Talihli sözcük :)

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
#1
Bu başlıkla,okuyan herkese faydalı olabileceğine inandığımız sözcükleri paylaşalım. Bunlar bildiğimiz ya da yeni öğrendiğimiz sözcükler olabilir. Ölçü, divan azalarının da bu kelimeyle ilgili bilmesi gereken bir kaç önemli ayrıntı olduğuna inanmış olmamız. Peki neden talihli sözcük? Çünkü sözcük için divanın huzuruna çıkmak büyük bir nimet olmalı, o sebepten talihli :) Keyifli paylaşımlarda bulunmak üzere...

İlk sözcüğümüz hemen gelsin:
.....................................................

ÎSAR:
İnsanın, başkalarını kendisine tercih etmesi yani kendi ihtiyâcı olan şeyi muhtaç olan din kardeşine vermesidir. Îsâr sâhipleri yüksek bir ahlâk ve faziletin timsâli olarak gösterilir.


وَلاَ يَجِدُونَ فِي صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِمَّا أُوتُوا وَيُؤْثِرُونَ عَلَى أَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ
Onlar, mü’minlere verilen şeylerden nefislerinde herhangi bir kaygı duymaz ve muhtaç olsalar bile onları kendilerine tercih ederler.”(Haşr sûresi 59/9.)
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
#2
Ynt: Talihli sözcük :)

BERK:

Lügat mânâsı itibarıyla “şimşek” sözcüğüyle karşılayacağımız “berk”, hak yolcusuna yolun ilk merhalelerinde tecellî eden bir nurdur ki, “kurb” sâlikleri için ilk davetiye sayılır. Ehl-i hakikat, tecellî-i berkiyeyi, Kur’ân-ı Kerim’de, değişik üslûplarla ele alınıp ifade edilen

وَهَلْ أَتَاكَ حَدِيثُ مُوسَى إِذْ رَأَى نَارًا فَقَالَ لِأَهْلِهِ امْكُثُوا إِنِّي اٰنَسْتُ نَارًا

“Sana Musa’nın haberi de geldi; hani o bir ateş görmüştü de, ailesine: Hele siz durun da ben bir ateş gördüm demişti.”1 mealindeki âyetlerle irtibatlandırarak, böyle bir ışık çakmasının, peygamberler için nübüvvetin, veliler için de vilâyetin mebdei gerçeğinin hatırlatılmak istendiğine dikkat çekildiğini anlamışlardır.

Hakikat yolundaki seyahatin ilk adımlarını iman, amel-i salih ve yakaza teşkil ettiğinden, berke ilk hakikî adım denmesi doğru olmasa da, onu, a’mâle göre değil de ahvâlin ilk adımlarından biri olarak kabul edip izafî bir evveliyet verebiliriz.
 
Katılım
29 Ağu 2007
#3
Ynt: Talihli sözcük :)

Bu konu için teşekkür butonu olmalıydı diye düşünüyorum.

Îsâr sâhipleri yüksek bir ahlâk ve faziletin timsâli olarak gösterilir.İsar kelimesini cümle içinde gördük ama'' berk''kelimesi nasıl kullanılmalı?Bu kelime çocuklara isim olarak veriliyor ama cidden cümle içinde kullanıldığını hiç duymadım.
 

mehmet baki

Çok Önemli Parti yani ÇÖPün daimi şefi.
Katılım
3 Ağu 2008
#4
Ynt: Talihli sözcük :)

esselam;

sayih' Alıntı:
'' berk''kelimesi nasıl kullanılmalı?
berk şimşek manası dışında sert, katı, kavi manalarına da gelmekte.

"Başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız
başkalarının düşünceleriyle değil.
"Üstümde yıldızlı gök" demişti Königsberg'li
"içerimde ahlâk yasası".
Yasa mı? Kimin için? Neyi berkitir yasa?"

sebeb-i telif'de ismet özel kullanmıştır. misal verdiğimiz şiir olduğu için manasını şaire havale edelim.

hamiş: el mana fi batn el şair deyu boşuna dememişler. :)
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
#5
Ynt: Talihli sözcük :)

sayih' Alıntı:
Bu konu için teşekkür butonu olmalıydı diye düşünüyorum.
Bu cümlenle butona lüzum kalmamış, sağolasın sayih :)

sayih' Alıntı:
berk''kelimesi nasıl kullanılmalı?Bu kelime çocuklara isim olarak veriliyor ama cidden cümle içinde kullanıldığını hiç duymadım.
mehmet baki hocanın da dediği gibi "berk"in şimşek anlamı dışında kullanımları da var.
Toparlarsak bu sözcüğün "şimşek, sert, katı, sağlam, kavi"manalarında kullanıldığını öğrenmiş oluyoruz.
Sözcüğü sağlam, kuvvetli manalarında düşündüğümüzde çocuklara isim olarak verilmesinde de sakınca görünmüyor. Daha farklı kullanımlarla karşılaşmak mümkün olur mu diyerek sözlüğü yeniden karıştırdığımda "berkimek" (sağlamlaştırmak), "berkitme" (sağlamlaştırma,tahkim), "berkinmek" (pekiştirilmek) fiillerini ve "berklik" (sağlamlık, katılık) ismini de "berk" sözcüğünün yanında paylaşmak gerektiğini düşündüm.

"Yerlerini berkiten uluslar çabuk yok olmazlar." şeklinde cümle de kurailiriz. :)
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
#6
Mücâhede

MÜCÂHEDE:

*Çalışma, gayret.
*Allah yolunda savaşma.
İnsanın teşebbüslerinde ciddî olması, güç ve tâkatını tam olarak ortaya koyması diyebileceğimiz mücâhede; gönül erbabınca, iradenin hakkını vermek, nefis ile savaşmak, onu yenebilme yollarını araştırmak, bedenin istekleriyle dinin emirleri –velev müstehab ve âdâb olsun– çakıştığında tercihlerini her zaman din istikametinde gerçekleştirmek; yemede, içmede, uyumada, konuşmada zarurî olanla iktifâ edip, ibadet ü taat ve hayrât u hasenâtta iyiliğe doymamak demektir.

Öteden beri erbab-ı mârifetin; maddî mücâhede, mânevî mücâhede; diğer bir tasnifle "cihad-ı asğar", "cihad-ı ekber" diye tahlil edegeldiği mücâhede, nefis ve şeytana karşı, mesâvi-i ahlâk diyebileceğimiz fena huy ve fena davranışlara karşı ve kendi şartları içinde zarurî hâle gelince, düşmana karşı savaşın, direnmenin, tetikte olmanın, teyakkuzun ve hazırlıklı bulunmanın unvanı olmuştur. Riyâzet, irşad, tebliğ veya maddî cihadla alâkalı yazılmış hemen her eserde وَجَاهِدُوا فِي اللهِ حَقَّ جِهَادِهِ "Allah uğrunda tam hakkını vererek cihad edin!" (Hac, 22/78) gibi âyetler serlevha yapılarak, mücâhede bu umumî espri içinde ele alınmıştır. (Kalbin Zümrüt Tepeleri)
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
#7
Cezbe, İncizap

Çekme, çekip kendine bağlama, kendinden geçme ve rûhî heyecan sözleriyle ifadelendireceğimiz cezbe, tasavvuf ıstılahında; Allah'ın, sâliki kendine çekmesi, bundan doğan vecd hâli ve sâlikin beşerî sıfatlardan sıyrılarak ilâhî vasıflarla –ahlâk-ı âliye-i Kur'âniye de diyebiliriz– ittisafı ve tecelliyât-ı celâl ile vahdeti duyup hissetme veya müşâhedesidir ki, bu tecellilere ma'kes olan pâk ve müstaid bir ruh, kendini öte­lerden kabarıp gelen dalgaların gel-gitlerine salar; tıpkı yüzme ameliyesiyle bütünleşmiş iyi bir yüzücü gibi, endişesiz, korku­suz, telâşsız ve derin bir teslimiyetle; bazen de şevk u tarâb içinde sürekli yüzer-durur.

