Yolumuzu Ay_dınlatan aşıklar

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Katılım
24 Eyl 2007
Hz. Mevlana'nın Hayatı
Mevlâna 30 Eylül 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan Ülkesi'nin Belh şehrinde doğmuştur.
Mevlâna'nın babası Belh Şehrinin ileri gelenlerinden olup, sağlığında "Bilginlerin Sultânı" ünvanını almış olan Hüseyin Hatibî oğlu Bahâeddin Veled'tir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mümine Hatun'dur.

Sultânü'I-Ulemâ Bahaeddin Veled, bazı siyasi olaylar ve yaklaşmakta olan Moğol istilası nedeniyle Belh'den ayrılmak zorunda kalmıştır. Sultânü'I-Ulemâ 1212 veya 1213 yılllarında aile fertleri ve yakın dostları ile birlikte Belh'den ayrıldı.

Sultânü'I-Ulemâ'nın ilk durağı Nişâbur olmuştur. Nişâbur şehrinde tanınmış mutasavvıf Ferîdüddin Attar ile de karşılaştılar. Mevlâna burada küçük yaşına rağmen Ferîdüddin Attar'ın ilgisini çekmiş ve takdirlerini kazanmıştır.

Sultânü'I Ulemâ Nişabur'dan Bağdat'a ve daha sonra Kûfe yolu ile Kâ'be'ye hareket etti. Hac farîzasını yerine getirdikten sonra, dönüşte Şam'a uğradı. Şam'dan sonra Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde yolu ile Lârende'ye (Karaman) geldiler. Karaman'da Subaşı Emir Mûsâ'nın yaptırdıkları medreseye yerleştiler.

1222 yılında Karaman'a gelen Sultânü'/-Ulemâ ve ailesi burada 7 yıl kaldılar. Mevlâna 1225 yılında Şerefeddin Lala'nın kızı Gevher Hatun ile Karaman'da evlendi. Bu evlilikten Mevlâna'nın Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi adlı iki oğlu oldu. Yıllar sonra Gevher Hatun'u kaybeden Mevlâna bir çocuklu dul olan Kerrâ Hatun ile ikinci evliliğini yaptı. Mevlâna'nın bu evlilikten de Muzaffereddin ve Emir Âlim Çelebi adlı iki oğlu ile Melike Hatun adlı bir kızı dünyaya geldi.

Bu yıllarda Anadolunun büyük bir kısmı Selçuklu Devleti'nin egemenliği altında idi. Konya'da bu devletin baş şehri idi. Konya sanat eserleri ile donatılmış, ilim adamları ve sanatkarlarla dolup taşmıştı. Kısaca Selçuklu Devleti en parlak devrini yaşıyordu ve Devletin hükümdarı Alâeddin Keykubâd idi. Alâeddin Keykubâd Sultânü'I-Ulemâ Bahaeddin Veled'i Karaman'dan Konya'ya davet etti ve Konya'ya yerleşmesini istedi.

Bahaeddin Veled Sultanın davetini kabul etti ve Konya'ya 3 Mayıs 1228 yılında ailesi ve dostları ile geldiler. Sultan Alâeddin kendilerini muhteşem bir törenle karşıladı ve Altunapa (İplikçi) Medresesi'ni ikametlerine tahsis ettiler.

Sultânü'l-Ulemâ 12 Ocak 1231 yılında Konya'da vefat etti. Mezar yeri olarak, Selçuklu SarayınınGül Bahçesi seçildi. Halen müze olarak kullanılan Mevlâna Dergâhı'ndaki bugünkü yerine defnolundu.

Sultânü'I-Ulemâ ölünce, talebeleri ve müridleri bu defa Mevlâna'nın çevresinde toplandılar. Mevlâna'yı babasının tek varisi olarak gördüler. Gerçekten de Mevlâna büyük bir ilim ve din bilgini olmuş, İplikçi Medresesi'nde vaazlar veriyordu. Vaazları kendisini dinlemeye gelenlerle dolup taşıyordu.

Mevlâna 15 Kasım 1244 yılında Şems-i Tebrizî ile karşılaştı. Mevlâna Şems'de "mutlak kemâlin varlığını" cemalinde de "Tanrı nurlarını" görmüştü. Ancak beraberlikleri uzun sürmedi. Şems aniden öldü.

Mevlâna Şems'in ölümünden sonra uzun yıllar inzivaya çekildi. Daha sonraki yıllarda Selâhaddin Zerkûbî ve Hüsameddin Çelebi, Şems-i Tebrizî'nin yerini doldurmaya çalıştılar.

Yaşamını "Hamdım, piştim, yandım" sözleri ile özetleyen Mevlâna 17 Aralık 1273 Pazar günü Hakk' ın rahmetine kavuştu. Mevlâna'nın cenaze namazını Mevlâna'nın vasiyeti üzerine Sadreddin Konevî kıldıracaktı. Ancak Sadreddin Konevî çok sevdiği Mevlâna'yı kaybetmeye dayanamayıp cenazede bayıldı. Bunun üzerine, Mevlâna'nın cenaze namazını Kadı Sıraceddin kıldırdı.

Mevlâna ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine yani Allah'ına kavuşacaktı. Onun için Mevlâna ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen "Şeb-i Arûs" diyordu ve dostlarına ölümünün ardından ah-ah, vah-vah edip ağlamayın diyerek vasiyet ediyordu.

"Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız!
Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir"
;



Erenlerimizi tek tek burda işlesek bazen de sözleri tartışsak en sevdiğim Mevlana dan başladık hadi erenlerin aşkına nail olmak duası ile...
 

sayih

 
Katılım
29 Ağu 2007
Ynt: Yolumuzu Ay_dınlatan aşıklar

SÜLEYMÂN HİLMİ TUNAHAN


Son devir din âlim ve velîlerinden.

Adı Süleymân Hilmi, soyadı Tunahan'dır.

Babası zamânın müderrislerinden Hâfız Osman Efendidir. Soyu Fâtih Sultan Mehmed Hanın "Tuna Hanı" olarak tâyin ettiği ve kendi kız kardeşi ile evlendirdiği İdris Beye dayanmaktadır. 1888 (H.1306) senesinde Silistre'nin Ferhatlar köyünde doğdu. 1959 (H.1379) senesinde İstanbul'da vefât etti. Karacaahmed Kabristanındadır.

Babası Osman Efendi tahsîlini İstanbul'da tamamladıktan sonra Silistre'ye giderek meşhûr Satırlı Medresesinde yıllarca müderrislik yaptı.

İlim ehli ve fazîlet sâhibi bir âileden dünyâya gelen SüleymânHilmi Tunahan, ilk tahsîlini Silistre Rüşdiyesinde ve Silistre Satırlı Medresesinde yaptı. Bilâhare tahsîlini tamamlamak için İstanbul'a gelerek Sahn-ı Semân (Fâtih) Medresesine kaydoldu. Fâtih dersiâmlarından ve o devrin meşhûr âlimlerinden Bafralı Ahmed Hamdi Efendi (BüyükHamdi Efendi)nin ders halkasına devâm etti. Zamânın usûlüne göre aklî ve naklî ilimleri tahsîl ettikten sonra 1916 senesinde Ahmed Hamdi Efendiden birincilikle icâzet, diploma aldı. Daha sonra o zamanki tâbiri ile dersiâm (profesör) olarak yetişmek üzere Süleymâniye Câmii medreselerinden Medresetü'l-Mütehassısînin tefsîr ve hadîs kısmına devâm etti.

Son derece parlak bir zekâya sâhib olan Süleymân Hilmi Tunahan, 1919 senesinde Medresetü'l-Mütehassısîn'den birincilikle mezûn oldu. Aynı yıllarda Medresetü'l-Kuzâtı (Hukuk Fakültesini) da üstün bir derece ile bitirdi. Böylece bir taraftan dersiâm diğer taraftan da kâdılık rütbelerine ulaşarak devrinin zâhirî ilimlerini tamamladı. Mezûniyetini müteâkip İstanbul'da dersiâm olarak vazîfeye başlayan Süleymân Hilmi Tunahan bir müddet sonra medreselerin kapatılması üzerine vâizliğe tâyin edildi. Uzun müddet İstanbul'un Sultanahmet, Süleymâniye, Yeni Câmi, Şehzâdebaşı ve Piyâle Paşa gibi büyük câmilerinde halka vâz ederek insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlattı.


Tasavvuf yolunda Selâhüddîn ibni Mevlânâ Sirâcüddîn Efendinin sohbetlerine devâm ederek yetişti. Süleymân Hilmi Tunahan'ın tasavvufî yönüyle ilgili olarak, dâmâdı ve bağlısı Kemâl Kaçar tarafından Necip Fâzıl Kısakürek'e verdiği notlardan bir bölümü şöyledir:

"Süleymân Efendinin bâtın ilmine yâni tasavvuftaki mânevî cephesine gelince, şüphesiz bu husus ehline mâlumdur.Zâhirî akıl ve zekâ ile idraki mümkün olamaz. Öyle ki, bir insan müslüman olabilir, tahsilli ve akıllı olabilir. Hattâ iç hayâtı münkir olamaz da yine tasavvuf ve irşâda ehil bir zât ile karşılaştığı halde, o zât ilâhî irâdeyle kendisini ona bildirmezse, dünyâlar bir araya gelse onun feyzlerinden haberdâr olamazlar. Bizim ise kendisinin mânevî cephesi üzerinde zerrece tereddüdümüz yoktur. Biz bu noktayı ilmelyakîn biliyoruz. Kendisinin tasarrufunu ve rûh melekeleri üzerindeki tesirini öz rûhumuzda ve vücûdumuzda hissetmiş, enfüsî ve kevnî kerâmetlerinin üstün irşâd hârikalarını fiil hâlinde ve hakkıyla müşâhede etmiş bulunuyoruz. Allah'ın bu husustaki inâyet ve lütfuna mazhar olduğumuza, kendilerinin kâmil ve mükemmel mürşid olduğuna Silsile-i sâdâd=Büyükler zinciri kolundan otuz ikinci ferdi Selâhüddîn ibni Mevlânâ Sirâcüddîn hazretlerinin cismânî nisbet, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin de rûhânî nisbetle vârisleri bulunduğuna îmânımız tamdır. Kendisinin bu cephesini anlamayanların, hiç olmazsa aksini iddiâ etmemelerini ve kendisinde bir mürşid hâli görmediklerini söylemekten çekinmelerini, dünyâ ve âhiret yıkımına uğramamaları bakımından tavsiye ederiz."


Zâhirî ve bâtınî yönden yüksek derece sâhibi olan SüleymânHilmi Tunahan, îtikâdda Ehl-i sünnet, amelde Hanefî mezhebine, tasavvufta Nakşibendiyye yoluna mensûb idi. Ehl-i sünnet vel-cemâate son derece bağlıydı. Kendisinden feyz alan talebeleri ile vâz ve sohbetlerine devâm eden kimselere en büyük tavsiyesi; "Ehl-i sünnet vel-cemâat" akîdesine ihlâs ve samîmiyetle bağlı olmalarıydı.

