yaşanmış gerçek hikayeler ve kıssalar....

  • Konbuyu başlatan SERTER
  • Başlangıç tarihi
S

SERTER

#1
bubaşlığı hepimizi etkileyen hikayelere adıyorum:)))

felsefe dersinde hoca oturduğu iskemleyi kaldırıp masanın üstüne koyar ve derki
-bana bu sandalyenin burda olmadığını ipatlayacak savları yazın
herkez yazar bişiyler ama en ilginci tek cümlelik şu kağıttır

- hangi sandalye?
----------------------------------------------------
üniversitenin birinde hoca tekrar sorar risk nedir?
herkez yazar biri hariç

boş kağıdı getirip hocaya uzatır
hoca derki
- ne bu ?
çocukta derki
-risk boş kağıttan not beklemektir(ve puanı kapar)
ikinci bir yazılıda aynı soruyu sorup aynı cevapla gelen çocuğa hocanın verdiği cevap daha ilginçtir
aynı riski ikikere almak aptallıktır....
--------------------------------------------------------------------
 
S

SERTER

#2
Ynt: yaşanmış gerçek hikayeler ve kıssalar....

röletivitenin kuramcısı Einştain sınıfını sınav yapacaktır ve yazılı kağıtlarını dağıtır .
öğrenciler şaşkındır
çünkü sınav soruları geçen seneki soruların aynıdır.
biri belirtmek için derki
-hocam sorular geçen yılla aynı?
dahi onlara şu cevabı verir
-evet sorular aynı ama cevaplar değişik olacak..........
 

UluğBey

Sükût gibi münzevi, çığlık gibi hür.
Katılım
27 Ara 2005
#3
Ynt: yaşanmış gerçek hikayeler ve kıssalar....

1.si klasik, çok duydum da 2.iletidekini duymamıştım :D Teşekkürler.
 
S

SERTER

#4
Ynt: yaşanmış gerçek hikayeler ve kıssalar....

Adı Fleming’di ve fakir bir çiftçiydi.

Ailesi için para kazanma çabasında olduğu bir gün, yakındaki bataklıktan gelen , yardım isteyen bir ağlama duydu.
Aletlerini yere düşürdü ve bataklığa koştu. Orada, beline kadar ıslak ve siyah hayvan dışkıları içinde batmakta olan bir çocuk buldu, ağlıyordu ve kendini kurtarmak için çaba sarfediyordu.
Çiftçi Fleming , yavaş ve korkunç bir ölüme gitmekte olan çocuğu kurtardı.
Ertesi gün çiftliğe çok güzel bir araba geldi.
Seçkin bir şekilde giyinmiş soylu bir kişi arabadan çıktı ve kendisini Çiftçi Fleming’in yardım etmiş olduğu çocuğun babası olarak tanıttı.
Soylu adam “Ben bunun karşılığını vermek istiyorum", dedi.
“Siz benim oğlumun hayatını kurtardınız.".
Fakir çiftçi ‘Hayır, yaptığım için bir ödeme kabul edemem’ diye yanıtladı.
O anda , kulübenin kapısında çiftçinin oğlu göründü.
“Sizin oğlunuz mu ?" diye sordu soylu adam.
Çiftçi , gururlu bir şekilde “Evet", diye yanıtladı.
‘Size bir anlaşma yapmayı öneriyorum. Oğlunuza, oğlumun yararlanacağı aynı seviyede bir eğitim sağlamama izin verin. Eğer oğlunuz babasına benziyorsa, ikimizin de gurur duyacağı bir insana dönüşünceye kadar gelişeceğinden şüphe duymuyorum.’
Ve çiftçi kabul etti. Çiftçi Fleming’in oğlu zamanının en iyi okullarına gitti ve Londra St. Mary Hastanesi Tıp Okulunu bitirdi.
Kendini tüm dünyada Dr. Alexander Fleming adıyla tanıtıncaya kadar durmadı;
Penisilinin kaşifi.
Que siempre nos consuela
Nos guía
Yıllar sonra, aynı soylu adamın bataklıktan kurtarılmış oğlu, zatürre (Pnömoni) hastalığına tutuldu.
Bu kez onun hayatını kim kurtardı ?...
Penisilin.
Soylunun adı nedir?
Sir Randolph Churchill.
Oğlunun adı nedir? ! Sir Winston Churchill.
Birisi bir seferinde söylemişti:
Giden,
Geri döner.
Paraya ihtiyacın yokmuş gibi çalış.
Asla yaralı olmamışsın gibi sev.
Kimse sana bakmıyormuş gibi dans et.
No puedes arreglar
Kimse dinlemiyormuş gibi şarkı söyle.
Cennet dünyadaymış gibi yaşa.
 