Cezbe, insanın özüyle irtibatlı "ile'l-merkez=merkez çek" bir kuvve-i kudsiye tarafından, yine onun yaratılış gâyesine ve mahiyet ibresinin gösterdiği ufka doğru bir çekme ve cez­betme ise; incizap, ruha vârid bu davete, onun karşı koyma­dan "severek, isteyerek geldim" demesidir.

Cezbe, esbâb-ı âdiye ile elde edilemeyecek kadar büyük bir mevhibe ve mazhariyettir; bu mazhariyetin biricik sebebi de cebr-i mukaddes ve ihtiyar-ı mübecceldir. Evet, hem cez­beyi kucaklayacak ruhtaki istidat ve gönüldeki safvet, hem de meâlîye müştak bu nezih fıtratın ikinci bir mevhibe ile şeref­lendirilmesi, ikisi de Hakk'a aittir. ذَلِكَ فَضْلُ اللهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ "İşte bu, Allah'ın bir fazlıdır; onu dilediğine verir;" verir de bir "ân-ı seyyâle" içine, koca zaman parçalarını ve onlardaki şuûnâtı sığıştırır.. bir tek adıma, cennetlere ulaşma gücünü bağışlar ve bir nazara, kömürü elmas hâline getirme kabili­yetini bahşeder.
 
Katılım
26 Nis 2007
#8
Ynt: Talihli sözcük :)

İNTİFADA;

Sözlük anlamı ile silkinmek, ayağa kalkmak, baş kaldırmak.

Filistinlilerin atılan bir taşla İsrail'e karşı 1987'nin Aralık ayında başlattığı direnişin adıdır. 2000 yılının Eylül ayında tekrar başlayan direniş ise İkinci İntifada olarak bilinmektedir.
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
#9
Ynt: Talihli sözcük :)

zeyl:
intifada yanlısı gösterilerin düzenlendiği o dönemde yayınlanan bildirilerde şu noktalara dikkat çekilmiştir:

• İsrail ordusunun işgal topraklarından çekilmesi
• Siyonist tüm sömürge yerleşim bölgelerinin boşaltılması
• Filistin göçmenlerinin Filistin’e dönme hakkı
• Kudüs başkent olmak üzere bağımsız Filistin devletinin tanınması
• İsrail’in uyguladığı şiddete karşı uluslararası gözlem
• İsrail'in 1967 sınırlarına geri dönmesi.
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
#10
Vahdet ve Kesret

Vahdet ve kesret sözcükleri de tıpkı "Evvel"-"Âhir", "Zâhir"-"Bâtın" isimleri gibi lügavî mânâları itibarıyla birbirinin mukabili, hakikatleri açısından "zıdd-ı mülâyim" çerçevesinde hep birbirini hatırlatan ve beraber anılan kelimelerdendir.

Birlik, yalnızlık, teklik diyeceğimiz vahdet; hak yolcusunun, her şeyi Allah'a bağlayarak bütün eşyâ ve hâdiseleri O'ndan bilmesi, O'na vermesi; her nesne, her hâl ve her harekette O'nun ilim, kudret, irade ve sair sıfât-ı sübhâniyesinin parıltılarını müşâhede etmesi, topyekün ef'âl âleminin arkasında esmâ-i hüsnâ tecellilerini görüp sezmesi; sözün özü, hep O'nu bilip, O'nu duyup, O'na yönelip, O'nun maiyyet-i mâneviyesine ermesi ve sonra da yalnız O'nu istemesi, O'nun rızasına kilitlenmesi ve her zaman O'nun emir ve isteklerine bağlı kalması demektir ki; bunlar, gerçek bir müminin, Hak karşısında düşünce, inanç, tavır ve davranışlarının da icmâlî ifadesidir.

