Yine Bir 18 Mart Arefesi

Katılım
10 Ağu 2007
Zaman zaman sohbetlerde: “Neden bizden de bilim adamı çokça yetişmez? Diğer ülkelerden ne farkımız var? Bizde hiç mi aydın yetişmemiş?” yollu yakınmalarımız olur. Aynı soruyu kendisi de bir bilim adamı olan Toygar AKMAN üniversite öğrenciliği yıllarında babasına sormuş. Babası da cevap niteliğinde olmak üzere öğretmenliğe yeni başladığı yıllardaki hatıralarından bir bölümünü anlatıyor:

“Çanakkale Savaşı’nın bütün şiddetiyle sürdüğü o günlerde Sirkeci İstasyonu’ndan hergün asker dolusu trenler Trakya yönüne doğru hareket ederdi. Sarayburnu İskelesi’nden de asker dolu koca koca gemiler Çanakkale’ye doğru denize açılırdı. Bütün İstanbul halkı bu kahraman askerleri göz yaşları içinde uğurladık. Giden gemiler ve trenler daima boş olarak döner ve gidenlerden de kısa bir süre sonra haber alınamazdı.”

Babam göz yaşlarını silerek devam etti:

“O günlerin birinde İstanbul Erkek Lisesi’nin bir dokuzuncu sınıfında ders veriyordum. Sınıfın kapısı iki defa tıklatıldıktan sonra açıldı ve içeriye müdür muavini ile kalpaklı bir binbaşı girdi. Sert bir asker selâmı çaktı. Ben de ayağa kalkarak kendilerini selâmladım. Daha ziyaret sebebini sormadan, binbaşı bana baktı ve tok bir sesle:

-Muallim Bey! Memleket, evlâd-ı vatandan hizmet bekler, dedikten sonra sınıfa döndü ve arka sıralarda oturan uzun boylu öğrencilere, “Sen gel, sen gel, sen de gel!” diye seslenerek, öğrencileri toplamaya başlamıştı. Önde oturanlar, kendilerinin de alınması için, oturdukları sırada dik durmaya ya da ayaklarının ucuna basarak uzun boylu görünmeye çalışıyorlardı. Binbaşı bu öğrencilere acı acı gülümseyerek sırtlarını okşayıp topladığı öğrencileri alıp, geride kalan bizlere sert bir asker selâmı vererek çıkarak gitti. Sınıfta öylece kalakalmıştım. Diğer sınıflardan toplananlarla beraber bizim öğrencileri Selimîye Kışlası’na götürmüşler. Gidenlerin arkadaşlarına gönderdikleri mektuplardan, orada makineli tüfek eğitimi aldıklarını, üç aylık eğitim süresi bitince Çanakkale’ye gideceklerini öğreniyorduk. Üç ay sonra ise kendilerinden hiç haber alınamadı.” Rahmetli babam sözlerinin burasında durmuş, dopdolu gözleriyle bana bakarak:

“Gidenlerin hiçbiri geri gelmedi. Hepsi de dokuzuncu sınıf öğrencisi idi. İstanbullular dokuzuncu sınıfa kadar gelmiş bütün okuyan evlâtlarını şehit verdiler. Geriye kalanlar oldu ise onlar da Yemen’de ve İstiklâl Harbi’nde şehit düştü. İstanbul daha ne verecekti ki evlâdım. O zamana kadar memlekette aydının harman olduğu yer İstanbul’du. Memlekette aydın mı kaldı a oğul? Pınarlar kurudu, pınarlar!.. Sen ne sorarsın!” (Alıntı)
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Katılım
24 Eyl 2007
Ynt: Yine Bir 18 Mart Arefesi

Ne yazık ki ebced hocanın dediği gibi "şehirlimiz" bitti.Şehirleşme mücadelemiz de çarpık kentleşme sanılıyor.Öyle derin bir kopukluk var ki şehirli demek madde de değil mana da.Aydın denilenler sadece repliklerle konuşuyor.Bilenler ise fildişi kulelerin de sadece izliyor.Bizim ise bir şey yaptığımız söylenemez.Sadece ahlanıp vahlanıyoruz. o öyle oldu bu böyle oldu.olan oldu biz ne ediyoruz.Söyleyeyim "hiç" ne yazık ki hiç.Toparlanın gitmiyoruz denilse de nerede durduğumuz da belli değil.bindik bir alemete demek isterdim o bile yok.saçlarımızı yolup dizlerimizi dövmeye biraz daha devam edeceğiz öyle gözüküyor.öyle yetersiz ki öyle becereksiz ,hala diğerinin ettikleri ile uğraşıyoruz.hiç bir kavim bizim kadar bencil olmamıştır.Hiç kimse bana namal okumasın herkes birbirinin ciğerini biliyor.İçimiz de müthiş bir korku ve eziklik duygusu diğerine laf sokulduğun da kendini kral sanıyor.Kral çırılçıplak.merkeplerden hiç bir farkımız yok.Merkepler bile bizden güzel bakıyor.bilmek önemli değil nasıl ne için kullandığın önemli şahsiyetimiz yok ki!Hiç bir şeyimiz yok.İstiklal marşını okutsan ne her gün and içtirip o çocukları okula soksan ne .Neden çocuklar her gün andı okuyor mantığını bilmiyor.Herkes de bir depresyon herkes de bir bunalım ve buhran.Neye buhranlanıyorsun ülken elden gidiyor ona mı .?Yok sadece dertlerine herkesin büyük dertleri var sanırım Rabbim bizi cezalandırıyor.Çün ki biz bunları hak ediyoruz.Nasılsanız öyle yönetilirsiniz.İşte biz başımızdakiler kadarız.İşte biz aydınlığımızın içinde karanlıkda cebelleşiyoruz.İşte biz bu kadarız mustahakdır bize .mustahak.
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Katılım
24 Eyl 2007
Ve geldi 18 mart