Yetmiş iki senelik ömrü boyunca İslâmiyetin emir ve yasaklarını öğrenmek, öğretmek ve insanlara anlatarak onların dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşmalarına vesîle olan Süleymân Hilmi Tunahan 16 Eylül 1959 senesinde İstanbul'da Kısıklı'daki evinde vefât etti. Karacaahmet Kabristanlığına defnedildi. (1, 2)
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Katılım
24 Eyl 2007
Ynt: Yolumuzu Ay_dınlatan aşıklar



Burda bir çok şeyhlerimizi düşünce yapılarını ve hayatlarını kıssadan öğrenebilirsek ne mutlu bize belki bir sözleri yüreğimize işlerde ...belki bir gün !
Bu din bu ülke nice erenler yetiştirmiştir yüreğinde aşkına nail olalım ve mezheplere ve tarikatlara vardırmadan ucunu paylaşalım
 

HCRTRMN

 
Katılım
11 Eki 2006
Ynt: Yolumuzu Ay_dınlatan aşıklar

Yunus Emre


(1241?-1321?)
Hayatı hakkında kesin bilgimiz yoktur. Son araştırmalara göre 1240/41 ile 1320/21 yılları arasında yaşadığı kabul edilmektedir. Şiirlerinden ve hayatı hakkında yazılıp anlatılagelen menkıbelere göre; iyi bir eğitim görmüştür. Taptuk Emre'nin dergâhına kapılanmış, orada tasavvuf terbiyesinden geçmiştir. Halkı irşad etmek amacıyla diyar diyar dolaştı. Şiirleriyle irşad görevini sürdürdü. Mevlânâ ile görüştü. Yıllar süren gurbet hayatından sonra doğduğu köye, Eskişehir'in Mihalıççık ilçesine bağlı Sarıköy'e döndü. Orada vefat etti.
Sonradan burada kendisi için bir anıt mezar yapıldı. Anadolu'nun birçok yerinde kabri ya da makamı olduğu rivayetleri vardır. Yunus, Türk edebiyatının en büyük şairlerinden biridir. Kendisinden sonra gelen pek çok şairi etkilemiştir. Kullandığı Türkçe, işlediği temalar, şiirindeki sadelik ve yalınlık, onun ne denli büyük bir şair olduğunu ispat etmeye yeter. Bazı şiirlerinde aruzu da deneyen Yunus, asıl şiir kabiliyetini heceyle yazdığı ilahî, nefes ve semaî türü şiirlerinde ortaya koymuştur. Şiirleri bir çok araştırmacı tarafından derlenip toplanmış ve yayınlanmıştır


YUNUS, CÜR'ETLİ BİR İNSAN
Yunus, cür'etli bir insan, iddialı söz söyleyen bir insan... Nasıl iddialı söz söylüyor?..
Bir kez gönül yıktın ise,
O kıldığın namaz değil!..
"Bir kere bir kalb yıktıysan; senin kıldığın namaz, namaz değil!" diyor. Şeriat bu kadar sıkı değil... Şeriat biraz müsamahalıdır. "O kusurdur, tamam kalb kırması bir kusurdur ama; öbür taraftaki namazı da, namazdır. Ne yapalım, kusurlu bir müslüman... Kusursuz insan olmaz." diye düşünülür. Ama, Yunus sert bir insan; öyle şeylere pek razı gelemiyor, sapasağlam olsun istiyor. "Bir kez gönül yıktın ise; o kıldığın namaz değil!" diyor, defterden siliyor. Eski Yunus sert, sertliğiyle tanınıyor.
Sonra, biraz da Allah'a olan sevgisinden dolayı, bizim hürmet ettiğimiz bazı şeyleri de küçümser gibi bazı ifadeler kullanıyor; insanın yüreği ağzına geliyor.
Cennet cennet dedikleri,
Birkaç köşkle birkaç hûri;
İsteyene ver anları,
Bana seni gerek seni!..
Şimdi bu çok cür'etli bir söz ama, sonu tatlı bağlandığı için bir şey de diyemiyoruz. Allah'ı o kadar çok seviyor ki, cenneti, hûriyi ve sâireyi de düşünmüyor.
Bu da vardır. Hattâ bizim Nakşî Tarikatı'nda vardır. Çâr terk diyoruz biz... Dört şeyi terketmesi lâzım dervişin: Terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk...
Dünyayı defterden silecek, gönlünden çıkartacak... Ukbâyı defterden silecek, gönlünden çıkartacak. Ukbâda cennet var, hûriler vs. var... Terk-i hestî; varlıktan geçecek, kendini yok edecek, fenâ makamına erecek... Terk-i terk; bir de, terkettiklerini kafasında tutup da, kendisine kibir gurur getirmeyecek, terkettiklerini de unutacak... Yâni, "Ben şunları terkettim, ne büyük adamım!" demeyecek.
Çocuğun birisi namaz kılıyormuş camide... Gözleri yarı kapalı, mest bir şekilde namaz kılıyor... Ordan iki tanesi, "Yâhu şu delikanlıya bak! Ne kadar güzel namaz kılıyor." demişler. Biraz duyulacak bir sesle söylemişler. Çocuk namazı bitirmiş; "Esselâmü aleyküm ve rahmetullah... Esselâmü aleyküm ve rahmetullah... Hem de oruçluyum!.." demiş.
Bu bizim ilk Yunus da, acaba nasıl bir Yunus?.. Böyle cenneti, hûrileri filân küçümsediğine göre... Bir başka şiiri de var, onun bestesi de çok hoşuma gidiyor:
Milk-i bekàdan gelmişem,
Fânî cihanı neylerem?..
Ben dost cemâlin görmüşem,
Hûr-i cinânı neylerem?..
"Öbür alemden geldim ben buraya; ben burayı ne yapayım?.. Ben cemâlullahı görmüşüm, Allah'ı görmüşüm; hûrileri ne yapayım?.." diyor. Bu da güzel bir şiirdir.
 