Hazreti Zât'a bakan yönüyle vahdet; O'nun tek, yektâ olması; şerik ve nazîr, vezir, muîn ve yardımcısının olmaması; herkes ve her şey, her halinde O'na muhtaç olduğu halde, O'nun herkesten ve her şeyden müstağnî bulunması mânâsına Âlim-i Mutlak, Hâlık-ı Mutlak, Hâkim-i Mutlak, Müdebbir-i Mutlak, bütün evsâf-ı kemâliyenin Mevsûf-u Mukaddes'i, esmâ-i hüsnânın Müsemmâ-i Akdes'i ve bütün kesret âlemindeki tebeddül, tegayyür, elvân, eşkâl ve ahvâlin de biricik mercii ve mutasarrıfı demektir.

Buna karşılık kesret ise, üzerinde muhit bir ilim, kâhir bir kudret ve hâkim bir iradenin mührü, sikkesi, tuğrası bulunan bütün bir varlık ve hâdiseler mânâsına geldiği gibi, hak yolcusunun, kendi iman ve mârifet ufkuna göre tekvinî emirleri doğru okuyup doğru değerlendirerek, her biri O'nun cemâl ve kemâline birer mücellâ ayna olan topyekün eşyâ ve onların kasda, iradeye bağlı hususî hallerinin çehrelerinde Hazreti Mütecellî'nin okunduğu/okunacağı bütün bir kâinat kitabıdır.

Biz Müslümanlar, vahdet ve vahdâniye yolu ya da kesret ve kesretiye mesleği denince, konuyu yukarıda ortaya koymaya çalıştığımız hususlar çerçevesinde anlarız. Kadimden beri mişkât-ı nübüvvetin vesâyetinde seyahat eden bütün hak yolcuları da aynı şekilde anlamışlardır. Bu itibarla da, onların, her şeyi Hak'tan bilmeleri, O'na bağlamaları, O'nunla görüp duymaları kat'iyen bir kısım felsefecilerin mütalâalarıyla karıştırılmamalıdır. Bazı filozoflar, bizim, Allah'ı birleme diyeceğimiz vahdâniye mesleğini monoteizm ve her şeyin O'ndan gelmiş olması ve O'na bağlı bulunmasının ifadesi sayılan vahdet telâkkisini de monizm, dahası kesretiye mülâhazasını da plüralizm şeklinde yorumlamışlardır ki, bunlar bizim bu kelimelere yüklediğimiz mânâlardan çok farklı şeylerdir ve bizden de bizim sofilerimizin düşüncelerinden de fersah fersah uzaktır.
 
Katılım
19 Ağu 2007
#11
Ynt: Talihli sözcük :)

İyi ki açmışsın bu konuyu dil-şad. Gerçekten ihtiyaç vardı böyle bir bölüme. Daha fazla talihli sözcüğümüz olur inşallah ve bölümün adını değiştiririz: Talihli Sözlük ;)
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
#12
Ynt: Talihli sözcük :)

gece yürüyüşü' Alıntı:
İyi ki açmışsın bu konuyu dil-şad. Gerçekten ihtiyaç vardı böyle bir bölüme. Daha fazla talihli sözcüğümüz olur inşallah ve bölümün adını değiştiririz: Talihli Sözlük ;)
Teşekkür ederim gece yürüyüşü, konuyu açarken ben herkesin bir şeyler paylaşacağını ümit etmiştim fakat görünen o ki kimsenin pek gönlü yok :) Sadece ben yazarsam talihli sözcüğün talihli sözlük olması epey uzun zaman alır. Sizlerden de katılım bekliyorum haberiniz olsun :)
 

terk-i diyar

"aziz misafirim"
Katılım
17 Şub 2008
#13
Ynt: Talihli sözcük :)

