Tayflar geçidindeyiz "Diyorlar ki"

hsulker

çok ince bir devetüyü fırçasıyla çizilenler...
Katılım
26 May 2008
#1
"Diyorlar ki"


Tayflar geçidindeyiz. Önce Hamid'i görüyoruz. Ne "pür mest-i gazab", ne elinde bir cam. Sisler arkasında gülümseyen bir Zeus da değil. Hiçbir büyük sır ifşa etmiyor. Söyledikleri bildiklerimiz. İsmail Habip'den bir sayfa okur gibiyiz.


Sonra Musset'nin gecelerinden fırlamışa benzeyen solgun bir çehre. Kılavuzum: Nigar Hanım diyor. Nigar Hanım da bir hayalin hayali. Saygı ile selamlayıp uzaklaşıyoruz.

Sonra, insanlardan çok kuşlarla meşgul, sevimli bir ihtiyarla karşılaşıyoruz. Asyalı mı, Avrupalı mı belli değil. Ziyaretimizden sıkılmış gibi. Kılavuzum fısıldıyor: Sezai Bey. "Şiir de şafak gibi, bülbülün sesi gibi, bahar gibi, kadın gibi her zaman taze, her zaman güzeldir. Edebiyat tam bir hürriyet içinde gelişmeli." Sergüzeşt yazarının söylediklerinden kulaklarımda kalan bu cümleler.


Kılavuzum; "Simdi de Edebiyat-i Cedide'cileri tanıyalım" diyor. İste Halit Ziya... Kibar, ihtiyatlı "aşırılığa kaçmayan bir bedbinliğin hoşa giden havası içinde ömür geçiren bir Kont". Konuşuyor, dinliyoruz: "Bizde edebiyat, bizden başka milletlerin edebiyatları gibi normal bir gelişme yolu takip edememiştir. Kendini besleyip büyüten imkanları kendi tabii kaynağının dışında aramıştır. Bu edebiyat aslı ile ilgisini kesmiştir. İrfanın bütün feyizlerini İran’dan ve Arab'dan almıştır. Osmanlı edebiyatının eski kaynaklarını Osmanlılık aleminde değil, o alemin tamamıyla dışında aramak mecburiyetindeyiz... Alman ve Fransız halk şairleri milli geleneklerle beslenmiş; bizim edebiyatımızda buna benzer bir hadiseye rastlanmaz."


Peki Yunus, peki Karacaoğlan, peki o kayalardan fışkırırcasına coşkun halk edebiyatımız, diyecek oluyorum, kılavuzum susturuyor. Bu garip nesir üstadının eski nesrimizde tanıdığı başlıca zirveler: Veysi ile Nergisi. "Bununla beraber, bu günkü edebiyat dil güzelliklerini bu edebiyata borçludur," diyor. "Edebiyat-i Cedide'ye gelince onu gayri milli olmakla suçlayanlar aldanıyorlar. Batı’yla Doğu’nun dışında bir insanlık vardır. Edebiyat-i Cedide'nin kahramanları da insandırlar. Bir kelime ile bu edebiyat garbin sanatını, sanat anlayışlarını alarak tabiatı, insan hayatını daha tabii, daha insani, daha modern bir his ve anlayışla tasvir etmiştir."


Aşk-i Memnu yazarının yanından ayrılırken Batı ile Doğu’nun dışındaki insanı düşünüyorum. Acaba üstat tayflar geçidindeki gölgelerden mi söz etmek istiyordu?


Cenab'ın dost çehresi düşüncelerimi yarıda bıraktı. O da eski edebiyattan şikayetçi: "Asırlarca meydana getirdiğimiz manzum eserler, Gül ve Bülbül, Sem' ve Pervane, Mey, Mugbeçe gibi dokuz on mazmun etrafında dağılan ve belli başlı bir mevzuu islemeyen dağınık fikirlerden ibaret kaldı... Eski edebiyatımız samimiyetsizdi; gönülden fazla kalemden çıktı."