Katılım
8 Ağu 2007
#5
Ynt: yaşanmış gerçek hikayeler ve kıssalar....

gercek sevgi

Sormuşlar ermişlerden birine; "Sevginin sadece sözünü
edenlerle, onu yasayanlar arasında ne fark vardır?"
"Bakın göstereyim" demiş ermiş.
Önce sevgiyi dilden gönüle indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi oturmuşlar yerlerine. Derken tabaklar icinde
sıcak çorbalar gelmiş ve arkasından da derviş kaşıkları denilen bir metre boyunda kaşıklar.
Ermiş "Bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz" diye bir de şart koymuş.
"Peki" demişler ve içmeye teşebbüs etmişler. Fakat o da ne? Kaşıklar uzun geldiğinden bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlar ağızlarına. En sonunda bakmışlar beceremiyorlar, öylece aç kalkmışlar sofradan.
Bunun üzerine "şimdi..." demiş ermiş. "Sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım yemeğe."
Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen ışıltılı insanlar gelmiş oturmuş sofraya bu defa.
"Buyurun" deyince her biri uzun boylu kasıklarını çorbaya daldırıp, sonra karsısındaki kardeşine uzatarak içmişler çorbalarını. Böylece her biri
diğerlerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar sofradan.
"İşte" demiş ermiş. "Kim ki hayat sofrasında yalnız kendini görür ve doymamış düşünürse o aç kalacaktır. Ve kim kardeşini düşünür de doyurursa o da kardeşi tarafından doyurulacaktır. Şüphesiz bunu da unutmayın. Hayat pazarında alan değil veren kazançlıdır her zaman..."
 
S

SERTER

#6
Ynt: yaşanmış gerçek hikayeler ve kıssalar....

Hz ibrahim akşam yemeği için yanına sofrasında eşlik etmek üzere birini arıyormuş.
o sırada bir piri fani gözükmüş koşmuş yanına ve demişki
akşam yemeğini benimle yermisin? sofram sana sonuna kadar açık
yaşlı adam Bakmış Hz İbrahime demişki"peki gelirim"
beraber yürümye başlamışlar yolda muhabet ederlerken konu nasıl olmuşsa "neye inanıyorsun" a gelmiş Hz İbrahim demişki alemleri yaratan ve herşeyin üstünde olan Allaha inanırım ve ona ibadet ederim peki sen" demiş ihtiyar bu sırada evden içeri girmek üzerelermiş
ihtiyar demişki "ben hiçbirşeye inanmam"
Hz İbrahim kızmış terket soframı sen kafirlerdensin"
bunun üzerine ihtiyar çıkmış gitmiş.
hemen Gökler üstü ikaz gelmiş Hz İbrahime
"ey İbrahim Peygamberliğin tehlikede ben o kulumun inançsız olduğunu 70 yıldır bilir ve rızıklar veririmde sen kimsin sana ne oluyo sofrandan kovuyorsun yetiş çevir o adamı sofrana otursun"

özetliyor heraldeçoğu şeyi...
 
Katılım
27 Mar 2006
#7
Ynt: yaşanmış gerçek hikayeler ve kıssalar....

Evet çok güzel bir kıssa..Daha önce de söylediğimiz gibi O "Rabbül Alemin"dir...
 
S

SERTER

#8
Ynt: yaşanmış gerçek hikayeler ve kıssalar....

adetler ve din topiğinde tartıştık biz bunu herkez O nun yerine karar veriyor...
insanların inanası varsa engel oluyolar bunu daha çok prof bozuntuları yapıyo "malum gözlüklü beyz mıydı neydi" ne o Allahaşkına alimmi şimdi ?
 
Katılım
27 Mar 2006
#9
Ynt: yaşanmış gerçek hikayeler ve kıssalar....


Vardır Bir Hayır...