Dil-şâd' Alıntı:
Sadece ben yazarsam talihli sözcüğün talihli sözlük olması epey uzun zaman alır.
Haklısınız :) bir yerlerden başlamak gerek ;)

tayy-i mekân

1-Mekanı mesafeyi atlarcasına geçme.
2-Allah-u Tealanın dostlarına bir anda uzun mesafeler kat ettirmesi.
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
#14
Hayâ

Çekingenlik ve utanma da demek olan hayâ; sofîye ıstı­lahında, Allah korkusu, Allah mehâfeti ve Allah mehâbetiyle O'nun istemediği şeylerden çekinmek mânâsına gelir. Böyle bir hissin, insan tabiatında bulunan hayâ duygusuna dayan­ması, o şahsı, edep ve saygı mevzuunda daha temkinli, daha tutarlı kılar. Temelde böyle bir hissi bulunmayan veya yetiş­tiği çevre itibarıyla onu yitiren şahıslarda ise, böyle bir hayâ duygusunu geliştirmek zor olsa gerek.

Evet, yukarıdaki işaretlerden de anlaşıldığı gibi hayâyı iki­ye ayırmak mümkündür:

1) Fıtrî hayâ ki, buna hayâ-i nefsî de diyebiliriz; insanı pek çok ar ve ayıp sayılan şeyleri işlemekten alıkor.
2) İmandan gelen hayâdır ve İslâm dîninin önemli bir derinliğini teşkil eder.

Fıtrî hayâ, İslâm dîninin rûhundaki hayâ ile beslenip gelişince ar ve ayıplara karşı en büyük mânia teşekkül etmiş sayılır. İnsan bunlardan biriyle tek başına kaldığı zamanlarda ise, bazı ahvâl ve şerâit altında sarsılır, devrilir, hatta bazen bütün bütün yıkılabilir..

Bir başkasına göre insanın, Cenâb-ı Hakk'ın gizli-açık her şeye nigehbân olmasına göre hayatını tanzim edip onun kendisine olan muâmelesini esas alarak yaşamasıdır ki, bir ilâhî eserde bu husus hatırlatılarak şöyle buyurulmaktadır: يَا ابْنَ آدَمَ! إِنَّكَ مَا اسْتَحْيَيْتَ مِنِّي أَنْسَيْتُ النَّاسَ عُيُوبَكَ "İnsanoğlu! Sen Benden hayâ ettiğin sürece insanlara ayıplarını unut­tururum."[


Bir insanın gerçek insanlıktan nasîbi, hayâdan hissesi ölçüsündedir. Eğer hak yolcusu, menfî-müsbet bütün teşeb­büs­lerinde başını sonsuza çevirip davranışlarını ötelere göre ayarlayamıyor, mahviyet içinde iki büklüm olup edeple yaşa­yamıyorsa, onun mevcûdiyeti bir bakıma kendisi için ar, baş­kaları için de bârdır.
 
Katılım
19 Ağu 2007
#15
İstiğrak

"Dalma, içine gömülme, boğulma mânâlarına gelen "gark" kelimesinden türetilmiş istiğrak; kendinden geçme, dünyayı unutma, kalbini dünyevî endişelerden temizleyip bütünüyle Hakk'a yönelme.. ve binnetice vecde gelerek bir mânâda kendini bilemeyecek şekilde dalgınlaşıp hayrete dalmak demektir ki, Hak dostluğuna erip "halvet-i hâssa" ile şereflenenlerin muhabbetten müşahedeye, müşahededen muhabbete gidip gelmek suretiyle, ya bütün bütün mâsivâyı (Allah'dan gayrı her şey) gönlünden çıkarıp atma veya Hakk'a im'ân-ı nazar ettiklerinden ötürü O'ndan başkasını "net" olarak tam müşahede edememe hâlidir. Bu, O'nu "net" olarak müşahede etmeleri mânâsına da gelmez. Buradaki müşahede bir "sezi" ve duyuştur.