HCRTRMN

 
Katılım
11 Eki 2006
Ynt: Yolumuzu Ay_dınlatan aşıklar

YUNUS'UN TASAVVUFÎ ANLAYIŞI
Yunus'un tasavvufî anlayışını ayrıca anlatmak lâzım ama, kısaca şöyle anlatalım... Bunu çok kimse bilmez. Bilmedikleri için de Yunus'u anlayamazlar. Yunus'un ne dediğini çok kimse anlayamaz, şiirlerini doğru yorumlayamaz.
Şiirlerini yorumlayan insanlara bakıyorum, tatlı insanlar, güzel insanlar, sevimli insanlar, kendilerini de seviyorum; ama, Yunus'un şiirini açıklaması doğru değil!.. Yunus'un şiirini anlamamış... Benim anladığım bir takım konular var, noktalar var; açıyorum orayı, anladı mı, anlamamış.
Yunus tasavvuf yönünden Ahmed-i Yesevî ekolüne bağlıdır; bir... İkincisi, vahdet-i vücud kanaatine sahibdir.
Biliyorsunuz, tasavvufta vahdet-i vücud vardır. Yâni, "Mahlûkatın vücudu izâfîdir. Varlık, Allah'ın varlığıdır. Gerisi havadır, boştur, yoktur." demektir. Vahdet-i vücudu insan, lisedeki edebiyat kitaplarından öğrenemez. Vahdet-i vücud ince bir konudur. Dikkat etmezse insan, ayağı küfre kayar. Kolay anlaşılmaz, ince bir konudur. Yâni, kulun kendi varlığını yok bilmesi, Allah'ın varlığının yegâne varlık olduğunu bilmesidir. Yunus bu kanaattedir, vahdet-i vücuda sâliktir.
Biz meselâ, şahsen hangi ekoldeyiz?.. Biz vahdet-i şuhûd'a sâlikiz. Bu İmam-ı Rabbânî Efendimiz'in kanaatidir. Diyor ki: "Ben murakabelerimde, halvetimde, tasavvufî çalışmalarımda çok çok defalar, bütün dikkatimi kullanarak meseleyi tekrar tekrar inceledim; vahdet-i vücud yok, vahdet-i şuhud var!" diyor. Şuhud ne demek?.. Allah'ın varlığına şahid her şey; bu şahidlerin birliği var... Allah var, onun dışında yarattıkları mahlûkat var... Muhiddin-i Arabî'nin dediği gibi değil, vahdet-i şuhud var demiş oluyor.
Muhiddin-i Arabî'nin fikirlerine sahibdir Yunus Emre... Bu da normal, anlaşılıyor. Çünkü, Muhiddin-i Arabî'nin kanaatinin, tasavvufî ekolünün Anadolu'da yayılmasına sebep olan Sadreddin-i Konevî, Konya'da uzun zaman hizmet etmiştir. Malatya'ya ve sâireye gitmiştir. Bu vahdet-i vücud düşüncesini Anadolu'da yerleştiren odur. Daha başka mutasavvıf şairler vardır. Mevlânâ da vahdet-i vücuda müntesibdir.
Hacı Bayram-ı Velî'yi inceledi, Ethem Cebecioğlu diye bir talebem vardı, şimdi doçent İlâhiyat'ta... Ben emekli olduktan sonra ona sordum:
"--Nasıl; Hacıbayram-ı Velî'yi inceledin mi?" dedim.
"--Maalesef hocam, o da vahdet-i vücudcu..." dedi.
Maalesef demeye lüzum yoktur. Vahdet-i vücut, öyle maalesef denecek bir inanç değil ama, çok dikkatli olmak lâzım!..
Muhterem kardeşlerim! İnsânın zâten, şeriati bilmeden tasavvufa dalması tehlikelidir. Önce muhaddis olacak, müfessir olacak, fakîh olacak; ondan sonra tasavvufî konulara girerse ayağı kaymaz. Onları bilmeden tasavvufî konulara girerse, takliden birisinden duyduğu sözü söyler, çok büyük tehlikelere düşer.
Geçen gün müftü efendi birisinin böyle bir sözünü nakletti. "Ne sen var, ne ben var o zaman..." demiş. Allah'ın yokluğu diye bir şey bahis konusu değil ki!.. Böyle bir şey denir mi?.. Yanlış bir söz...
Onun için şeriati, Kur'an-ı Kerim'i, hadis-i şerifi, dinin akaidini iyi bilmediği zaman; bilmeyen sussun, bilmediği konulara girişmesin.
Ben bazen, tasavvuftan bahseden insanların kitaplarını okuyorum, gülüyorum. Anlamıyorlar, yaşamadıkları için... Yaşamadığı için bilmiyor konuyu, bilmediği için de hariçten gazel okuyor.
Eskiden gazinolar olurmuş. Gazelhânı olurmuş, sahnesi olurmuş. Hanendesi, sâzendesi olurmuş. İçkiyi içince bazıları da coşarmış, hariçten gazel atarlarmış. Oraya yazarlarmış, "Hariçten gazel atmak yoktur." diye...
Yâni kimisi hariçten coşup da gazel atıyor. Öyle değildir. Bu işin şakası, oyunu yoktur. Burda hariçten gazel atmak insanın ayağını kaydırır, cehenneme düşürür. O bakımdan meseleleri yaşamak lâzım, onların halet-i rûhiyesini anlamak lâzım!..
Vahdet-i vücud insanın seyr-i sülûkunda ve halvetinde bir duraktır. Sonlara yakın bir duraktır. O duraktan sonra başka duraklar vardır. Kısaca böyle söyleyebilirim. O durağa gelir insan... O durak son durak değildir. O duraktan daha ötedeki duraklara geldiği zaman insan-ı kâmil olur.
Yunus Emre'ye göre insanlar dört sınıf... Tabii, kâfirler de var... Kâfirleri hiç nazar-ı dikkate almıyor.
(Ülâike kel'en'âmü belhüm edal) "Onlar hayvanlar gibidir, onlardan da şaşkındır." Hayvanlardan daha şaşırmıştır, kâfir olduğu için..."
Hacı Bektâş-ı Velî de bunu yazıyor Makàlât'ında... Gayrimüslimleri, Allah'ın varlığını birliğini anlayamamış oldukları için sıralamaya almıyor, kayıt dahi etmiyor.
Mü'minler vardır. Mü'minler dört sınıftır:
1. Ehl-i şeriat
2. Ehl-i tarîkat
3. Ehl-i ma'rifet
4. Ehl-i hakîkat
Şimdi bu sıramayı da kimse bilmiyor. kimisi ma'rifeti öne alıyor, kimisi muhabbeti öne alıyor. Ama Yunus'un ekolünde sıralama böyledir. Şeriat kavmi, tarikat kavmi, ma'rifet kavmi... Yâni, şeriat ilkokuldur diyelim. Tarikat, ortaokul ve lisedir. Ma'rifet üniversitedir. Hakîkat da, üstadlıktır; yâni her şeyi bitirip, ihtisas yapıp da en yüksek pâyeye ulaşmış olmaktır.
Yunus şeriat, tarikat, ma'rifet kelimelerini kullanır şiirlerinde... Bu mânâya kullanılır. Danişmend, fakih, sofî kelimelerini kullanır; bu tasnife göre kullanır. Muhib kelimesini kullanır; aşık demek... Aşık Yunus diye de söyler bazen... Muhib diye de söyler. İşte en yüksek olan da budur. Onun için, kendisi de aşkı en ön plana almıştır.
Yunus'un felsefesi, Mevlânâ'nın zihniyetiyle aynıdır. İkisi de tasavvufî mertebelerin sıralanışında, en yüksek makamı aşk makamı olarak görmüşlerdir. Yunus bunu açıkça söylüyor:
Yunus öldü diye selâ verilir,
Ölen hayvan imiş, aşıklar ölmez!
Aşığın öleceğini bile kabul etmiyor. "Yunus öldü diyorlar; ölür mü hiç aşık?.." diyor. Hakîkaten ölmemiştir. Bak sana hâlâ konuşuyoruz, yaşıyor aramızda...
Aşktan söz etmiştir Yunus... Baştan sona divanının %80'i, 90'ı aşk üzerinedir. Mevlânâ da öyledir. Mevlânâ da biliyorsunuz Mesnevîye şeyden başlıyor:
Bişnev ez ney çün hikâyet mîküned,
Ez cüdâyîhâ şikâyet mîküned.
"Dinle neyden kim hikâyet eyliyor; ayrılıklardan şikâyet eyliyor." diye başlıyor. Neyin bu yanık sedâsının özüne, vatan-ı aslîsine hasretin sebebiyle olduğunu sembolik olarak söylüyor. Sonra da yapıştırıyor söyleyeceği sözü:
Âteşest in bank-i nâyu nîst bâd,
Her ki in âteş nedâred, nîst bâd.
"Bu neyin içindeki ateştir; üfürük değildir, yel değildir, ateştir. Kimin içinde bu ateş yoksa, yok olsun be!.. Adam mı o?.." Beddua ediyor. "İçinde bu aşk ateşi olmayan yok olsun!" diye söylüyor. Yunus da öyledir, Mevlânâ da öyledir. Hacı Bektâş-ı Velî de öyledir. O da aynı makamdan bahsediyor.
Yunus'a göre, tasavvuf çok kıymetli bir ilimdir. Erenler en yüksek insanlardır. Bir şiiri vardır Eve Dervişler Geldi diye... Eve dervişler geldi diye düğün bayram ediyor, şiir yazmış. Gazel yazmış. Sevgisini heyecanını ifade eden ilâhi yazmış. Erenler en yüksek insanlardır.
Evliyaya uğramaz ise yolun,
Göçtü kervan, kaldın dağlar başında!..
der Yunus... Onun erenlere saygısının bir iki misalini vereyim:
Erenlerin nazarı,
Toprağı gevher eder.
Erenler kademinde,
Toprak olasım gelir.
Erenlerin ayağının toprağı olmak istiyorum diyor.
Sonra, dervişliğe medhiyeleri çoktur. Ma'rifetullah yolu, aşkullaha, muhabbetullaha götüren eğitim olduğu için, dervişlik çok kıymetlidir Yunus'a göre... Dervişlik, Farsçada fakirlik demek... Türkçe'de buna miskinlik de diyor Yunus... Miskin Yunus dediği, derviş Yunus demektir. Yoksa Yunus miskin değildir, civa gibi bir insandır.
Bu dervişlik durağı,
Bir acaib durakdur.
Derviş olan kişiye,
Evvel dirlik gerekdür.
Bestelenmiş bir ilâhidir bu da...
Çün anda dirlik ola,
Hak bile birlik ola...
Varlığı elden koyub,
Ere kulluk gerekdür.
Diyor ki: "Bu dervişlik bir acaib yoldur. Derviş olan kişiye evvelâ dirilik, hayat, yaşam gerek... Yâni, adam ölmüş olmayacak. İtiyorsun, kakıyorsun, çimdikliyorsun, çivi batırıyorsun, iğne batırıyorsun; kıpırdamıyor. Ölmüş... Tamam, derviş olamaz! Çünkü, hayat yok... Evvelâ dirlik olacak, canlı olacak bir kere...
İkincisi: (Çün anda dirlik ola..) Eğer derviş olacak kimsede bir hayat varsa, (Hak ile birlik ola... Varlığı elden koyup, ere kulluk gerekdür.) şeyhe teslim olacak. Erene, evliyaya kulluk edecek, iyi hizmet edecek ki, varlığını benliğini koyacak ki, terakkî edebilsin.
Eğer bir insanda varlık varsa... Varlık nedir?.. Varlık; kibridir, gururudur, ilmidir, parasıdır, mevkiidir, makamıdır...
Mevlânâ'nın karşısına zamanın beylerinden bir bey gelmiş. Mevlânâ, hiç konuşmamış. Böyle başı eğik, elleri cübbesinin yeninde böyle durmuş. Karşısındaki bey, sultan, mevki makam sahibi insan; hiç iltifat etmiyor, böyle duruyor. Adam durmuş durmuş, terlemiş, kızarmış, bozarmış, demiş ki:
"--Efendim bana bir nasihat etseniz!"
O da ne kadar zalim olsa gene iyi insan ki, Mevlânâ'yı ziyaret ediyor, bir de nasihat istiyor...
"--Evlâdım, sana ben ne diyeyim? Seni Rahman sultan eylemiş, sen şeytana kulluk ediyorsun!.. Rahman seni sultan etmiş, Rahman'a kulluk edecekken, şeytana kulluk ediyorsun, şeytana uyuyuyorsun; olur mu böyle şey?.. Halkı sana ısmarlamış, havale etmiş bunlara şefkat eyle, hizmet eyle diye; sen onlara zulmediyorsun. Ben sana ne diyeyim?" diye adamcağıza öyle ağır sözler söylemiş ki, hüngür hüngür ağlamış adam...
Cesarete bak!.. Kimseye eyvallahı yok, hak sözü gümbür gümbür söylüyor.
Varlığı elden koyacak, mevki düşünmeyecek, makam düşünmeyecek, zengin olduğunu düşünmeyecek.
Zenginin yürüşü bile başkadır. Elini cebine koyar. Yürüyüşünden anlarsın ki, bu adam zengindir. İsterse çapaçul giysin, yürüyüşünden belli olur. Dükkâna girişinden belli olur, fiatı soruşundan belli olur. Şöyle ezile büzüle, "Bunun fiatı kaç acaba?..." filân derse; fakir, adamın parası yok, tezgâhtardan korkuyor. Ötekisi "bunun parası kaç?.." der, "Beğenmedim!" der. Kırk tanesine bakar, kırkbir tanesine bakar... Özür dilemeden, pabuçların hepsi meydanda, çıkar gider. Hiç birisini almaz. Zengin...
Zenginin halet-i rûhiyesi, mevki makam sahibinin halet-i rûhiyesi... Bir de ilim insana benlik verir. "Ben ki, şöyleyim, böyleyim..." diye düşünür, o da benlik verir. Bunların hepsini koyacak. Varlığın elden koyup --çar terk dediğimiz terk-i dünyâ, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk-- ere kulluk edecek. Bir kere şu eğitimini bir tamamlayacak!..
Hani ne demiş Aziz Mahmud-u Hüdâî Hazretleri'ne, Üftâde Hazretleri?..
--Efendim ne olur beni derviş al, kabul et!..
--Evlâdım sen yapamazsın, kadılığa devam et! Bizim işimiz zordur.
--Efendim ne olur... Tamam, yapmağa söz veriyorum, dervişiniz olayım!..
--E peki, o zaman ciğer sat bakalım Bursa'nın sokaklarında!..
Eskiden ciğer nasıl satılıyor, böyle camekân mı var?.. Belediyenin istediği şartlara uygun böyle satış yerleri mi var?.. Yok... Sopaya ciğerler takılıyor, arkadan kediler miyav miyav geliyor... Adamın sırtında ciğer sopası... Sokaklarda bağırıyor. İsteyene ciğeri kesiyor, veriyor. Yarım okka, bir okka, bilmem ne...
--Bursa'nın kadısı, konağı olan, ilmi irfanı olan Aziz Mahmud-u Hüdâî'ye ne diyor şeyhi?..
--Ciğer sat evlâdım!
--Niye?..
--Nefsi ezilsin diye...
Satmış. Çok güzel hizmet etmiş, çok güzel tevâzu göstermiş. İş bittikten sonra, demiş ki:
"--Evlâdım, aferin! Başardın bu eğitimi... Hadi bakalım seni İstanbul'a vazifeli gönderiyorum. Umarım ki, sultanlar atının dizgininden tutar, önünden yaya yürür." demiş.
Ve yürümüştür... Sultan Ahmed dervişi olmuştur. Atının dizginini tutmuş ve önünden yürümüştür. Evvelden de, sonrasını gösteriyor Allah evliyâsına...
Kulluk eyle erene,
Şarkdan garbı görene!..
Senden haber sorana,
Key miskinlik gerekdür.
"Şeyhe hizmet et ki, o şarkı garbı görür." diyor. --Bak, Üftâde Hazretleri Bursa'da iken, İstanbul'da ilerde olacak hadiseleri keramet olarak haber vermiş.--
(Senden haber sorana, key miskinlik gerektir.) Yâni, çok mütevâzi olacaksın, miskin olacaksın... Öyle kibirli olmayacaksın.
Miskin olagör bâri,
Benlikden ırak yürü!..
Gönlünde benlik olan,
Dervişlikten ırakdır.
Eğer mütevâzi olamazsan, içinde benlik varsa, o zaman dervişlikten ırak olursun.
Hak eren, benim dedi.
Varlığın erde kodu.
Erenlerin himmeti,
Yerden göğe direkdir.
Yine ereni, şeyhi medhediyor.
Bu dervişlik beratın,
Okımadı müftüler.
Kim ne biliser bunu,
Bir acaib varakdır.
Varak, defter, yaprak demek... "Bu ilmi kadılar, müftüler okumadı. Bu bir acaib ilimdir, acaib yapraktır. Bunu bilmezler." diyor.
Gerçekten öyledir, aziz ve muhterem kardeşlerim!.. İlâhiyat fakültesi profesörü olarak ilâhiyat hocalarını tanırım, Diyanet'ten müftüler, diyânet işleri başkanları tanırım; tasavvufî terbiye başka şeydir. İlâhiyatlarda okunmuyor, imam-hatiplerde okunmuyor. İnsan alırsa alıyor, almazsa adam olamıyor.
Ey Yunus ârif isen,
Anladım bildim deme!..
Tut miskinlik eteğin,
Âhir sana gerektir!
"Ey Yunus! Bildim filân diye, kibir gurur satma; miskinlik, mütevâzilik tarafını tut! Sana gerek olan budur." Çünkü, Allah mütevâzi kullarını sever.
Yunus'a göre danişmend, ilim öğrenen, henüz daha hamdır. Fakîh --h harfi düşmüştür fakı derler-- fıkıh bilen insan demektir. Sonra s™fî, tarikat erbabı... Girmiş tarikata ama, girmek bitimek demek değil ki... Nerde okuyorsun?.. Falanca fakültede... Daha bitirmemiş, dur bakalım!... Ön kapıdan mı çıkacak, arka kapıdan mı çıkacak; diplomayı hangi dereceden alacak, ne olacak belli değil... Ona da çatar zaman zaman... "Ey s™fî, sen şöyle diyorsun, böyle diyorsun..." diye ona da çatar Yunus'umuz...
Sevdiği insanlar ârif insanlardır, irfan ehli insanlardır, ma'rifet ehli insanlarıdr. Tevâzua çok önem verir, ahlâk-ı hamîdeye çok değer verir. "İnsanın ahlâkı güzel olmadıktan sonra, sağı solu yıkıp yaktıktan sonra, kalb kırdıktan sonra kıymeti olmaz!" diye söyler şiirlerinde...
Ve en yüksek makam da, aşıklık makamıdır. Aşık niçin aşıktır?.. Müşahede makamına erdiği için aşıktır. Yâni, Allah-u Teâlâ Hazretleri'ni müşahede zevkine, makamına, rütbesine ulaşmış olduğu için, o güzelliin karşısında mesttir. Gözü ne cennet görür, ne hûri görür, ne başka mevkî makam görür. O aşk ile, her yaptığı işi Allah rızası için yapar. Ve dâimâ Allah'ın rızasını gözetir.
Söylediği sözler doğrudur, katılıyorum. Şeriatın ahkâmı konusunda titizliğini vurgulamak isterim.
Allah-u Teâlâ Hazretleri bizi ulûm-u şer'iyyeye, dînî bilgilere kuvvetli bir şekilde âşinâ eylesin... Dinini bilen müslümanlar olalım; bir... Tasavvufî terbiye edidiğimiz iç eğitimini, vicdan eğitimini, nefis terbiyesi işlemini görmüş olalım!.. Sivriliklerden, sertliklerden, çirkinliklerden, ahlâkî zaaflardan içimizi yıkamış, temizlemiş olalım; iki...
Allah-u Teâlâ Hazretleri bize ma'rifetini ihsân eylesin... İrfan ehli eylesin... Gözümüze müşâhedeyi nasib eylesin, gönlümüze aşkını, muhabbetini ihsan eylesin... Sevdiği razı olduğu kullar olarak, onu seven kullar olarak, her yaptığı işi Allah aşkına yaparak yaşamayı nasib eylesin... Huzuruna da sevdiği razı olduğu bir kul olarak varmayı nasib eylesin...
Biliyorsunuz bizim örfümüz böyle, bir insana bir şey söylediğimiz zaman ne diyoruz:
"--Allah aşkına yapma!.."
O zaman o da, elinde bıçak varsa bırakıyor. Niye?.. Allah aşkına dediği için... Akar sular duruyor, kesiliyor her şey... "Allah aşkına yapma!" deyince işler bitiyor.