Aman Yarabbi... Üstat hafızasını kaybetmiş. Ne Fuzuli'yi hatırlıyor, ne Nedim'i, ne Naili'yi. Devam ediyor: "Yenilik devrimiz Batı’ya yönelmekle baslar. İlk yönelen de Şinasi oldu. Kemal edebi nesri kurdu."


Kendi kendime soruyorum: Bu büyük kelime virtüözümüz Sinan Paşa’yı, Koçi Bey'i, Naima'yı, Hümayunname tercümesini, Evliya Çelebi'yi... okumamış olabilir mi?


"Sezai, Kemal'in mübalağalarından uzak, daha yontulmuş, daha edebi ve daha zarif bir nesir yarattı... O, iki devir arasında bir köprüdür. Bize gelince: edebiyatın manasını, bizden öncekilerden daha iyi anladık. Nazif'in nesri Kemal'inkine göre büyük bir ilerleme kaydeder..."


Maziye karşı bu kadar haşin olan Cenab hal karşısında daha da insafsız: "Son cereyan Genç Kalemler'in Selanik'ten salıverdiği balondur... Resmi mekteblerin programlarına zorla sokturuldu. Öğretmenler için bir terfi, bir ilerleme çaresi oldu. Bir dil bu kadar fakirleşmeye razı olamaz".


Üstadı öfkesiyle bas basa bırakıp Hüseyin Cahil'e yaklaşıyoruz. Servet-i Fünun'un hararetli kavgacısı hemen söze başlıyor: "Eski edebiyat hakkında hiç düşüncem yoktur. Okumadım, bilemem. Fransız edebiyatına bizim edebiyattan kat kat daha ziyade borçluyum."


"Tanzimat bir Avrupalılaşma hareketidir..." Sonra müdafaaya geçiyor: "Servet-i Fünun milli hayattan, içtimai hayattan bahsedemiyordu. Bütün gün sanat sanat içindir diye bağırırdık. Bu bizim için bir çeşit parola, bir çeşit göstermelikti."


İyi ama diyorum kendi kendime: Meşrutiyet’ten sonra ne yaptınız? En acı, en tehlikeli, en yıkıcı fikirler istibdat çağlarında haykırılmadı mi?..


O devam ediyor: "Gerçek edebiyat Servet-i Fünun'la baslar. Avrupalı merak edip de araştıracak olsa kendi aile edebiyatına en yakın örneği ancak Servet-i Fünun'da bulabilir."


Bu hazin itiraf bana eski bir şairin hiç eskimeyen bir mısra’ını hatırlatıyor: "Şecaat arz ederken merd-i kıpti sirkatin söyler."


Üstadın genç yazarlar hakkında da fikri yoktur: "Yakub Kadri'yi fırsat bulup okuyamadım. Yahya Kemal'i okumak istedim ortada bir şey bulamadım. Halid Fahri'nin de sanatı pek çocukça, hece vezninden hiçbir zevk almıyorum".


Gözleri alev alev, dudaklarında hande muzlim, mağrur, müstehzi... Styx kıyısında biri dolaşıyordu. Biraz dikkat edince tanıdım: Nazif'ti bu. Tepeden baktı kılavuzuma ve gürledi: "Edebiyatı eski ve yeni diye devirlere ayırmak yanlıştır. Ben hissen eskilere bağlıyım... Şinasi mektebi mi? Neredeymiş o mekteb... Şinasi Garb fikirlerini aşılamış Namık Kemal'e. Keşke aşılasaydı. Rahmetli Şark tarzında yazdığı zamanlar, bu sahanın en büyük şairi idi. Hamid'i taklid etmek isteyince düştü. Keşke tiyatro yazmasa, edebiyat öğretmeye kalkışmasaydı... Yenilere gelince: Yeni Mahalle, Yeni Kapı, Yeni Köprü adını taşıyan yerler, daima en harap, en eski mahalleler, kapılar, köprülerdir. Yeni kim? Yahya Kemal mi? Sultan Üçüncü Ahmed'in zamanında Türkiye'de doğmuş. Fransa’nın üçüncü cumhuriyetinde Quarter Latin'de sanat öğrenimi yapmış bir şair, Lale devrinin şairi. Ahmed Haşim de yeni değildir. O'nun Servet-i Fünun'a bağlılığı yenilere olan bağlılığından daha fazla... Köprülü'nün kalemi yük taşıyan kira arabalarına benzer; taşıdığı eşyanın nelerden ibaret olduğuna değil, alacağı ücretin ne kadar olduğuna bakar, Köprülü."