Bu durumdaki bir sâlik, Allah'da fani olmanın hâsıl ettiği iç seziş ve duyuşlarla, bütünüyle "cem" televvünlerine gömülür ve artık hiçbir şeyi tam olarak fark edemez.. ki bu hâli idrak edip bu zevki duyanlar bazen Vücûd-u İlâhîye istiğraklarını, ya "Ene'l-Hak" ya da "Sübhâne mâ a'zame şe'nî" sözleriyle ifade edegelmişlerdir. Aslında, bu bir zevk ve hâl işi olmasına rağmen çok defa iltibaslarla hakikat zannedilmiştir.. evet, sâlik bazen, neyin ne olduğunu fark edemez ve bir damla mesabesindeki mahiyetini, içine karışıp kaybolduğu "Ehadiyet" deryası sanır ve yakışıksız şatahatlara girer. Böyle bir zevk ve bu ölçüde bir hiss-i fenâ herkes için söz konusu olmasa da, "seyr u sülûk-i ruhânî"de çokları bu hâli duyar ve yaşar ki, bunlardan bazılarına da "Üveysî meşrep" denir. Bu meşrebe telmih sadedinde merhum Muallim Naci:

"Bak ne istiğraka sevkettin beni,
Gözyaşı zanneyliyor çeşmim seni"

diyerek hoş bir söz eder."

...
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
#16
Vâsıl

Erişen, ulaşan, kavuşan mânâlarına gelen vâsıl; tasavvuf erbâbınca, beden ve cismâniyetle alâkalı hicaplardan bir bir sıyrılıp, kendine ait uzaklıkları aşarak herkese ve her şeye yakınlardan daha yakın bulunan Cenâb-ı Hakk'ın maiyyetini zevken ve keşfen duyma mânâsına O'na ulaşan müntehî demektir.

İç içe insanı kuşatan cismânî hicapları aşma ve gidip o maiyyet ufkuna ulaşma, bazen fevkalâde bir himmetle, bazen Hak'tan özel bir teveccühle, bazen hususî bir mârifetle, bazen usulünce seyr u sülûk-i rûhânî yolunda ciddî mücahedelerle, bazen acz u fakr, şevk u şükür tarikiyle, bazen de esbâb üstü harikulâdeden bir cezb u incizapla gerçekleşir ki, bunların hemen hepsi de ilâhî inayetin değişik tecellî dalga boyundaki televvünlerinden ibarettir. O'nun iltifat ve teveccühü olmazsa, mürîd ya da sâlik ne beden ve cismâniyet perdelerinden sıyrılabilir ne de kendi uzaklığını aşarak o ufka ulaşabilir... Herkese yakınlardan yakın olan O, uğrunda mücahedede bulunan vuslat namzetlerini kendine yaklaştıran da yine O'dur. O yaklaştırmazsa kimse vuslat denen neşveyi duyamaz ve kimse o maiyyeti kat'iyen zevk edemez.

"O tecellî eyleyince her işi âsân eder
Halk eder esbâbını, bir lâhzada ihsan eder
." (Anonim)

Avâm, böyle bir vuslatın –belki de gölgesini– ancak imanla öbür âleme giderek duyabilir; buna rağmen bazen, fevkalâde bir inayete mazhariyeti sayesinde ötelere ve daha ötelere cezbedilip hususî bir iltifat da görebilir.

-kalbin zümrüt tepeleri-
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
#17
Muhabbet

Muhabbet; sevgi, kalbî alâka, herhangi bir şeye veya her­hangi birine düşkünlük mânâlarına gelir ki; insanın duy­gu­larını bütünüyle tesiri altına alması itibarıyla aşk, vuslat ar­zu­suyla yanıp-tutuşma şeklinde daha derin buudlara ulaş­masına da şevk u iştiyak denir. Muhabbeti, kalbin Mahbûb-u Hakîkîyle münasebeti.. O'na karşı duyulan, önüne geçilmez şiddetli işti­yak.. gizli-açık her meselede O'nunla mutlak mutâbakat.. her mevzuda Sevgili'nin murad ve isteklerinin kollanması.. ve vuslat demine kadar kendinden geçip ayılmama şeklinde de tarif etmişlerdir ki, bunların hepsini bir noktaya ircâ müm­kündür: "Yâ Hak!" diyerek doğrulup Allah huzurunda durma ve bütün kaygılardan, fânî alâkalardan kurtulma...