Bir zamanlar Afrika''daki bir ülkede hüküm süren bir kral vardı. Kral, daha çocukluğundan itibaren arkadaş olduğu, birlikte büyüdüğü bir dostunu hiç yanından ayırmazdı. Nereye gitse onu da beraberinde götürürdü.
Kralın bu arkadaşının ise değişik bir huyu vardı. İster kendi başına gelsin ister başkasının, ister iyi olsun ister kötü, her olay karşısında hep aynı şeyi söylerdi:
"Bunda da bir hayır var!"
Bir gün kralla arkadaşı birlikte ava çıktılar. Kralın arkadaşı tüfekleri dolduruyor, krala veriyor, kral da ateş ediyordu. Arkadaşı muhtemelen tüfeklerden birini doldururken bir yanlışlık yaptı ve kral ateş ederken tüfeği geriye doğru patladı ve kralın başparmağı koptu. Durumu gören arkadaşı her zamanki sözünü söyledi:
"Bunda da bir hayır var!"
Kral acı ve öfkeyle bağırdı:
"Bunda hayır filan yok! Görmüyor musun, parmağım koptu?"
Ve sonra da kızgınlığı geçmediği için arkadaşını zindana attırdı.
Bir yıl kadar sonra, kral insan yiyen kabilelerin yaşadığı ve aslında uzak durması gereken bir bölgede birkaç adamıyla birlikte avlanıyordu. Yamyamlar onları ele geçirdiler ve köylerine götürdüler. Ellerini, ayaklarını bağladılar ve köyün meydanına odun yığdılar. Sonra da odunların ortasına diktikleri direklere bağladılar. Tam odunları tutuşturmaya geliyorlardı ki, kralın başparmağının olmadığını farkettiler. Bu kabile, batıl inançları nedeniyle uzuvlarından biri eksik olan insanları yemiyordu. Böyle bir insanı yedikleri takdirde başlarına kötü olaylar geleceğine inanıyorlardı. Bu korkuyla, kralı çözdüler ve salıverdiler. Diğer adamları ise pişirip yediler.
Sarayına döndüğünde, kurtuluşunun kopuk parmağı sayesinde gerçekleştiğini anlayan kral, onca yıllık arkadaşına reva gördüğü muameleden dolayı pişman oldu. Hemen zindana koştu ve zindandan çıkardığı arkadaşına başından geçenleri bir bir anlattı.
"Haklıymışsın!" dedi.
"Parmağımın kopmasında gerçekten de bir hayır varmış. İşte bu yüzden, seni bu kadar uzun süre zindanda tuttuğum için özür diliyorum.Yaptığım çok haksız ve kötü bir şeydi."
"Hayır" diye karşılık verdi arkadaşı.
"Bunda da bir hayır var."
"Ne diyorsun Allah aşkına?" diye hayretle bağırdı kral.
"Bir arkadaşımı bir yıl boyunca zindanda tutmanın neresinde hayır olabilir."
"Düşünsene, ben zindanda olmasaydım, seninle birlikte avda olurdum, değil mi? Ve sonrasını düşünsene!!!..."
 
S

SERTER

#11
Ynt: yaşanmış gerçek hikayeler ve kıssalar....

resim dosyasını masanın üstüne bıraktı ve saate bakıyordu.
ilkdefa bir sanat eleştirmeni onun resimlerini görecek ve belkide bir sergi açması için sponsor olacaktı.
biryandan saate bakıyor bir yandanda
albayının çağırdığı parti konuşmasını düşünüyordu olsun karnını partimi doyuracaktı beklemeye koyuldu
gözü kapıdaydı
bekledi bekledi bekledi saatler sürdü belki 2 - 3 saat bekledi...
ve yerinden kalktı resim çantasını herkesin şaşkın bakışları arasında yere çarptı ve orayı terk etti.

buluşma yerine yöneldi hava çok soğuktu genç ressam gelecek vaade3diyordu belkide sayesinde çok para kazanabilirdi birden bir ses duydu ve önüne çıkan üç tane genç delikanlıyı fark etti cüdanını istiyorlardı olmaz dedi itiraz etti ve maksatlarının farklı olduğu belliydi
atladılar üstüne hunharca dövdüler dövdüler aklında genç ressam ve randövuya gidemeyecek oluşuydu

bunu bütün dünya öğrendi sonra eğer o ressamın önünü biri çevirseydi "adolf Hitler" olmayacaktı
evet bekleyen genç ressam "Hitler"di
 
S

SERTER

#12
Ynt: yaşanmış gerçek hikayeler ve kıssalar....