Ayrıldık... Kılavuzum "arkasında topuklarına kadar uzanan, beli kuşaklı kadife bir frenk hırkası, başında siyah bir kalpak" bize doğru ilerleyen birini işaret etti, "Azamedi ve haşin bir Çerkez beyine benzeyen" bu zatı hemen tanıdım: Rıza Tevfik. Üstat önce sorumuzu anlamadı. Edebiyat-i Cedide'yi Yeni Edebiyat sanarak tatlı tatlı konuşmaya başladı. Hatasını anlayınca Hamid'e adadı: "Biz zevk bakımından da, tasavvur tarzı bakımından da Hamid'le Avrupalı olduk". Hadimname yazarını Mülahazat-i Felsefiye'siyle baş başa bırakarak Mehmet Emin Bey'in muhteşem salonuna yöneldik.


Kılavuzum, "bak, dedi; milli şairimiz purosu ve şişman vücuduyla Şark eşyasına meraklı bir Polonya zenginine benzemiyor mu?" Bizi büyük bir nezaketle karşılayan Türk Sazı şairi bir ithamdan kurtulmak ister gibi söze başladı: "eski edebiyatı bilmem." Sonra bir Peygamber cezbesiyle devam etti, "hayatımın ve sanatımın gayesi memleketimin sefillerinin küçük bir şairi olabilmek, bütün milletimin hürriyet ve saadetini terennüm edebilmektir". Daha sonra söylediklerini pek anlayamadım.


Kılavuzum, "Simdi de sanat kraliçesini ziyaret edeceğiz," dedi. "Sade ve loş bir Sark dekoru içinde otağ kuran bu altın saçlı, ince ve uzun kaşlı ve parlak gözlü, dolgun ve ateşli" melikeyi tanımamak kabil miydi? Handan yazarı "altın kadar pürüzsüz, nazik, ahenkli sesiyle anlatmağa başladı: "Üzerimde en çok tesir yapan Shakspeare ile İngilizce İncil’dir". "Bunları daima beraber bulundurur ve okurum. Hareket olarak da en fazla Prerafaelitleri severim... Hikayeci olarak beğendiklerim Dickens ile Zola... Kime benzemek isterdin deseler: Zola'ya derdim. Bütün büyüklüğüne rağmen Balzac'a tahammül edemem... Namık Kemal'i bir yazar olarak değil, bir idealist olarak severim."


Halide Hanım daha eskileri sözlük yardımı ile okumuş, yapmacık bulmuş hepsini. Hamid'e hayran. "Hamid'i bana Rıza Tevfik Beyaçıklar, tanıtırdı... Tarık’a bayılırım... bazı yerlerinde hakikaten Hebraique ( İbrani) şeyler var". Türkleri İngilizlerden sonra okuyan bu "büyük Türkçünün" huzurundan istemeye istemeye ayrıldık.