Aşağıdaki yazı, Yunus Emre'nin yaşamı üzerine yazılmış menkıbelerin birleşiminden oluşmuş bir destanın özetidir. Sanırım sizin yukarıda bahsettiğiniz hikaye bu. Bence bu hikayeden güzel bir oyun çıkar.
Sabahattin Eyüboğlu/Yunus Emre/Cem yay.;İst.1980
 

HCRTRMN

 
Katılım
11 Eki 2006
Ynt: Yolumuzu Ay_dınlatan aşıklar

YUNUS EMRE GÖRÜŞ VE SANATLARI
Yunus Emre, çeşitli görüşlerini, eserlerinde ortaya koymuştur. Bilim, bilgi, gerçek, Allah, ölüm, aşk gibi konularda ki düşüncelerini bir potada eritmiştir. Ermişler aşamasına ulaşmak ve olgun insan olmak için çalışmış, sonunda da en yüksek manevi makama ulaşmıştır.

Yunus'a göre bilim bir amaç değil, araçtır. Çünkü bilimi kendilerine amaç edinenler, kendilerini dünyanın merkezi sanırlar ve bu bilgileriyle üstünlük taslarlar. Oysa Yunus'a göre, mutlak varlıktan başka varlık yoktur ve bütün var olanlar Allah'ın (Mutlak Varlığın) çeşitli görüntülerinden başka bir şey değildir. Kendisine tanıdığı varlık ise sadece bir kurgudur. Gerçek varlığa ulaşma, bu kurgudan kurtulmadır, varlıkta yok olmadır.

Yunus'un öğütlediği töre, mistik ve gerçek hayatın zorunlu kıldığı çile ve aşktır. İnsan, ateş, hava, su ve toprak olmak üzere dört öğeden oluşur. Bu dört öğe, can ile birleşerek birlik ve yücelik kaynağı olur.

Yunus, körü körüne kaderci anlayışa karşı çıkar. Onda yaşamın coşkusu ve sevinci görülür. Ona göre insan, sürekli bir değişim içindedir ve buna yeniden doğma denilmektedir. Ölmek de bir bakıma yeniden doğmaktır. Ölmek ve böylece sonsuzda yaşamak "mukadder" olduğuna göre, yaşadığı sürece faydalı işler yapmak; eserler bırakmak gerekir. Ömür, yeryüzünde yaşamak, bu amacın gerçekleştirilmesi için bir araçtır.

Yunus Emre, milletimizin değerlerini, görüşlerini yansıtan büyük bir sanatçıdır. O'nun deyişlerinde, geçmişteki kültürümüzün izleri görülür. Bunun yanında, biçim, dil, söyleyiş ve ölçü bakımından da milli sanatçımızdır. Mısralarında yalınlık, arılık, açıklık ve içtenlik vardır. Hiç bir yapmacık öğe bulunmaz O'nun şiirlerinde. İçini bütünüyle bize açar, anlaşılmaz birçok felsefe kavramını, çok açık ve yalın bir dille, anlatıverir.

Yunus'ta halk zevkine yakınlık ve derin bir lirizm görülür. Bu nedenle, halkın içinde yüzyıllar boyunca yaşaya gelmiştir. Bir bakıma, tekke şiirinin, dinsel kökenli şiirin de kurucusu sayılabilir. Şiirlerine koyduğu büyük öz nedeniyle, bütün tarikatlarca benimsenmiş, insanlığı saran duygu ve düşünceleriyle, her anlayıştaki insanın en yakın dostu, duygu arkadaşı olmuştur. Tarikatlarla ilgisi olmayanlar da, Yunus'u bu özünden, içeriğinden dolayı sevmişlerdir.

Yunus'un şiirleri incelendiğinde, mesajın, duru bir Türkçe olduğu görülür. Ama bazı şiirlerinde İran, Hint ve Yunan mitolojilerinden gelen terimler, din yoluyla giren bir çok yabancı kelimelere de rastlanır. Bu da, Yunus'un yüksek kültür ve bilgi birikiminin bir göstergesidir. Yabancı kelimelerle, ya da bazı terimlerle süslenen söyleyişlerinde de doğaldır ve halka yakındır. Yabancı dil öğelerini, yerli yerinde kullanmış olduğundan, yadırganmamıştır.

Söyleyiş bakımından, halkın diline çok yakındır. Halk deyimlerinden yararlanırken; halkın benzetmelerini kullanırken, hiç bir yadırgama görülmez şiirlerinde.

Yunus genellikle hece ölçüsünü kullanmıştır. Zaman zaman da Aruz ölçüsünü kullandığı görülür. Abdulbaki Gülpınarlı, O'nun şiirlerinin 66 tanesinin Aruzla yazılmış olduğunu belirtmektedir.
Şiirlerinde kafiyeye fazla önem vermemiştir. Sözgelişi, "baldan", "sözden", "dilden" sözcüklerini kafiye olarak kullanırken, O'nun için "den" veya "dan" ekleri ve onun sağladığı ses armonisi, Yunus için yeterlidir. Bu nedenle kafiye anlayışı, özgür bir temele dayanmaktadır.

Şiirlerinde biçim bakımından ya dörtlüklerden oluşan, ya da mesnevi düzenine uyan bir biçim görülür. Dörtlüklerden oluşan şiirleri daha çok koşma türündedir.

Acep şu yerde var m'ola şöyle garip bencileyin
Bağrı başlı, gözü yaşlı şöyle garip bencileyin.

Yunus Emre sözün gücünü, kudretini çok iyi kavramıştır. İyilik ve kötülüğün sözden geldiğini, ifadesini doğru bulmayan sözün, nelere yol açabileceğini görmüştür. O'na göre söz, insanları dost da düşman da eden bir araçtır. İnsanları kırmamak için, iyi ve tatlı sözler söylenmesinden yanadır.

Mevlana gibi Yunus da insana önem verir. Din, tarikat, görünüşte farklı olan yollardır. Hepsinin amacı iyi insan olmak ve insanlık hedefine ulaşmaktır. Yunus aslında, her insanın bir hedefi olduğu inancındadır. Doğduğunda da bazı yüce değerler taşır insan... yaşamı boyunca toplum onu baskı altında tutar ve kendi istediği yöne götürür. Bu baskıdan kurtulup özgür olmak, ancak "tarikat" ile olur.

Yunus bilgilidir, usta bir sanatçıdır. Sözün değerini bilir, şiirin nasıl söyleneceğini nağme gibi işler. Bir derviş olarak, insanlık anlayışının en yüce noktasına erişmiştir. Bununla birlikte, dünyadan kopmaz. Dünya, güzellikleri, dağları ve ovaları, bitki ve hayvanlarıyla O'nu hep çekmiştir. Yunus'un şiir ve ilahilerini içine alan iki eser, bizlere ulaşabilmiştir. Bunlar Yunus Divanı ve Risalet-ün Nushiyye adlı eserlerdir.

Yunus bütün şiirlerini "meleklerde bilmez ola" dediği, insan üstü, şairler üstü bir perdeden söylemiştir, deha perdesinden seslenmiştir. Her şeyi ancak Yunus'un söyleyebileceği kudretle söylemiştir. Onun için ister Tarikattan, Şeritten veya Hakikatten dem vursun; ister Allah'ı, doğayı, güzelliği veya insanlığı anlatsın; O, şiirlerin hepsinde Yunus'tur. Türk sofilerinden hiç kimse, O'nun söyleyiş makamına çıkamamıştır