“Bir grup yol kesici karşımıza çıktı. Yanımda olan her şeyimi alıp gittiler. Arkalarından gidip kendilerine yalvardım. Ne olur işinize yaramayan ders notlarımı bana verin. Reisleri; “Onlar nedir? Nasıl şeylerdir?” diye sorunca; “Onları öğrenmek için memleketimi terk ettim, gurbetlere gittim. Filan yerdeki birkaç tomar kağıtlardır” dedim. Eşkıyaların reisi güldü; “Sen o şeyi bildiğini nasıl iddia ediyorsun, biz onları senden alınca ilimsiz kalıyorsun” dedi ve onları bana geri verdi. Sonra düşündüm, Allahü teâlâ, yol kesiciyi beni ikaz için o şekilde söyletti, dedim. Tus’a gelince üç yıl bütün gayretimle çalışarak, Cürcan’da tuttuğum notların hepsini ezberledim. O hâle gelmiştim ki, yol kesici önüme çıksa, hepsini alsa, bana zararı dokunmazdı.” gazali
 
Katılım
27 Mar 2006
#13
Allah'a Yazılan Mektup...

Ve kullarım, sana benden sordukları zaman şüphe yok ki, ben pek yakınım. Bana dua ettiği vakit dua edenin davetine icabet ederim. Artık onlar da benim için icabet etsinler. Ve bana îman eyle sinler. Ta ki doğruyu bulmuş olurlar. Bakara 186​
Sanki iki el boğazını sıkıyordu. Cebindeki anahtarı çıkardı, evinin kapısını açtı. Ev bomboştu. Sıkıcı ve loş bir hava vardı içeride. Masasının başına oturdu. Sona yaklaştığını düşünüyordu. Londra'da çiçekler açmışta. Dışarıda Nisan yağmurları yağıyordu ama o kendini boğulacak gibi hissediyordu. Yukarılara tırmandıkça oksijeni azalan bir dağcı gibi nefes alıp vermekte zorlanıyordu.

Biraz hava almak için dışarı çıkmıştı ama bütün bütün sıkılmıştı kalabalıklardan. Kendisini hiç bu kadar yalnız hissetmemişti. Ancak eşinin ölümünden sonra anlamıştı ne denli güçsüz olduğunu.

İyi bir terapistti aslında. İnsanları sıkıntı ve stresten kurtarmaktı mesleği. Hastalarına, güçlerinin her şeye yetebileceğini, insan aklının üstünde başka bir güç olmadığını söylerdi daima. Onları hayata bağlamaya
çalışırdı. Ölenler yok olup gidiyordu ona göre. Her şey burada, bu dünyadaydı. Böylece onları hayata bağlamaya çalışırdı.

Mütevaziydi. Bıkmadan, usanmadan, saatlerce dinlerdi hastalarını. Onların huzurlu bir hayat yaşamaları için günlerce ilgilenebilirdi. Hastalarıyla beraber acı çekerdi. Darda olanları konuşmalarından anlar, onlardan para da almazdı.

Sokakta yürürken herkes kendisine saygı duyardı. Çocuklar oyunlarını bırakır, ona tatlı reveranslarl sevgi gösterilerinde bulunurlardı. Şimdi bunalma sırası, hayatı buhranlar içinde kıvranan insanları tedavi etmekle geçen bu doktora gelmişti. Rüyaları kâbusla bitiyor, her gece kan ter içinde uyanıyordu. Uykuları delik deşik olmuştu. Uyanıkken de, uykudayken de rahat yoktu kendisine.

Nihayet karar vermişti: Hayatına son verecekti. Sanki iki el boğazını sıkıyordu. Kendisini gökyüzünden derin boşluklara
bırakıyor, dipsiz karanlıklara savuruyorlardı. Tutunacak hiçbir dalı yoktu. Ne kapısını çalan, ne de arayan... Neredeydi onca iyilik yaptığı insanlar?

Bir an dışarıya çıkmak geldi içinden. Elindeki kalemi bıraktı mektup yazmak için oturduğu masaya. Hem mektup yazsa kime yazacaktı, kim okuyacaktı? Çocukları, aylar geçer ziyaretine gelmezdi. Onları küçüklüklerinden itibaren
“Hiç kimseden yardim istemeyin, insan, kendine yeten bir varlıktır” diye yetiştirmişti.