Kılavuzum: "Hamdullah Suphi" dedi. Ünlü hatibi selamladık. Üstat bize değil milyonlara hitap eder gibi konuşuyordu, görünmeyen milyonlara: "Eski edebiyat biraz da minyatürcülük, tezhipçilik gibi süsleme sanatlarından biridir... Halk'a yayılmayan bir edebiyat büyük bir ehemmiyet taşımaz. "


Halk kim? Edebiyat halka nasıl yayılır? Ronsard'ı kaç kişi okuyordu? Mallarmeyi kaç kişi okur? diyecek oluyorum. Dinlemeden devam ediyor: "Tanzimat devlerin yetiştiği bir devir... Edebiyat-i Cedide Tanzimat'a göre bir cüceler edebiyatı... Rus ve Leh edebiyatının öyle bir sadeliği, öyle bir teklifsizliği var ki, kendi edebiyatımız için de bunu senelerden beri hasret çekerek düşünürüm... Mehmed Emin Bey büyük bir idealist olduğu kadar büyük bir şairdir de. İstanbul’un üç beş evinde değil, nerede Türk mektebi ve Türk dili varsa orada okunan, orada Türk birliğini, Türk vicdanini hazırlayan, eşi bulunmaz bir şair... Halide Hanım Türkçülüğün ve bu memleketin en büyük kuvvetlerinden biridir..."


Bu belagat tufanı karşısında sersemlemiştik.

Kılavuzum "simdi de bir filozofla görüşeceğiz" dedi. Az sonra Ziya Gökalp’ın huzurundaydık. Bir Türk hakiminden çok bir Delf kahinine benziyordu üstat. Anlaşılması güç şeyler söylüyordu: "Bizde klasik bir edebiyatın meydana gelmesi için bizim de Eski Yunan ve Latin edebiyatlarına kadar çıkmamız, onların meziyetlerini almamız ve bunu kendi bünyemize uydurmamız lazım gelirdi... Tanzimat devri. bizim rönesansımız olacaktı. Fransız edebiyatını kendimize örnek aldığımız için klasik bir edebiyat vücuda getirmemiz imkanı doğmuştu. Fakat Fransızların, Yunan ve Latin edebiyatlarına karşı milli kültürlerini korumak için aldıkları vaziyeti biz almadık. Fransızlar dilde, vezinde, zevkde halktan ayrılmamışlardı. Yalnız şekil milletlerarası, beşeri yahut Yunanlılara ait edebiyattan ibaretti"... "Tanzimat’ın büyük suçlarından biri aruzun yerine heceyi geçirmiş olmasıdır."


Galiba anlar gibi oluyorum. Hece millidir, çünkü Fransızlar var. Aruz yabancı, çünkü kaynağı Doğu;
"Tanzimat’ın hatası milli bir filozof tarafından yönetilmemiş olmasıdır".


Ne mutlu bize ki beklenilen milli filozof karşımızdadır. Şafak sökmüş, karanlıklar dağılmıştır. Önce altı asırlık edebiyatımızı unutacak, İslam’dan önceki çağlara döneceğiz. Bugünkü edebiyatı tarih öncesine bağladıktan sonra... Kendisini dinleyelim: "Yarının milli edebiyatı bu harikulade terkibe Avrupa medeniyetini de ilave etmek suretiyle gerçekleşecek, bu edebiyat tamamıyla Avrupai ve Yunanı sanat havasında olacaktır".


Yürürken düşünüyorum. Konuştuğumuz Yunanperest bir müsteşrik miydi, bir Türk sosyologu mu?


Kılavuzum, Köprülü'nün kütüphanesindeyiz diye fısıldayınca geniş bir nefes aldım. Bakalım edebiyat tarihçimiz edebiyatımız hakkında neler söyleyecekti? Kulak kesildik: Eski edebiyat bize Acemler vasıtası ile gelen İslam tesiridir. Daha önceki kavmi edebiyatımızı unutmuşuz. Kavmi edebiyat Türklerin kendilerine mahsus bir dini ve çeşitli müesseseleri olduğu zamanki edebiyattır. İslamiyet’in içine girdikten sonra Türklerin edebi hayatında bir ikilik meydana geldi. Halk yine kendi eski şiirleriyle eski ozanlarıyla yaşadı. Fakat Arab, Acem kültürü alan medrese ve saray mensupları kişiliğini kaybetti. Arablaştı, Acemleşti. Birbirini anlamayan iki tabaka meydana geldi... Eski edebiyatımızın hayatla alakası yoktur. Tanzimat bir geçiş ve değişme devridir. Tanzimat bir yandan halka iniş, bir yandan Avrupalılaşmadır. Servet-i Fünun Avrupa'dan daha geniş ölçüde faydalanır ama halktan uzaklaşır. Bizim istediğimiz edebiyat, bütün unsurlarını milletten alan, böylelikle Rus romanı, Norveç tiyatrosu gibi kendine mahsus belirli bir şahsiyete sahip olan bir edebiyattır... Namık Kemal'in romanlarında teknik yok. Halid Ziya’nınkilerde milli bir ruh yok."