YUNUS EMRE-TÜRK DİLİ VE EDEBİYATI
yunus emre türk, şair, anadolu'da tasavvuf akımının ve türkçe şiirin öncüsüdür.insan sevgisine dayanan bir görüşü geliştirmiştir. yunus emre sevgi ilahilerini anadolu rüzgarlarından dinleyip yine o rüzgarla sanki, azerbaycan' dan tuna boylarına kadar bütün oğuz türklüğü vatanına yaymıştır. 7 asırdan beri bilhassa anadolu ve balkanlar türkiye' sinde hemen bütün halkın sevgilisi olmuştur. bugün de tazeliğini koruyan şiirleri hem 13. yy anadolu insanının hem bütün insanlığın sorunları umutları ve korkularıyla sıkı sıkıya bağlıdır.hayati:türk milletinin yetiştirdiği en büyük mutasavvuf ve türk dili ve edebiyatı tarihinin en büyük şairlerinden biri olan yunus emre'nin hayatı ve kimliğine dair hemen hemen hiçbir şey bilinmemektedir. yunus'un bazı mısralarından, 1273'de konya'da ölen, tasavvuf edebiyatının büyük ustası mevlana celalettin rumî ile karşılaştığı anlaşılmaktadır; buradan da yunus'un 1240'larda ya da daha geç bir tarihte doğduğu sonucu çıkarılabilir. bilinen hususlar onun risalet-ün-nushiyye adlı eserini 1308 yılında yazmış olması ve 1321 tarihinde vefat etmesidir.böylece 1240-1241 yılında doğduğu anlaşılan yunus emre xiii. yüzyılın ikinci yarısıyla xiv. yüzyılın ilk yarısında yaşamıştır.bu çağ, selçukluların sonu ile osman gazi devrelerine rastlamaktadır. yunus emre'nin şiirlerinde bu tarihlerin doğru olduğunu gösteren ipuçları bulunmakta; şair, çağdaş olarak mevlana celaleddin, ahmet fakıh, geyikli baba ve seydi balum'dan bahsetmektediryunus emre' nin doğduğu yer hakkında bilgimiz kesin değildir. bazı eski kayıtlar, kendinin değilse bile mensup olduğu aile veya topluluğun, anadolu' ya horasandan geldiğini biliyorlar.bu asırda mevlana gibi, hacı bektaşi veli gibi büyük sofilerin anadolu' ya horasan' dan geldikleri düşünülürse horasan' da anadolu' dan önce gelişmiş büyük tasavvuf hayatı yanında, oğuz türkçe' siyle bir tasavvufi halk edebiyatına başlamış bulunması mümkündür.yunus emre, anadolu selçuklu devletinin moğol akınları karşısında yıkılma sürecine girdiği, beylerin yer yer ayaklanıp saltanat davalarına kalkıştıkları,yağmaların, el koymaların, ağır vergilerin anadolu' yu altüst ettiği bir dönemde yaşamıştır. bu dönemde moğol baskısıyla çok sayıda türkmen, iran ve horasan' dan anadolu' ya göçmüştü. bu yeni gelen türkmen boylarıyla birlikte her tür inanç ve düşünce de anadolu' ya girmekte ve kendine bir yaşam alanı yaratmaktaydı. ortamda bu yayılışa uygundu.yüzyıllardan beri halk arasında yaşayan inanca göre o, sivrihisar yakınında sarıköy'de doğmuş,çiftçilikle meşgul olmuş, taptuk emre adlı bir şeyhe intisap etmiş, tekkelerde yaşamış ve veliliğe erişmiştir. yunus emre' nin yaşamı üzerine bilgiler genellikle şiirlerinden çıkartılır. bir şiirindeki şu dizeler,evliliği üzerine bilgi veriyor; uçmak uçmağım dediğin müminleri yeltediğin bir ev ile birkaç huri hevesim yok koçmağ için bunda dahi verdin bize oğul u kız çift-ü halal andan dahi geçti arzum benim ahım didar için bu şiirden yunus emre' nin iki karısı, oğulları kızları olduğunu anlıyoruz. ama yunus' un yaşamı üzerine bilgi veren bu gibi şiirleri fazla değildir. yunus' un ümmi' olduğu , yani okuma yazma bilmediği üzerine bir menkıbe vardır. ayrıca kendi de şiirlerinde şöyle söz eder; gönül kitabından okur eline kalem almadı, biçare yunus ne bile ne kara okudu ne ak,ümmi benim yunus benim bunlara dayanarak halk arasında yunus' un öğrenim görmemiş , okuma yazma bilmeyen bir kimse olduğu inancı yayılmıştı. halkın büyük bir bölümü bilmediği, ağızdan ağza geçen sözlü bir kültürün egemenliğinde yaşadığı için, öğrenim görmemiş bir şairin böylesine derin sözler söylemesi, uzun yıllar yadırganmamış, hatta bir iç zenginliğini gösterdiğinden hoşlanmıştır. okuma yazma bilmediğine inanılan şairin ulaştığı yücelik, okuma yazma bilmeyen insanlara bir tesselli, bir umut olmuş, onu kendilerine daha yakın görmelerine, kendilerinden saymalarına yol açmıştır.fuad köprülü, türk edebiyatında ilk mutasavvıflar adlı eserinde; yunus' un eline kalem almadığı hakkındaki sözleri ve eski kaynakların bu husustaki ifadeleri kabul etmemektedir. tam manasıyla ümmi bir derviş, ufak nefesler ve ilahiler yazsa bile, yunus divanı' nın başındaki hemen hemen beş yüz beyti aşan uzun bir mesnevi parçasını mümkün değil yazamazdı, lakin onun harfleri hecelemeyi bilmemesi iddiası nasıl aşırı bir düşünce, ise bu saf dervişi tam manasıyla okumuş, medrese görmüş birisi saymak da tersinden aşırı bir düşünce. o' nun eserinde evliya ve enbiya (peygamberler) eski iran mitolojisini, hatta o devir ilminin umumi görüşlerini pek iyi bildiğine dair çok açık işaretler vardır. mevlânanın farsça şiirlerinden zevk bulacak kadar acem edebiyatını tanıyor idi. zamanında anadolu' da hüküm süren tasavvuf felsefesini mevlâna' dan aşağı sayılmayacak derecede kavrayan, onu eşsiz ve en basit şekilde ifade edebilen yunus emre, herhalde harfleri hecelemekten uzak değildi demektediryunus emre' nin 1320-1321 de vefat ettiği, anadolu'da on ayrı yerde mezarı ( daha doğrusu makamı ) olduğu ileri sürülmektedir. bugün bunlardan hangisinin yunus' un mezarı olduğu belli değildir. o' nun halk tarafından sevilmesi ve destani bir nitelik kazanması şüphesiz makam ve mezarların sayısının artmasında bir sebebtir. yunus emre, halk arasındaki inanca ve bazı tarihi kaynaklara göre sarıköy'de ölmüştür. orada yatmaktadır. bugün, eskişehir-ankara yolu üzerindeki sarıköy istasyonu yakininda, yunus emre'nin türbesi ve bir müze bulunmaktadir.yunus emre'nin çağlari aşan fikirleriyunus emre gerek kendi çağında gerekse kendinden sonraki 700 yıllık bir zaman diliminde fikirleriyle şiirleriyle dipdiri kalmış ve kalmaya da devam etmektedir. şiirlerini sade türkçe ile yazmış. bu sade türkçe ile insanlarda duygu coşkunluğu yaratmış ve kendine özgü bir lirizmle insanları adeta büyülemiştir. yunus emre yaşayan ve var olan halk diliyle şiirlerini söylemiş. o devirde karamanoğulları beyliğinin dışındaki beyliklerde özellikle de devletin resmi dilinin farsça olduğu, arapça' nın hakim bir dil olduğu dönemlerde yunus emre şiirlerini halk dili olan türkçe ile söylemiştir. şiirlerinde sevgi, saygı, gönül, kalp, allah sevgisi, aşk, özellikle ilahi aşk gibi konularda sıkça söz eder. başlıca temaları bunlardır. gönül yunus emre için çok önemlidir. çünkü gönül yunus emre için bir allah yapısıdır. kırılması onun için bir bedbahtlıktır. şimdi yunus emre' nin genel olarak fikirlerini, görüş ve düşüncelerini inceleyelim. 1-yunus emre' de allah sevgisi :bütün tasavvuf ehlinde olduğu gibi , yunus emre' de de allah sevgisi en üst düzeydedir. ve şiirlerinin başlıca temasıdır.

Yunus Emre on üçüncü yüzyıl tasavvuf şâiri. Hayâtı ve kimliği hakkında kesin bilgi yoktur. Şiirleri asırlar boyunca zevkle ve hayranlıkla okunmuş, yalnız ülkemizde değil birçok ülkelerde de ilgi uyandırmış bulunan müstesna bir şahsiyettir.

Bazı kayıtlardan ve şiirlerinden 1240 yıllarında doğduğu, 80 sene civarında yaşadığı, Bolulu olduğu, Eskişehir-Sarıköy’de (Bugünkü ismi Yûnus Emre) vefat ettiği ve buraya defnedildiği anlaşılmaktadır.

Türk halk şairlerinin tartışmasız öncüsü olan ve Türk'ün
İslam'a bakışını Türk dilinin tüm sadelik ve güzelliğiyle ortaya koyan Yunus Emre, sevgiyi
felsefe haline getirmiş örnek bir insandır.

Yaklaşık 700 yıldır Türk milleti tarafından dilden dile aktarılmış, türkü ve ilahilere söz olmuş, yer yer atasözü misali dilden dile dolaşmış mısralarıyla Yunus Emre, Türk kültür ve medeniyetinin oluşumuna büyük katkılar sağlamış bir gönül adamıdır.

Bazı kaynaklarda Anadolu'ya gelen Türk boylarından birine bağlı olup, 1238 dolaylarında doğduğu rivayet edilirse de bu kesin değildir; tıpkı 1320 dolaylarında Eskişehir'de öldüğü yolundaki rivayetlerde olduğu gibi. Batı Anadolu'nun birkaç yöresinde "Yunus Emre" adını taşıyan ve onunla ilgili görüldüğünden "makam" adı verilen yer vardır.

Bir garip öldü diyeler
Üç gün sonra duyalar
Soğuk su ile yuyalar
Şöyle garip bencileyin

diyen Yunus, belki de doğduğu ve yaşadığı topraklardan çok uzaklarda bu dünyadan göçüp gittiğini anlatmak istemektedir.

Anadolu
Tekke edebiyatının kurucusu sayılan Yunus Emre’nin yaşamı konusunda, kayıtlara geçmiş kesin bilgiler yoktur. Bütün bilinenler söylencelere, özellikle Bektaşi Velayetnamesi’nin belirttiğine göre Yunus Emre, yoksul bir köylüydü. Kıtlık başgösterince buğday istemek için, kerametini duyduğu Hacı Bektaş Veli’nin dergâhına gitti. Kendisine üç kez”buğday mı, himmet mi”istediği sorulunca, buğday istediğini söyledi. Ancak daha sonra pişman olarak geri döndü ve “himmet”i istediğini söyledi. Kendisine, himmet anahtarının Taptuk Emre’ye verildiği, gidip ona başvurması gerektiği söylenince, derviş olarak Taptuk Emre’nin dergâhına girdi. O dönemde bütün mutasavvıfları Hacı Bektaş Veli’ye bağlamaya çalışan Bektaşi Velayetnamesi’nde Yunus Emre’nin tasavvuf yoluna girişi böyle anlatıldıktan sonra yaşamı konusunda kesin olmayan kimi bilgiler verilmektedir.

Şiirlerinden çıkarılan bilgilere göre Yunus Emre’nin, ümmi(okuması yazması olmayan) bir ozan değildir;tersine medrese eğitimi görmüş, Kur’an ve hadis bilimini öğrenmiş bilgili bir kimsedir. Tasavvuf düşüncesini İşlerken, özgün bir yaratıcılık göstermesi bunu kanıtlamaktadır. Yunus Emre’nin tasavvuf anlayışı, kimi araştırmacılarca Mevlana’ya bağlanır. Kendisi de şiirlerinde Mevlana’ya olan sevgi ve bağlılığı dile getirir. Konya’ya giderek Mevlana’ya görüştüğü de bilinmektedir. Bundan başka, Anadolu’nun birçok yöresini, Azerbaycan’ı ve Şam’ı gezdi. Henüz siyasal birliğin kurulmadığı dönemde Anadolu’da tasavvuf düşüncesini, lirik ve içten şiirleriyle benimsettiği, kendisini şeyh olarak kabul ettirdiği geniş halk kitlelerince ermiş sayıldı. Birçok halk ozanı Yunus Emre mahlasıyla şiir yazdı. Çeşitli yerlerde, mezarı olduğu ileri sürülen “makam”larının olması, Yunus Emre’nin günümüzde bile birleştirici özelliğini göstermektedir. Mezarının Sarıköy2de bulunduğu kabul edilerek burada bir Yunus Emre anıt-türbesi yapılmıştır (1970).

Anadolu’da tekke şiiri geleneğini başlatan ve bu geleneğin en önemli temsilcisi olan Yunus Emre, şiirlerinde, tasavvufa uygun düşünce ve yaşam biçiminin değerlerini dile getirdi. Katışıksız, içten bir Tanrı sevgisinin temelini oluşturduğu bu şiirlerde, yaşamın gelip geçiciliğini, dünya malının insandaki cevheri yozlaştıracağını, bağlılığın, acımanın, erdemli olmanın önemli olduğunu, insanın kendisini Tanrı’dan uzaklaştıracak nefis düşkünlüklerini yenmeyi bilmesi gerektiğini vurguladı. Yunus Emre’nin şiirlerinin çıkış noktalarından biri de, insanı sevmeye verdiği önem oldu. Ona göre, insandaki(kendisindeki) tanrısal özü görüp, ikiyüzlülükten uzak sevebilen insan, olgun insandır;çünkü, insanı seven, Tanrı’yı sever. Gerçekte bu sevgi bütün varlıklar için aynı olmalıdır. Çünkü her varlıkta tanrısal öz vardır(vahdet-i vücut:çokluğun birliği). Yunus Emre’nin önerdiği bu sevgiye dayanan yaşama biçimi ve düşünce sistemi daha sonra gelen pek çok ozanca, yüzyıllar boyunca yaşatılarak etkisini duyurdu.

