda okuyanlar : (Users: 1, Guests: 0)

Giriş yap