Ölmeme bile izin vermiyorlar anne.

Sizin destan destan şarkılarınız radyolar da çalınıyor.290 kiloluk merminizle artık bir heykelsiniz.koca ordunun 80 tane topu düşmanın bir gemisin de 50 topu var.Son bir top atış hakkı kalmış uzak bir masal çok değil 95 yıl önce ,uzun zaman mı 95 yıl bence değil türkiye ortalamasını çıkarsak sadece bir insan ömrü...Sizin topraklardan geçirmediğiniz düşmana bizler ticaret yapıyoruz.Hani kurtardığınız kanlı derelerden koyları kana buladığınız yerleri biz peyder peyder satıyoruz.Yakın da elimiz de izin kağıtları ile dolaşacağız.Üzülmeyin sizler bize vatan bıraktınız bizler onu modern dünyaya entegre olmuş,bilişim dünyasına yakışır hale getiriyoruz.Açıyoruz herşeyi (bu zamana kadar kapalıydı herhalde) mukaddes Muhammed isminin kısaltılmış ve söylemekden haya edenlerin "mehmet" olarak seslendikleri onaltı yirmi beş yaş aralığını osmanlı devletinin ince ince hazırlıkları ile kurulan Türkiye de şimdi sizin yaş aralığınız ilahiler çalan cep telefonları kot pantolonların arka ceplerine koyup saçlarını jöleleyerek sizleri yâd ediyorlar.Sizlerin haya edip mehmetçikler dediklerinize ,bizler dolandırıcı vatanını milletinin sömüren "Ergenokon" adı altında hiç tanımadığımız bir adama tüm devlet sırlarımızı okutuyoruz.Sizler "ana ben gidiyom düşmana karşı " derken bizler "Wolceme Törki " diyoruz.Ehlileştik bağrımızın kıllarından utanır hale geldik.eee o kadar dolar avro bırakmadınız siz bize bir kuru vatan bıraktınız(!) kanınız aktı.Sizi çanakkale de vurdular bizi her adımımız da.Çoğu zaman sizin bizden daha kısmetli olduğunuzu düşünüyorum ,bizim himmetimize baktığım da hikmetimize hiç birşey düşemediğini göruyorum.Annelerimize desek ben ölmeye gidiyorum "salak mısın sen otur oturduğun yere" derler,nerede biz de o analar saçlarımıza kınalar yaksınlar.Bugün her yer de anılacak şanlı ordumuz denilecek haberler de sonra da "sonra da grizü patlamasının ergenokon ile ilişkisini" anlatacaklar.Ve biz sizinle utanmadan gurur duyacağız.Bu Gün 18 mart son top ile düşmanın gemisinin nasıl batırıldığını bir tatlı masal olarak dinleyip sonra gün dizimizi izlemeye devam edeceğiz.18 mart sizlere kutlu bizlere de yüzümüzün haya etme günü olsun.
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
Hasan Etem'in Validesine Son Mektubu

Hasan Etem'in Validesine Son Mektubu"

(Kaynak : Kabatepe Milli parklar Müzesi)

Mektubu yazan , ihtiyat zabit ( yedek subay ) namzedi Hasan Etem , İstanbul Hukuk Fakültesi son sınıfına devam ederken aynı zamanda Beyazıt Nümune Mektebi'nde öğretmendi. Düşmanın Çanakkale'ye dayandığını işittiğinde gözünü kırpmadan binlerce akranı gibi cepheye koştu. Gönüllü yazıldı. Bu onun son mektubuydu. Bu mektubu yazdıktan iki gün sonra Maydos (Eceabad)'da şehit oldu...

( Not: Mektuptan mekan ve zaman tam olarak anlaşılamıyor. 25.Nisan.1915 çıkartma öncesi yazıldığı görülüyor. Bu da ortam hakkında net bilgi veremiyor. Çıkartma öncesi 19.Nisan da nasıl şehit olabileceği açık değil. Rumi-Miladi dönüşümlere dikkat edilmemiş olabilir. )

Valideciğim,

Dört asker doğurmakla müftehir şanlı Türk annesi,

Nasihat-amiz mektubunu Divrin Ovası (Nığde) gibi,güzel,yeşillik bir ovacığın ortasından geçen derenin kenarındaki armut ağacının sayesinde otururken aldım.Tabiatın yeşillikleri içinde mest olmuş ruhumu bir kat daha takviye etti.