Gerçek muhabbet, insanın, bütün benliğiyle Sevgili'ye yönelip O'nunla olması, O'nu duyması ve topyekün başka arzulardan, başka isteklerden sıyrılabilmesiyle tahakkuk eder ki, böyle bir mazhariyete ermiş babayiğidin kalbi, her an Sev­gili'ye ait ayrı bir mülâhaza ile atar.. hayâli, her zaman O'nun büyülü ikliminde dolaşır.. duyguları her lâhza O'ndan, başka başka mesajlar alır.. irâdesi bu mesajlarla kanatlanır ve gönlü sürekli vuslat mesîrelerinde seyahat eder.

Muhabbet kanatlarıyla nefsini aşan, aşk u şevk buudun­da Rabbine ulaşan muhib, zâhirî uzuvları, bâtınî duygularıyla gönlünün Sultanı'na ait hak ve mükellefiyetlerini yerine getirirken, kalbi hep O'nu müşâhede ile meşgul; hüviyeti, Hakk'ın sübühât-ı vechiyle yanmış ve hayrette; dudağında kâse-i aşk ve önünde bir bir gayb perdeleri aralanırken o, bu perdelerin arkasından sızan baş döndürücü mânâların mütâ­laasıyla mahmûr ve erişilmez bir temâşâ zevki içindedir. Yü­rürken Hakk'ın emriyle yürür, dururken O'nun emriyle durur. Konuşurken O'ndan esintilerle konuşur, susarken de O'nun hesabına susar. O, kimi zaman "billâh", kimi zaman "minal­lah", kimi zaman da "maallah" ufkundadır.
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
#18
Ubudiyyet

Bendelik, kulluk, kölelik. Kul olduğunu bilip Allah'a itaat etmek. Allah'a teslim olup, Kur'an ve Peygamber (A.S.M.) vasıtası ile verilen emirleri aynen icra ve tatbike çalışmak.(İnsanlar kendileri için değil, Allah'a ubudiyet için yaratılmışlardır.)Ubudiyet, emr-i İlâhîye ve rıza-i İlâhîye bakar. Ubudiyetin dâîsi, emr-i İlâhî ve neticesi rıza-i Hak'tır. Semeratı ve fevaidi, uhreviyedir.
 

terk-i diyar

"aziz misafirim"
Katılım
17 Şub 2008
#19
TEMANNÂ

Osmanlı insanları birbirleriyle yolda karşılaştıklarında dilleriyle Allah'ın selamını söyleyip birbirlerine barış,huzur,esenlik dilerler, elleriyle eskilerin "temannâ"dedikleri bir selamlaşma hareketi yaparak tamamlarlardı.
Bu selamlaşma şekline göre el önce kalbin üzerine,sonra dudağa,arkasından da başa götürülürdü.Bu hareketin manası ise,el kalbin üzerindeyken,"kalbimdesin,muhabbetin yüreğimde",el dudağa değdirilirken "yâdın dilimde" ve el başın üzerine götürülürken de "başımın üzerinde yerin var"şeklinde oldukça derûni anlamlar ihtiva ederlerdi.

Zeyl: Hala günümüzde yugoslav göçmenlerden bazıları kına gecelerinde bunu uygulamaktalar.Gelin bu temannâ selamını kayınvalidesine hitaben yapar.
 

Konuyu şu anda okuyanlar : (Users: 1, Guests: 1)

Giriş yap