Bilim kurgunun babası Isaac Asimov'un “İnanmayan bir insanın en büyük ıstırabı şükretmek istediğinde şükrünü kime yönelteceğini bilememesidir” sözü geldi aklına. Kime veda edeceğini bile bilemiyordu.

İnsanlar parklara kırlara koşuyordu. Bu bahar bütün çiçekler açmıştı ama onun kalbinin yamaçlarındaki çiçeklerin hepsi solmuştu. Ruhunda oluşan buz dağları bir türlü çözülmüyordu. Dışarıdaki bahara inat, içindeki karanlık
vadilerde tipiler savruluyordu.

Son bir defa daha Londra'daki baharı görmek istedi. Sessiz sakin kendi sokağında yürümek geldi içinden. Sonra vazgeçti. Bir an evvel içinde açılan boşluğa bırakmak istiyordu kendini. Tekrar masasının başına oturdu. Eline
kalemini aldı yeniden.

Allah'a mektup yazmak geldi aklına. Sonra, “İnanmadığım birine yazamam” diye vazgeçti. “Kimseden yardım istemeyin” diye yazmıştı ya kitaplarında. Hem olmayan birisine nasıl yazacaktı? Yıllarca sokağın başındaki mabedin önünden geçmişti de, dönüp bakmamıştı bile.

Bu, hayattaki son şansıydı. Bunu denemek istiyordu. Kararını verdi. Bir kâğıt aldı çekmecesinden ve “Ey Allah var mısın yok musun emin değilim, eğer varsan lütfen bana cevap ver. Çünkü ben hayatıma son vermeye karar verdim.”
Altına da John diye imza attı. Masadan kalktı. Önce bir ip bulmalıyım diye düşündü.

Bu sırada iki el durmadan boğazını sıkıyordu. Kendisini bu ellerden kurtarmanın zamanı gelmiçti. Yıllarca en hayati çalışmalarını yaparken kullandığı sandalyesi ilişti gözüne. Onu meşhur eden bu sandalye, idam sehpası olacaktı.

Susuzluktan içinin yandığını hissetti. Mutfağa doğru yürüdü. Sevimli kedisi kendini takip ediyor, ayaklarının arasında dolaşıp duruyordu. Zavallı hayvan bir şeyler hissetmiş olmalıydı, belki de onu vazgeçirmeye çalışıyordu.

Kana kana içti suyu. Kendisinden sonra kimsenin su vermeyeceğini düşünerek, kedisine de su verdi. Önüne birkaç gün yetecek kadar yiyecek koydu. Evde hapis kalmasın diye pencereyi de hafifçe araladı.

Her şeye gücü yeten aklıyla kurduğu idam sehpasına doğru yürürken, çok sevdiği çiçekleri gördü. Yanlarına gitti, tek tek okşadı. Su verdi. Kuruyan bir yaprağı kopardı. 'İnsanlar da, umutlarını kaybettiklerinde kuruyorlar' diye düşündü.

Metanetli bir insandı ama nasıl olduysa o anda bırakmıştı kendini. Az önce kopardığı kuru yaprağın üzerine gözünden bir damla yaş düştü. Birden kapının zili çaldı. Durakladı. Aylardan beri çalmayan bu zile dokunan da kimdi?
Kapıya doğru yürüdü. Karşısında gökçek yüzlü bir delikanlı duruyordu.

- Buyurun ne istiyorsunuz” dedi. Mustafa Bey elindeki davetiyeyi uzattı.
“Allah’ın Yüce Peygamberi…” diye başlayan davetiyenin üzerindeki Allah
kelimesinden gözlerini ayıramıyordu. Mustafa Bey yarım yamalak
İngilizcesiyle “Bu akşam İslam Peygamberi Muhammed'in (s.a.v.) doğum gününü
kutlayacağız. Sizi de bekliyoruz” diyordu. John önce şaşırdı. Sonra “Bu, ona
yazdığım dilekçenin cevabı olmalı” diye düşündü. Hiç tereddütsüz “Geleceğim”
dedi.
Mustafa Bey de şaşırmıştı. İlk defa bir İngiliz hiç sorgulamadan geleceğini
söylemişti toplantılarına. “Bekliyoruz” diyerek sevinç ve şaşkınlık içinde
oradan ayrıldı.