Yunus Emre, hem aydınlara, hem de halk kitlelerine seslendiği şiirlerinde aruza da, heceye de yer verdi. İlahilerini heceyle, klasik koşma biçiminde ve halkın konuşma dilindeki kullanımlarıyla, deyimleriyle çeşitlendirdiği yalın bir dille yazarken, kimi şiirlerinde yalın dilden ayrıldı, musammat gazel biçimini kullandı. Bununla birlikte, bütün şiirlerinde Türkçe sözdizimini bozmadı. Saf bir Tanrı sevgisini kaynak olarak alması, içtenlikli anlatımı, sanatlı söyleyişe yönelmemesi, karmaşık tasavvuf düşüncesini halka sevdirmesinde ve öğretmesinde en önemli etken oldu. Yunus’un şiirleri bestelenerek tekkelerde eğitim amacıyla okundu.

Yunus Emre’nin Divan’ını oluşturan şiirleri dışında öteki yapıtı, on üç beyitlik bir ön bölüm, bir nesir bölümü, 550 beyitlik üçüncü bölümden oluşan ve aruzla yazılan Risalet-ün-Nushiyye’dir. (Öğütler Kitabı, 1307). Yunus Emre’nin yaşamı ve düşünceleri, çağdaş sanatçılara da esin kaynağı oldu. Bunlar arasında Ahmet Adnan Saygun’un Yunus Emre Oratoryosu(1946), Nezihe Araz’ın Dertli Dolap(1961) romanı. Recep Bilginer’in Yunus Emre (1974) oyunu sayılabilir.


ESERLERİ:

Yûnus Emre’nin bilinen iki eseri vardır:

1. Risâlet-ün-Nushiyye: Mesnevî şeklinde, “Fâilâtün Fâilâtün Fâilün” vezniyle yazılmış tasavvufî, ahlâkî, dînî bir eserdir.

2. Dîvân: Yûnus Emre Dîvânının birçok yazma nüshaları vardır. Fakat bu Dîvân’daki bütün şiirlerin Yûnus Emre’nin olduğu söylenemez. Yûnus tarzında söylenen daha sonraki şâirlerin şiirleri de karışmıştır. Taş basması nüshaları da vardır.
 

sayih

 
Katılım
29 Ağu 2007
Ynt: Yolumuzu Ay_dınlatan aşıklar

Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri


Sivrihisar o yılların kültür merkezlerinden biridir. Yeni nesiller sağlam bir tedrisattan geçirilir. Ancak içlerinden biri dikkat çeker. Bu çocuk okuduğunu hafızasına nakşeder ve akıllara durgunluk veren bir seziş kabiliyeti vardır. Hocaları “Oğlum Mahmud!” derler, “Senin önün açık, hiç buralarda durma, doğru İstanbul’a!”

Mahmud çeker çarığını, Dersaadet’e koşar. Zamanın gözde medreselerinden Ayasofya’nın kapısını çalar. Osmanlı’da istidadı olanların önü açıktır. Nitekim İmparatorluğun âlimleri bu pırlantayı keşfeder, hususi bir eğitimden geçirirler. Hele müderris Nasırzade hususi bir ihtimam gösterir ona.

Genç Mahmud, Edirne’de, Şam’da, Kahire’de kalır, çok alim tanır. Eşi zor bulunan sohbetlere katılır. Nitekim Ferhadiye Medresesine müderris atanır. Derken genç yaşta kadı olur Bursa’ya.

GARİP DAVA
Üftade Hazretleri’nin dergâhına devam eden bir garip vardır. Bunu öyle bir Haremeyn hasreti sarar ki sormayın. İşini gücü bırakır, hacı uğurlar, hacı karşılar. Onlara sarılır, koklar, ayaklarının tozuna sürer yüzünü. Bir tek hurmayı, bir yudum zemzemi saklar yıllarca. Söz Mükerrem Mekke ya da Münevver Medine’den açılmaya görsün, aha şuracığını bir ılıklık basar, gözleri dolar.

Ama paranın gözü körolsun. Meret bir türlü denkleşmez ki. İşte o yıl da hacılar denklerini hazırlar, yola çıkarlar. Garibin hayvanı yoktur, uzun süre peşlerinden koşar, ancak ilk molada böyle olamayacağını anlar, döner geri. Yemeyi içmeyi unutur, uykuyu dağıtır. O Hicaz sevdası ile yanıp tutuşadursun arefe gelir çatar. Milletin bayram neşesiyle sağa sola koşturdukları demlerde iyiden iyiye mahzunlaşır.

OLUR MU OLUR
Üftade Hazretleri onu bir kuytuda hıçkırırken görür. “Sen Eskici Mehmed Dede’yi bul” der, “selâmımı söyle, seni hacca götürsün!”

Garip adam “Öyle şey olur mu?” demez. Eğer Üftade Hazretleri diyorsa olur, mutlaka olur. Zerre kadar ‘acaba’sı yoktur. Sevinçle Mehmed Dede’yi bulur. Büyük veli, garip aşığın elinden tutar ve göz açıp kapayıncaya kadar Arafat’a uçarlar.

Orada hemşehrilerini bulurlar. Birlikte konaklar, birlikte otururlar. Hatta emanet alır, emanet bırakırlar. Sonra geldikleri gibi dönerler geri. Karısı adama inanmaz. O, üç günün hesabını sorar. Hatta işi büyütür, kadıya çıkar. “Bu yalancıyla yaşamak istemiyorum!” der. “Yok efendim hacca gitmiş de, tavaf etmiş de, zemzem içmiş de... Bir sürü maval işte!”

Kadı Mahmud önce adamcağızı, sonra Eskici Mehmed Dede’yi dinler. İkisi de üç aşağı, beş yukarı aynı şeyleri söylerler. “Bir anda şeytanı iklim iklim dolaştıran Allah, sevdiklerini de gezdirmeye kaadirdir!”

TEKKEYE GELEN KADI
Nihayet Bursalı hacılar döner, hadiseyi doğrularlar. Kadı Mahmud bir hoş olur. Makam, mertebe gülünç gelir gözüne. O saatte gemileri yakar, niyetlenir dervişliğe. Önce Eskici Mehmed Dede’nin kapısını çalar. Ama mübarek “senin nasibin bizden değil!” der, “Üftade hazretlerine gitsen gerek!”

Kadı Mahmud adamlarına “tiz atım hazırlansın!” der, kurulur eyere. Üftade Hazretlerinin dergâhına yaklaştığı sırada atının ayakları kayalara saplanır. Gelgelelim, henüz yaşadıklarını muhakeme edecek halde değildir. Atı bırakır, yürür kapıya. Karşısına ilk çıkana “Ben!” der, “Bursa kadısıyım. Geldiğimi söyleyin, Şeyh Üftade’yi göreceğim!” Kapıdaki yaşlı derviş önce acı acı güler, sonra “Üftade benim evladım!” der, “Ama bu kapı yokluk kapısıdır, eğer malını, mülkünü, itibarını, rütbeni silemeyeceksen var git işine.” Kadı Mahmut mahçup ve pişmandır. Üftade Hazretleri kadife gibi yumuşak bir sesle devam eder: “Bak yavrum bu yol çilelidir, görmüyor musun atın bile döndü geriye!”

ZOR İMTİHAN
Bunlar ne mânâlı sözler, bu ne içe işleyici sestir. İşte o an tevhid denizine yelken açar, sıyrılır yalan dünyanın girdaplarından. “Bu huzur hiç bitmese” der. Ama şimdi çetin imtihanlar bekler onu.

Koca Kadı, denilen herşeyi yapar, mesela sırmalı kaftanıyla mahalle mahalle dolaşır ciğer satar. Peşinde yalınayak veledler, arsız kediler.

Alay edenler, fıkır fıkır gülenler. Eski memurları “deli mi ne?” derler. Ama o direndikçe üstüne yürür, nefsinin burnunu sürter yerlere.

İşte helâları temizlediği günlerden birinde avluyu bir davul sesi doldurur, sonra tellâlın gür sesi duyulur. Bursa’ya atanan yeni kadıyı ilan ederler. Bir şaşaa, bir depdebe, bir gulgule...

Alçak nefis diklenmek ister. “Sen sürün bakalım” der, “Elin oğlu bıraktığın makama oturdu bile!” Ama o vesvelere güler geçer, “Boşversene!” der, “Sen buna lâyıksın. Hatta buna bile lâyık değilsin ama...”

İşte, tam o an ufuklar görünür, gökler duvak duvak açılır. Kalbine anlatılmaz bir huzur ve sürur dolar. Üftade hazretleri develer yükü kitabın veremeyeceğini bir bakışıyla talebesinin kalbine nakşeder. Artık bulutların üstünü, yerin altını görür, zikreden zerreleri işitir. İşte bu yüzden çimlere basamaz, çiçekleri koparamaz.

Ve Sivrihisarlı Kadı Mahmud, Aziz Mahmud Hüdayi olur. Aziz Mahmud Hüdayi hazretleri, hocasına çok hizmet eder, ömrünün son demlerinde yanında olur, duasını alır. Üftade Hazretleri öylesine hoşnut olurlar ki anlatılamaz. Hatta açar ellerini “Allah ne muradın varsa versin” der, “Padişahlar ardınca yürüsün e mi?”

‘Hocamın duası yerine gelsin’
Bir gün Sultan Ahmed Han yolda Hüdayi Hazretlerine rastlar, derhal atından inip eyeri gösterir. “Efendim buyurmaz mısınız?” Talebeleri Hüdayi Hazretleri gibi mütevazı bir velinin bu teklifi reddedeceğini sanır. Ancak Hudayi Hazretleri hayvana biner, Koca Padişahı ardından yürütür. Ama birkaç adım ya gider, ya gitmez iner.

“Bunu sırf hocamın duası yerine gelsin diye yaptım” der, “Yoksa Padişahımın atına binmek ne haddime!”


Hüdayi Hazretleri hocasının vefatı üzerine Hoca Saadettin’in tavsiyelerine uyar, İstanbul’a yerleşir. Küçük Ayasofya tekkesinde talebe okutur. Sonra Fatih Medreselerinde fıkh, hadis, tefsir dersleri verir. Ama onun gönlünde sevenleri ile başbaşa olacağı bir tekke yatar. Üsküdar’da bir arazi alır ve gönlüne göre bir dergâh kurar. İstanbullular akın akın sohbetine koşar, himmetine kavuşurlar. Gel zaman, git zaman namı ötelere yayılır. Tam dört sultan (III. Murat, III. Mehmed, II. Osman ve IV. Murat Han) eşiğine gelir, diz çökerler yanıbaşına. Mübarek, o güçlü feraseti ile onlara gölge olur. Kâh tedbir gösterir, kâh hedef çizer. Ferhat Paşa ile birlikte İran seferine katılır, askeri zafere inandırır.

Gün gelir Hüdayi dergâhı Hakk aşıklarına yetmez olur. Mübarek derslerini Sultanahmed Camii’ne taşır. Ancak koca cami dahi dar gelir. I. Ahmed Han bir gece çok sıkınılıdır. Ruyasında Avusturya kralı ile güreşir, lâkin sırt üstü yere düşer. Görünüşte kabus gibi bir şeydir. Büyük bir telâşla rüyasını yazar ve Hüdayi dergahına yollar. Ancak Aziz Mahmud Hazretleri ulağı kapıda karşılar pusulayı okumadan cevabi mektubu sıkıştırır eline. Onun tabirine göre toprak “kuvvet” demektir. Sırtının yere değmesi arkalarında ki himmete işarettir. Hulasa zafer bizimdir. Nitekim zaman büyük veliyi haklı çıkarır. Osmanlı muzaffer olur.