Okudum, okudukça büyük dersler aldım.Tekrar okudum.Şöyle güzel ve mukaddes bir vazifenin içinde bulunduğumdan sevindim.Gözlerimi açtım, uzaklara doğru baktım.Yeşil yeşil ekinlerin rüzgara mukavemet edemiyerek eğilmesi,bana,annemden gelen mektubu selamlıyor gibi geldi.Hepsi benden tarafa doğru eğilip kalkıyordu ve beni , annenden mektup geldi diyerek tebrik ediyorlardı.Gözlerimi biraz sağa çevirdim güzel bir yamacın eteklerindeki muhteşem çam ağaçları kendilerine mahsus bir seda ile beni tebşir ediyorlardı.Nazarlarımı sola çevirdim çağıl çağıl akan dere , bana validemden gelen mektuptan dolayı gülüyor , oynuyor , köpürüyordu ...

Başımı kaldırdım , gölgesinde istirahat ettiğim ağacın yapraklarına baktım.Hepsi benim sevincime iştirak ettiğini , yaptıkları rakslarla anlatmak istiyordu.Diğer bir dalına baktım , güzel bir bülbül , tatlı sedasıyla beni tebşir ediyor ve hissiyatıma iştirak ettiğini ince gagalarını açarak göstermek istiyordu.

İşte bu geçen dakikalar anında , hizmet eri :
-Efendim , çayınız , buyrunuz , içiniz , dedi.
-Pekala dedim,aldım baktım , sütlü çay...
-Mustafa bu sütü nereden aldın ? dedim.
-Efendim , şu derenin kenarında yayıla yayıla giden sürü yok mu ?
-Evet dedim.Evet ne kadar güzel.
-İşte onun çobanından 10 paraya aldım.

Valideciğim , on paraya yüz dirhem süt , su katılmamış.Koyundan şimdi sağılmış , aldım ve içtim. Fakat yukarıdaki bülbül bağırıyordu : "Validen kaderine küssün , ne yapalım.O da erkek olsaydı , bu çiçeklerden koklayacak , bu sütten içecek , bu ekinlerin secdelerini görecek ve derenin aheste akışını tetkik edecek ve çıkardığı sesleri duyacak idi"

Şevket merak etmesin o görür , belki de daha güzellerini görür.

Fakat , valideciğim , sen yine müteessir olma.Ben seni , evet seni mutlaka buralara getireceğim.Ve şu tabii manzarayı göstereceğim.Şevket , Hilmi (kardeşleri) de senin sayende görecekler.

O güzel çayırın koyu yeşil bir tarafında , çamaşır yıkayan askerler saf saf dizilmişler.Gayet güzel sesli biri ezan okuyordu.

Ey Allah'ım , bu ovada onun sesi ne kadar güzeldi.Bülbül bile sustu, ekinler bile hareketten kesildi ,dere bile sesini çıkarmıyordu.Ezan bitti.O dereden ben de bir abdest aldım.Cemaat ile namazı kıldık..O güzel yeşil çayırların üzerine diz çöktüm.Bütün dünyanın dağdağa ve debdebelerini unuttum.Ellerimi kaldırdım , gözümü yukarı diktim , azımı açtım ve dedim :

-Ey Türklerin Ulu Allah'ı.Ey şu öten kuşun , şu gezen ve meleyen koyunun , şu secde eden yeşil ekin ve otların şu heybetli dağların Halıkı.Sen bütün bunları Türklere verdin.Yine Türklerde bırak.Çünkü böyle güzel yerler , Sen'i takdis eden ve Sen'i ulu tanıyan Türklere mahsustur.

Ey benim Rabbim !

Şu kahraman askerlerin bütün dilekleri ; ism-i Celalini İngilizlere ve Fransızlara tanıtmaktır.Sen bu şerefli dileği ihsan eyle ve huzurunda titreyerek , böyle güzel ve sakin biryerde sana dua eden biz askerlerin süngülerini keskin , düşmanlarını zaten kahrettin ya , bütün bütün mahveyle. "Diyerek dua ettim ve kalktım.Artık benim kadar mes'ut , benim kadar mesrür bir kimse tasavvur edilemezdi.

Oğlun

Hasan Etem
4 Nisan 1331
(17 Nisan 1915)
 
Katılım
30 Ocak 2010
Ynt: Yine Bir 18 Mart Arefesi

Dilşâd' Alıntı:
-Ey Türklerin Ulu Allah'ı.Ey şu öten kuşun , şu gezen ve meleyen koyunun , şu secde eden yeşil ekin ve otların şu heybetli dağların Halıkı.Sen bütün bunları Türklere verdin.Yine Türklerde bırak.Çünkü böyle güzel yerler , Sen'i takdis eden ve Sen'i ulu tanıyan Türklere mahsustur.

Ey benim Rabbim !

Şu kahraman askerlerin bütün dilekleri ; ism-i Celalini İngilizlere ve Fransızlara tanıtmaktır.Sen bu şerefli dileği ihsan eyle."
Amin... O'nun ism-i celâlini Güneş'in doğup battığı her yere ulaştırmak nasib olur bizlere inşallah.