John uzun zamandan beri dışarıya ilk defa bu kadar huzurlu çıkıyordu.
Kendisini nelerin beklediğinden habersizdi. “Bu O'ndan cevap olmalı” diye
tekrarladı kendi kendine. Tam vaktinde Friends House'a vardı.

Kapıda onu Mustafa Bey karşıladı. Kanı kaynamıştı bu delikanlıya. Gülüşünden
güller dökülüyordu sanki. Tokalaştılar. İlk defa elinin bu kadar sıkıca
tutulduğunu hissetti. Sanki semadan bir kutlu el inmiş ve elinden
tutmuştu. Gözlerinin içi gülüyordu delikanlının. “Belli ki gelişimden çok
mutlu oldu” diye düşündü John.

Londra’nın bu görkemli salonunu her dinden, her kültürden binlerce insan
doldurmuştu. Rengârenk ışıklarla aydınlatılmıştı salon. Sahne özenle dekore
edilmişti.

Önce farklı dinlere ait korolar geldi sahneye. Üzerlerinde kendi dinlerini
temsil eden elbiseler vardı. İlahiler söylediler. Salondakiler dakikalarca
ayakta alkışladılar koroyu. Sonra bir konuşmacı aldı sahneyi ve tane tane
şunları söyledi:

“Değerli konuklar! Bugün bizim Peygamberimiz, İslâm Peygamberi Hazret-i
Muhammed'in (s.a.v.) doğum günüdür. Hazreti Isa (a.s.) da, Hazreti Musa
(a.s.) da bizim peygamberlerimizdir. Onları da bugün burada birlikte
anacağız. Peygamberler insanlık semasının yıldızlarıdır. İnsanlar yollarını
onlarla bulur. Onlar olmasaydı biz nereden geldiğimizi, niçin geldiğimizi,
nereye gittiğimizi bilemezdik. Onlar bize tek olan Allah'a yönelmeyi
öğrettiler. Yoksa bizler doğruyu nasıl bulacaktık? İnsanlık buhranlar
anaforunda savrulurken, onlar yetiştiler her devirde insanlığın imdadına.
Biz onlara çok şey borçluyuz.”

Konuşma uzayıp gidiyordu… John koltuğuna gömülmüş gözyaşlarıyla dinliyordu.
Son derece etkilenmişti söylenenlerden.

Gece sona erdiğinde Mustafa Bey yanında bitiverdi. John onu bir kenara
çekti:
-Biliyor musun, dedi, bugün kapımı çaldığınızda son dakikalarımı yaşıyordum.
Siz beni sonsuz bir karanlıktan kurtardınız. Derin bir boşluğa savrulurken
elimden tuttunuz. Sizi O gönderdi biliyor musunuz? Bu geceyi izledikten
sonra anladım ki, O bana cevap verdi. Hem de bir ömür boyu kapısına
uğramadığıma hiç aldırmaksızın. O benimsesimi duydu. Şimdi inanıyorum: O
var, çünkü O bana cevap verdi. Biliyor musunuz, bu geceyi hayatımın sadece
bütün gecelerine değil, gündüzlerine bile değişmem.

Tipiler dinmiş, içindeki buz dağları eriyordu. Karların altındaki
kardelenler bağrındaki baharı zorluyordu. Kendini kuşlar kadar hür
hissediyor, sonsuzluğa kanat çırpıyordu.

Mustafa Bey o gece bir kez daha anladı ki, birisini kurtarma derdi olmayanın
kurtulma derdi de yoktur.
Yaptıkları işin güzelliği, yorgun yüzlerine vurmuştu Mustafa Bey ve
arkadaşlarının.

Londra'da Nisan yağmurları yağmaya devam ediyordu
 
S

SERTER

#15
Ynt: yaşanmış gerçek hikayeler ve kıssalar....