Kılavuzum ""nasıl buldun?" diye soruyor. "Hayran kaldım" diyorum" "Köprülü kendi edebiyatına düşman ilk ve son edebiyat tarihçisi".


Ömer Seyfettin'le konuştuklarımızı hatırlamıyorum. Refik Halit eski edebiyatla uğraşmamış. Tanzimat edebiyatını da okumamış. Ruhunda Osmanlı edebiyatının geçmiş devirlerine karşı derin bir alakasızlık var. Edebiyat-i Cedide'ye hayran ama bu edebiyatın da bir kusuru var diyor; bizim edebiyatımız olmayışı. Yenilerin en çok beğendiği tarafı dilleri: "Biz dili bulduk. Simdi halkı öğreneceğiz. Bize bir Rus edebiyatı lazım. Yani halkın acılarına iştirak eden, ihtiyaçlarını duyan bir edebiyat."


Fazıl Ahmet yeni edebiyat hakkında hiç de müşfik değil: "Bugünkü edebiyatın, dereceleri birbirinden farklı beş-on tane heveskar var, sanatkarı değil... Edebiyatımızdaki değişiklikler bir nevi kıyafet inkılabı. Edebiyat-i Cedide üsluba smokin giydirdi. Namık Kemal Fransızların romantik kısmına kadar okumuş ve romantikleri taklid etmişti. Edebiyat-i Cedide'ciler ise ondan aşağısını aldılar. Edebiyatımızda orijinalite varsa bu, doğrudan doğruya taklid ettiğimiz Fransız ediblerinin orijinalitesidir."

Göl Saatleri sairini çay içerken bulduk. Önünde Fransızca bir dergi duruyordu. Göz ucuyla baktım: Mercure de France. Kılavuzumun suallerini büyük bir dikkatle dinledi Haşim. "Bugünkü sanat dünkü sanattan pek de farklı değildir" diye söze başladı. "Tek fark kabiliyet ve samimiyet. Servet-i Fünun edebiyatı, umumi fikir hayatımıza göre hala çok ilerdedir".


"Fikret kudurmuş bir deniz karşısında kayalar üzerinde yükselen altın bir kule... Cenab Bizanslı bir mozaik üstadı; Nazif bakırdan bir aleti üfürüp kelimeleri şişiren ve onları bir ahenk halinde uçuran bir dev; Yahya Kemal'le Yakub Kadri bütün son edebiyatımız... Sanat aleminde genç ihtiyar yoktur... Milli edebiyat ne demek? Her dilde olduğu gibi Türkçe'de de çok eski zamanlardan beri süregelmekte olan bir milli şiir var. Onu sairler değil, i{imsiz halk yapmıştır. Dille meşgul olan bütün ilim akademileri birleşse, halka ait olan o mukaddes sazın tellerinden gülünç olmayan bir sesi yine de çıkaramazlar".


"... Hece vezni Türk köylüsünün veznidir, Aruz vezni şehirlilerimizin... Şinasi'den evvelki edebiyat Şinasi’den sonraki edebiyattan daha az suni ve daha çok samimidir. Şüphe yok ki, her ikisi de birer taklit edebiyatı idi. Fakat birinin taklit ettiği Şark’tı. Bu, milletin anayurdundan gelirken göç yollarına tesadüf etmiş olan bildik, tanıdık bir Şark. Ötekinin taklid ettiği ise yabancı bir Batı ve yabancı Batı’nın yabancı olan duyguları, duyuşları".