ALTIN MI İSTİYORSUN, AL!
Aziz Mahmud Hazretlerine hanım olmak kolay değildir. Zira mübarek elindekini avucundakini dağıtır ve fukara gibi yaşar. Kadıncağız hamiledir ama karnını bile doyuramaz. Ev rutubetli ve soğuktur, dahası ne yemek yağı vardır, ne kandilin yağı. Bir gün kadının gırtlağına gelir. “Yetti gayri!” der, “sen tut Bursa Kadılığı gibi bir makamı bırak, malını mülkünü ona, buna dağıt. Sonra köleler gibi sürün. Bebeğimizi saracak çaputumuz bile yok. Yaptığın iş mi yani?” Aziz Mahmud Hüdayi sesini çıkarmaz, sadece mânâlı mânâlı güler. İşte tam o sıra kapı çalınır. Sarayağaları altın dolu torbaları eşiğe bırakırlar. “Sultanımız Efendimiz, ellerinizden öpüyorlar” derler, “Hadiseler aynen tabirinizdeki gibi gelişti. Lütfen, bunları kabul edin, sevindirin bizi!” Hanımı mahçup ve pişmandır. Eh, o altınlar da geldiği gibi gider tabii, anında bulur yerini. Üsküdar garibi bol semttir, fukara bol bol sebeblenir.

DALGALAR KUBBE KUBBE
Sultanahmet Camii’nin açılacağı gün cuma hutbesini okuma şerefi Aziz Mahmut Hüdayi Hazretlerine verilir. Ancak o gün deniz kabına sığmaz, rüzgar kamçı kamçı dolanır. Dalgalar kubbe kubbe gelir, sahili döverler. Sular zeminde patlarlar gülle gibi. Ama Hüdayi Hazretleri fırtınaya aldırmaz, Sarayburnu’na doğru açılırlar. Teknenin geçtiği yerde derya sütliman olur. Talebeleri ardısıra ilerler, adeta tünelden geçerler.

İşte bu ehline aşikar yol zaman zaman sandalcılar tarafından kullanılır. Hoş, Üsküdarlı kayıkçıların tamamı ona intisaplıdır. Netameli havalarda “Ya Rabbi şeyhimin hatırına” der, sığınırlar Hüdayi yoluna. Sözkonusu geçit daima sakin, daima emindir.

İŞTE KERAMET
Hüdayi Hazretleri bir gün saraydadır. Feyzli bir sohbetin ardından namaz vakti girer. Mübarek taze bir abdest almaya niyetlenirler. Sultan Ahmet koşar ibrik getirir. Şehzadeler seccadeleri sererler. Valide Sultan kafes arkasında peşkir hazırlar. Kadıncağız kalbinden “Ah” der, “Ah mübareğin bir kerametini göreydim.” Aziz Mahmud Hüdayi Hazretlerine malum olur. “Hayret!” buyururlar, “Bazıları hâlâ keramet görmek istiyor. Koca Halife-i rûy-i zemin bizim gibi bir garibe ibrik tutsunlar, muhterem anneleri peşkir hazırlasınlar. Bundan âlâ keramet mi olur.”

ÖLECEKLERİNİ BİLSİNLER
Birgün padişah, Aziz Mahmud Hüdayi Hazretlerinden dua ister. Mübarek ellerini açar “Ya Rabbi bizi sevenler, denizde boğulmasınlar, yaşlılıklarında muhtaç olmasınlar, imanlarını kurtararak ölsünler ve öleceklerini bilsinler!” diye dua eder.

Ahmed Han, ömrünün son günlerinde meçhul kimselere selam vermeye başlar. “Neler oluyor?” diye soranlara, “Hayret!” der, “Görmüyor musunuz? Sahabenin büyükleri ve Hülefa-i Raşidin yanımızdalar. Bana hazırlan diyorlar. Yarın Efendimize gidecekmişiz”.

Mübârek nice hazırlanır, onu bilemiyoruz. Ama bildiğimiz o ki ertesi gün kavuşur özlediklerine.

Aziz Mahmud Hüdayi hazretleri Üsküdar'da kendi adını taşıyan dergâhın bahçesinde medfundur.
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Katılım
24 Eyl 2007
Ynt: Yolumuzu Ay_dınlatan aşıklar

Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri
beni etkilenliyenler arasında
kim verebilir ki o sınavı koskaca kadı...belki bizede nasip olur şefaatları
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Katılım
24 Eyl 2007
Ynt: Yolumuzu Ay_dınlatan aşıklar

OSMANLI İMPARATORLUĞUNUN MANEVİ KURUCUSU ŞEYH EDEBALI

Şeyh Edebalı 1206 yılında Merv'de doğdu.Selçukluların Şeyh'ül İslam'ı Şeyh Sadrettin Konevi ve Mevlâna Celâleddini Rumi'nin çağdaşıdır.Künyesi İmadüddin Mustafa b.İbrahim b.İnac el-Kırşehri'dir. Edebalı ilk tahsilini Karaman'da yaptı.Hanefi hukukçusu Necmeddin ez-Zahidi'nin öğrencisi oldu.Daha sonra Dımaşk'a(Şam)giderek Sadreddin Süleyman b.Ebül-iz ve Cemalettin el-Hasiri gibi dönemin tanınmış alimlerinden dini ilim tahsil etti.Şam'dan ülkesine dönünce tasavvufa yöneldi.Eskişehir yakınlarında bulunan İtburnu Köyü'nde bir zaviye kurarak halkı irşada başladı.Aşıkpaşazade zaviyesinin hiç boş kalmadığını,Edebalı'nın gelip geçen fukaranın hertürlü ihtiyacını gidermeye çalıştığını,hatta bu maksatla koyun sürüsü bulundurduğunu kaydederler.


Söğüt ve Domaniç yaylaları,Selçuklu Devleti tarafından aşiretine yaylak ve kışlak olarak verilen Osman Gazi sık sık Edebalı'nın zaviyesinde misafir olarak kalırdı.Orta Asya'dan getirdikleri bir takım özelliklerden dolayı alim ve sûfilere karşı son derece hürmeti olan Osman Gazi,mübarek günlerde Edebalı'nın zaviyesine giderek dini ve idari konularda ,onun görüşlerini alırdı.

Misafir olarak kaldığı bir gecede gördüğü rüya şöyle idi.Şey Edebalı'nın koynundan çıkan bir ay geldi kendi koynuna girdi.Göğsünden bir ağaç bitti.Öylesine büyük bir ağaç oldu ki dalları gökleri,kökleri tüm dünyaya sardı.Gölgesi bütün yeryüzünü tuttu.İnsanlar o ağacın gölgesinde toplandılar.Ulu dağlara ve dağların eteğinden çıkan coşkun sulara hep o ağaç gölge etti.

Osman Bey rüyasını Şeyh Edebalı'ya anlatır.Edebalı rüyayı şöyle yorumlar:"Oğul Osman,Hak Teala sana ve soyuna hükümranlık verdi mübarek olsun,kızım Malhun Hatun senin helâlin olsun."der.Edebalı'nın bu yorumu üzerine Osman Gazi Malhun Hatun(Rabia Bala Hatun)ile evlenir.

Şeyh Edebalı ahi teşkilatının reisi idi.Ahi Şehliğinin Edebalı'dan sonra kime geçtiği bilinmemektedir;ancak daha sonra I:Murat'a intikal etmiştir.Bilecik'in Osmanlılar tarafından fethedilmesinden sonra zaviyesini buraya taşıyan Edebalı,aynı şekilde dini hizmetlerine devam etmiştir.Osman Gazi'nin vefatından sonra kızı ve torunu Alâaddin Bey ile Bilecik'te Edebalı'ya Kozağaç(Şimdiki Karaağaç) köyünün öşür ve hasılatı verilmiş,kızı Rabia Hatun da kendilerine verilen bu köyü tekkeye vakfetmiştir.Şeyh Edebalı uzun bir hayat sürdükten sonra 726(1326)yılında Bilecik'te vefat etti.Zaviyesinin mescid olarak kullanılan odasına defnedildi.

Edebalı,mutasavvıf olmasının yanında ilk Osmanlı kadısı ve müftüsüdür.Dönemin birçok fakihi ile görüşmüş ve onlardan ders almış,çok sayıda talebe yetiştirmiştir.Önde gelen öğrencilerinden aynı zamanda damadı Dursun Fakih,Edebalıdan sonra Osmanlı Devleti'nin ikinci müftüsü ve kadısı olmuştur.Mevlidi Şerif'in yazarı Süleyman Çelebi,Mahmut Paşa yönüyle ikinci kuşaktan Şeyh Edebalı'nın torunudur.

Bilecik Edebalı zaviyesine kendisiyle birlikte hanımı,kızı,zamanın büyüklerinden Molla Hattab-ı Karahisar,Şeyh Muhlis Baba ve isimleri bilinmeyen bazı yakınları defnedilmiştir.

Ahi reisi Şeyh Edebalı kendisini dinleyenlere;
"Toprağa bağlanın.Suyu israf etmeyin.Mirasınızın sağlam kalmasına dikkat ediniz.Veriniz,cömert olunuz elleriniz yumuk kalmasın.İlim sahiplarini koruyunuz.Ağaç dikiniz.Ödünç aldığınızı fazlasıyla iade ediniz.Kuran-ı Kerimi güçlü olmak için okuyunuz.Bağınızı bahçenizi viran bırakmayınız.Hadis ezberleyiniz.Bildiklerini öğretenler unutmazlar.Asıl ölüm ilimden payını almayanlaradır.Faydalı ile faydasızı bilenler bilgi sahipleridir...."der ve tavsiyelerde bulunurdu.

Şeyh Edebalı geleceği görebilen bir kişiliğe sahipti.Neyin ne kimin kim olduğunu bilen bir insandı.O gelecekteki Türk birliğini,Kayı Boyunun dolayısıyla Osman Bey'in kuracağını sezmişti.Tüm Kayı Erenleri edebalıdan feyiz almıştı.
 