Çanakkale Savaşlar'ında savaşıp, bir kolu ile bir ayağını kaybeden Fransız Generali Bridges, yurduna döndükten sonra anlattığı bir savaş hatırasında şöyle diyor:
"Fransızlar, Türkler gibi mert bir milletle savaştıkları için daima iftihar edebilirsiniz.Hiç unutmam.Savaş sahasında döğüş bitmişti.Yaralı ve ölülerin arasında dolaşıyorduk az evvel, Türk ve Fransız askerleri süngü süngüye gelip ağır zaliyat vermişlerdi.Bu sırada gördüğüm bir hadiseyi ömrüm boyunca unutamayacağım.Yerde bir Fransız askeri yatıyor, bir Türk askeride kendi göleğini yırtmış onun yaralarını sarıyor, kanlarını temizliyordu.Tercüman vasıtası ile şöyle bir konuşma yaptık:
- Niçin öldürmek istediğin askere ediyorsun? Mecalsiz haldeki Türk askeri şu karşılığı verdi:
"Bu Fransız yaralanınca cebinden yaşlı bir kadın resmi çıkardı.Birşeyler söyledi, anlamadım ama herhalde annesi olacaktı.Benim ise kimsem yok.İstedim ki, o kurtulsun, anasının yanına dönsün". Bu asil ve alicenap duygu karşısında hüngür hüngür ağlamaya başladım.Bu sırada, emir subayım Türk askerinin yakasını açtı.O anda gördüğüm manzaradan yanaklarımdan sızan yaşlarımı dondurduğunu hissettim.Çünkü, Türk askerinin göğsünde bizim askerinkinden çok ağır bir süngü yarası vardı ve bu yaraya bir tutan ot tıkamıştı.Az sonra ikisi de öldüler..."
 
Katılım
16 Eyl 2007
#17
Ynt: yaşanmış gerçek hikayeler ve kıssalar....

kıssalar çok güzel özellikle 'gerçek sevgi' kıssası tam da ihtiyaca binaen bana müthiş tesir etti
 
Katılım
27 Mar 2006
#18
Ynt: yaşanmış gerçek hikayeler ve kıssalar....

Bir kral halkı için geniş bir yol yaptırmaya karar verdi.Yapımı tamamlanan yolu halka açmadan önce, bir yarışma düzenlemeye karar verdi.

İsteyenin bu yarışmaya katılabileceğini ilan ettiren kral, yoldan en güzel geçecek kişiyi belirleyecegini söyledi.

Yarışma günü, insanlar akın ettiler.

Bazıları en güzel arabalarını,
bazıları en güzel elbiselerini getirmişti: Kadınlardan kimileri saçlarını en güzel biçimde yaptırmıştı, kimi de yanlarında en güzel yiyecekleri getirmişti.

Gençlerden bazıları spor kıyafetler içinde yol boyunca koşmaya hazırlanıyordu.

Nihayet, tüm gün insanlar yoldan geçtiler, fakat yolu kat edip tekrar kralın yanına döndüklerinde hepsi aynı şikayette bulundu:

Yolun bir yerinde büyükçe bir taş ve moloz yığını vardı ve bu moloz yığını yolculuğu zorlastırıyordu.

Günün sonunda yalnız bir yolcu da bitiş çizgisine yorgun argın ulaştı. Üstü başı toz toprak içindeydi, ama krala büyük bir saygıyla yönelerek elindeki altın kesesini uzatti:

"Yolculugum sırasında, yolu tıkayan tas ve moloz yığınını kaldırmak için durmuştum. Bu altın kesesini onun altında buldum. Bu altınlar size ait olmalı."

Kral gülümseyerek cevap verdi:

"O altınlar sana ait delikanlı."

"Hayır, benim değil. Benim hiçbir zaman o kadar çok param olmadı."

"Evet" dedi kral. "Bu altınları sen kazandin, zira yarışmanın galibi sensin. Yoldan en güzel geçen kişi sensin. Çünkü, yoldan en güzel geçen kişi, ardından gelenler için yoldaki engelleri kaldıran kişidir ! "
 
S

SERTER

#19
Ynt: yaşanmış gerçek hikayeler ve kıssalar....

negüzel..
benim bi (kelebeğim) var keşke onada bunu anlata bilsem
önünü açıyorum ama o yol almak için tereddüt ediyor
 
Katılım
8 Ağu 2007
#20
Ynt: yaşanmış gerçek hikayeler ve kıssalar....

"Kim ki hayat sofrasında yalnız kendini görür ve doymamış düşünürse o aç kalacaktır. Ve kim kardeşini düşünür de doyurursa o da kardeşi tarafından doyurulacaktır. Şüphesiz bunu da unutmayın. Hayat pazarında alan değil veren kazançlıdır her zaman..."
 

Konuyu şu anda okuyanlar : (Users: 1, Guests: 1)

Giriş yap