"... Osmanlı ne Norveçli Ibsen'i anlar, ne Fransız Barres' i... Şinasi’den evvelkiler samimi idiler. Adetlerine göre elbiseleri, zevklerine göre hayatları vardı... Şiirleri yaşadıkları hayatı büyük bir canlılıkla aksettirir. Sevgilileri levend ve şahane mahluklardı. O sevgilileri Şinasi’den sonrakilerin sevgilileriyle karşılaştırın, utanırsınız."


Ali Kemal'i "Divanlara" gömülmüş bulduk. Aldı sözü: "Türklerin vaktiyle Asya'da büyük bir saltanatı, parlak bir mazisi varmış. Lakin binbir türlü karışıklıklara, alt üst olmalara, göçlere, istilalara uğramış bulunan o saltanat sönmüş... Anadolu'nun bir köşesine sığınarak milliyetlerini, varlıklarını yeniden canlandırmaya çalışan Osmanlı Türkleri dillerini ve edebiyatlarını da adeta yoktan var eder gibi yeniden meydana getirdiler... Daha önce bir konuşma diliydi Türkçe, bir yazı dili değildi." .


"Osmanlı Türkleri Türkçe'yi düzeltmeye, geliştirmeye, yeniden canlandırmaya çalıştılar. Nesrimiz Arab ve Acemcenin istilasına boyun eğmiş, ama şiirimiz daha saf kalabilmiştir."


"Bugünkü dil o şiirlerden çıkmıştır diyebiliriz... Yeni nesrin gerçek kurucusu Şinasi'dir. Tanzimatçılar yeni bir dünyayı fethederken eski edebiyatımıza olan bağlarını da hiçbir zaman kesmediler... Tabii: olan yolu takib ettiler... Servet-i Fünun edebiyatı büyük hamleler kaydetmemiştir. iflasla biten bir edebiyat bu, ne Şark’ı tanıyordu, ne Batı’yı".


Servet-i Fünun'u hicveden Ali Kemal, edebiyatı düşünceye dayayan genç nesle karşı iltifatkardır. Ne yazık ki kendisine büyük ümitler bağladığı bu nesil görevini başaramamaktadır. Başlıca sorumlu: Ziya Gökalp. Tezatlar içindedir bu zat. Tarihe, edebiyata, siyasete taraf tutmayı sokmuştur. "Arabça ve Farsça kelimelerden bu derece ürken, hatta nefret eden o Türk harsçısı Türkçe cümlelerin içine (Lanse etmek), (Realize edilmiş) gibi Fransızca kelimeler karıştırmaktan çekinmez".


"Türk şairi Mehmed Emin Bey'in Türklüğü dilinin ucundadır; Onun ilham kaynağı da derme çatma Frenk eserleridir: Hamdullah Subhi ne ayarda Türk nesircisi. Türk hatibi
ise Mehmed Emin Bey de o seviyede bir Türk şairidir." Ali Kemal'in yeni nesilde gördüğü eksiklik: Tahsil ve terbiye yetersizliği... Fikir uğrunda fedakarlıktan çekinmek ve samimiyet düşmanlığıdır.


Kılavuzuma "Akif'le görüşmeyecek miyiz?" dedim. Yüzüme ters ters baktı. Dante'yi Virjil'le dolaştırmıştı arafta; benim kılavuzum Virjil'in mütercimi idi.


Tayflar geçidinden hüzünle ayrıldım:, Bir melodram seyircisinin hüznü. O onsekiz edebiyatçı birer sihirli aynaydılar. Onlarda kendimi seyretmiştim. İhtiyar bir medeniyetin dramıydı bu; kendini inkar eden bir medeniyetin dramı. Doğu ile Batı, Haç'la Hilal, muhteşem bir maziyle karanlık bir istikbal boğaz boğaza idiler. Ama kavga sona ermemişti henüz. Son söz söylenmemişti.
 

Konuyu şu anda okuyanlar : (Users: 1, Guests: 1)

Giriş yap