sayih

 
Katılım
29 Ağu 2007
Ynt: Yolumuzu Ay_dınlatan aşıklar

Bişr-i Hafi


Nefeslerin buhar olup savrulduğu ilik donduran bir kış günü. Gün doğalı çok olmuştur ama genç adam yeni yeni doğrulur. Gözlerinde bir ağırlık vardır, şakakları zonklar. Hep öyle olur, eğlence ile geçen gecenin sabahı mahmurluk basar ve kulakları uğuldar. Karnı tok, sırtı pektir ama huzursuzdur. O sıra kapı çalınır. Hizmetçi koşup açar. Soğuk hava içeri girer köşeleri dolanır. Kapıdaki adam kadife yumuşaklığında bir sesle sorar ama duvarlar yankı yapar:
-Bu ev kimin?
-Merv reislerinden Haris Abdurrahman’ın.
-Kendileri yoklar mı?
-Yok ama oğlu var.
-Bişr mi?
-Evet.
-Peki o hür müdür, kul mudur?
-Elbette hürdür.
-Hür olduğu belli, çünkü kul gibi yaşamıyor.
-Anlayamadım?
-Sen bu kadarını söyle, o anlar.
Bişr fırlar ama meçhul ihtiyar yok olmuştur. Acaba adı menkıbelerde geçen Hızır aleyhisselam o mudur?
Genç adam tutulur kalır. Bir an oyun ve eğlence ile geçen gecelerinden iğrenir. Kendine yeni bir istikamet çizecektir ancaaak.
Ancak çevresi onu, ona bırakmaz. Öyle ya hem böylesine zengin hem bu kadar cömert arkadaş kolay bulunmaz. “Yoldaşını bırakmak delikanlılığa sığmaz” der, eteğine yapışırlar. Koluna girer, meyhanelere sürüklerler. Yine o mâlum geceler, defler, kadehler, dümbelekler...
Ama Bişr eski Bişr değildir. Ayakları işrethaneleri dolaşsa da gönlü hakikatleri arar.
Bir gece ama şakır şakır yağmur yağan bir gece evine dönmektedir. Çamur içindeki bir kâğıt dikkatini çeker. Üzerinde besmeleyi görünce yerden alır. Çamurlarını siler, öper, koklar. Eve gelince gül yağları ile siler duvara asar. O gece Merv âlimleri rüyalarında Bişr’i görürler ki onların bile özlediği manevi ikramlar içindedir.
Rabbinden haber var
Ulema Bişri arar, sorar, mâlum yerlerde bulurlar. Onu dışarı çıkarırlar. Rengi sapsarıdır. Korkuyla sorar.
-Siz burada... Hayrola?
-Sana Rabbimizden haber var.
-Biliyorum, bana çok kızıyor.
-Aksine seni çok seviyor.
-Ama nasıl olur?
-Sen dün gece çamurdan bir kâğıt buldun mu?
-Buldum.
-Yerden aldın mı?
-Aldım.
-Öpüp kokladın mı.
-Kokladım?
-Güzel kokular sürüp duvara astın mı?
-Astım.
-İşte Allahü teâlâ da ismini temizlediğin gibi seni temizledi ve o kâğıda hürmet ettiğin için adını aziz kıldı.
Bişr son kez meyhaneye girer, arkadaşlarıyla vedalaşır. O anı hatırlamak için hayatı boyunca yalınayak dolanır çünkü tevbe ettiğinde ayakları çıplaktır. İşte bu yüzden adı “Hafi” (yalınayaklı) kalır.
Nereden nereye
O günden sonra ilim peşinde koşar. Önce dayısının medresesinde okur. Sonra Mekke, Kûfe, Basra ve Şam’a gider.
Çok alim tanır, çok kitap okur, ilim meclislerine katılır, ezber yapar, notlar tutar. Nitekim Bağdat’a gelir. Fudayl bin İyad, Muafa bin İmran ve İmam-ı Malik ile birlikte bulunur. Maruf-i Kerhi Hazretleri ile dost ve sırdaş olur. Nurlu dergâhına birçok genç gelir gider ki Sırriy-i Sekati bunlardan biridir. Ahmed bin Hanbel, Bişr-i Hafi Hazretlerine karşı çok hürmetkârdır. Talebeleri sorarlar:
-Efendim hadiste eşiniz benzeriniz yok, fıkıhta müctehidsiniz. Bişr gibi bir dervişin kapısında ne arıyorsunuz?
-Evet hadis ve fıkhı ondan iyi bilirim ama o kalp ilimlerinde hepimizden iyidir.
Birgün askerler bir mahkûmu meydana çıkarırlar. Suçu ağır olmalıdır. O kadar çok kırbaç vururlar ki derileri yarılır. Etlerinden sızım sızım kan sızar. Lâkin genç bir kere bile sesini çıkarmaz. Muhafızlar kan ter içinde kalır, nefeslenmek için dururlar. Bişr gence sokulup sorar:
-Biliyor musun tahammülüne hayran kaldım.
-Nasıl ağlayıp bağırabilirim ki. Kalabalığın içinde sevdiğim kız var ve şu an beni görüyor.
-İyi ama Allah-ü teâlâ seni her an görüyor. Onun edebini gözetmeyi hiç düşünmedin mi?
Genç öyle bir “Allah” der ki kendinden geçer. Yüzlerce kırbaca direnen vücut bu aşka tâkat getiremez. Muhafızlar yanına koştuğunda çoktan can vermiştir.
Hoca hekim olunca
Bişr-i Hafi her hadiseden hikmet alır. Mesela Abadan civarlarında bir saralı görür ki, toprağa düşmüş çırpınmaktadır. Yanına varınca cüzzamlı ve kör olduğunu farkeder. Yaralarına üşüşen karıncalar etlerini koparmaktadırlar. Başını kucağına alıp su verir. Genç kendine gelince “sen de kimsin?” diye sızlanır, “hem Rabbimle arama niye girdin?”
Aslında Bişr-i Hafi mükemmel bir tabibdir. Bitkileri ve baharatları çok iyi tanır ve onları ustalıkla kullanır. Otlardan köklerden mi yoksa dualarının bereketiyle mi bilinmez Allahü teâlâ onun hastalarına şifa dağıtır.
Bir gün evine girerken tefekküre dalar. “Bağdat’ta bunca insan var. Kimi Yahudi, kimi Hıristiyan. Ben ne yaptım ki bu devlete kavuştum? Onlar neyi yapmadılar ki mahrum kaldılar?” Böyle düşünürken sabah ezanları okunmaya başlar ki o hâlâ eşiktedir.
Bişr-i Hafi ölümüne doğru birisinden ödünç gömlek alır ve kendi gömleğini bir fakire bağışlar. Hasılı ardından bir gömlek bile bırakmaz. O Bağdat’a geldikten sonra hayvanlar yerleri kirletmezler çünkü mübareğin yalınayak dolaştığını bilirler. Bağdatlılar hayvanların eskiye döndüklerini farkedince “Eyvah” derler, “Bişr-i Hafi ölmüş olmalı”
Bişr-i Hafi buyurdular ki
* İki şeyden kaçın: “Çok yemekten ve çok konuşmaktan”
* Dünyada aziz olmak isteyen diline sahip olsun. Şahitlik yapmasın, imam olmasın, ziyafetlere katılmasın.
* Sabır Allah-ü teala’yı kullara şikayet etmemektir.
* İnsanlar arasında tanınmak isteyen ahiretin tadını alamaz.
* Şöhreti seven Allah’tan korkmaz.
* Övülmekten hoşlanmak ahmaklıktır.
* Sabır susmaktır. Konuşan, susandan daha fazla vera sahibi olamaz.
* Kötü insanlarla arkadaşlık yapan iyi kimselere sui zan eder.
* Dün öldü, yarın doğmadı, bugün can çekişiyor. Sen bu anı değerlendir.
* Topal bir karınca düşünün. Bir buğday için saatlerce uğraşır, didinir, tam yuvasının ağzına getirir ki taneyi kuş kapar. Ölüm kuşu da böyledir. Kimse dünyadaki emeline kavuşamaz.
 
Katılım
27 Eki 2007
Ynt: Yolumuzu Ay_dınlatan aşıklar

ARİFUL KUTBUN
BU DA BENDEN ;D





Hz. ÜFTADE

KUDDİSE SIRRUHU
(1490-1580)






HAYATI ve ŞAHSİYETİ




Mehmed Muhyiddin Üftade 895 (1490) yılında Bursa'da dünyaya gelmiş, 988 (1580)'de yine Bursa'da vefat eylemiştir. Üftade, Bursa'da kurulup teşkilatlanan ve daha sonra Anadolu ve Balkanlar'a yayılan Celvetiye Tarikatı'nın Piri ve Aziz Mahmud Hüdayi'nin de şeyhidir.



Üftade Adını Alışı

Gençlik yıllarında Ulucami ve Doğanbey Mescidi'nde fahri müezzinlik yapan Mehmed Muhyiddin'in sesi çok güzeldi. Halk O'nu dinleyebilmek için ezandan önce caminin etrafında erkenden toplanırlardı. Bir gün yaptığı bu hizmete mukabil caminin mütevellisi kendisine bir kaç akcelik maaş tayin etti. 0 gece rüyasında "mertebenden üftade oldun (düştün) itabına maruz kalan Mehmed Muhyiddin, derhal maaşı terk ederek kendisine "Üftade" lakabını taktı. Daha sonraları da bazı şiirlerinde kullandığı sanılan "Muhyiddin" mahlasını bırakıp Üftade mahlasını kullanmaya başladı. Bu gün elimizdeki Divan'ı bu mahlasla kaleme alınmıştır.



Hocaları ve İlk Tahsili

Hz. Üftade ilk tahsilini Selçuk Hatun Camii imamı Muslihiddin Efendi adında bir zatın yanında yapmıştır. Yine ilk tasavvufi zevk ve neşveyi de muhtemelen bu zat vasıtasıyla tadmış, birçok keşif ve kerametlerine şahit olmuştur. Hatta O'nun tarikatına intisab etmek istemiş, fakat hocası o yaşta bir çocuğu kabul etmeyerek ileride arzu ettiği yüce makamlara erişeceğini işaret etmekle yetinmişti. Üftade bunun yanısıra Abdal Mehmed adında bir meczubdan da istifade etmiştir. Saçlarını uzatarak Abdal Mehmed'i taklid eden Üftade, Bu zat gibi zaman zaman Gökdere semtinde Cenk Kayası adında bir kayanın üzerine çıkar, saçlarını öne doğru dağıtarak Arap, İran, Hind ve Rum illerini keşfederdi.



Şeyhi Hızır Dede

Üftade'nin tasavvufi hayatı on yaşında iken tanıdığı Hızır Dede (öl. 913/1507) ile yeni bir mecraya girmiştir. Bayramiye şeyhlerinden olan Hızır Dede, Hacı Bayram Veli'nin (833/1429) halifesi Akbıyık Meczub'dan (öl.860/1507) icazet almıştır. Mihalıç kasabasında koyun çobanlığı yaparken soğuktan ayakları donarak kötürüm olunca Bursa'ya yerleşmiş, Ulucami çevresinde Vaiziye Medresesi'nde ikamet etmiştir. Üftade, Hızır Dede'nin yanında bir yandan riyazet, mücahede ve ilim tahsiline devam ederken diğer taraftan da babasının zoruyla ipekçilik mesleğinde çalışmıştır. Şifalı sulara ihtiyacı olan Hızır Dede'yi yıllarca sırtında kaplıcaya taşıyan Üftade, sekiz yıl şeyhine hizmet ettikten sonra on sekiz yaşında iken O'nu kaybetmiştir. Hayatını ibadet, riyazet ve mücahedeyle geçiren Hızır Dede, Kuzgunlukta yahut da Pınarbaşı'nda Üçkozlar zaviyesi altında bir yere defnedilmiştir.

Üftade şeyhinden icazet almasına rağmen O'nun ölümüyle birlikte çok meşakkat ve çile çekmiştir. İsmail Hakkı Bursavi'ye göre daha sonra Üveysi tarikle kemale ererek keşfi açılmıştır. Üftade seyr-ü sülükunun bu bölümünü şöyle anlatmaktadır:

"..Andan sonra alem-i istigraka düşüp altı-yedi günde seyreyledüm. Ne nefsüm kaldı ve ne siva kaldı".



Müezzinlik, İmamlık ve İrşad Hizmetleri

On altı yaşlarında Ulucami'de fahri müezzinliğe ve muhtelif camilerde imamlığa başlayan Üftade, bu vazifeleri on sekiz yıl sürdürdükten sonra vaaz ve irşad hizmetlerine başlamıştır. Doğanbey, Namazgah ve Kayhan Camilerinde hitabette bulunmuş, Aziz Mahmud Hüdayi de kendisini Kayhan Camli'nde tanıyarak intisab etmiştir.

Üftade, halkın ısrarı ve Emir Sultan Hazretleri'nin rüyada ricası üzerine Emir Sultan Camii Hatipliğine tayin edilmiş ve bu vazifeyi ömrünün sonuna kadar sürdürmüştür. Aldığı maaşı da dervişlere dağıtmıştır, Fakat daha sonraları dağın eteğinde yaptırdığı tekke ve bitişiğindeki camide Celvetiye Tarikatı'nin talimiyle meşgul olmaya başlayınca yerine yardımcısı Haleblizade Mahmud Efendi'yi görevlendirmiştir.



Velilikdeki Mertebesi

Hz. Üftade, hayatı boyunca ibadet, zühd ve takvaya son derece önem vermiş, şüpheli şeylerden uzak durmuştur. O daima halk içerisinde Hakk'ı aramış, uzlet yerine celveti tercih etmiştir. İsmail Hakkı Bursevi'nin ifadesiyle Üftade, fena ve beka mertebelerini cem eylemiş, fark ve cem makamlarından yüce sözler söylemiştir. Zulmani ve nurani yetmiş bin perdeyi geçerek her nesnenin sırrına vasıl olmuştur. 0 hem malumdur yani zahirde beşeriyet mertebesindedir ve hem de meçhuldür ki sırrı gaybü'l-gaybdedir. Hak'dan başka O'na kimse muttali olamamıştır. Bu yüzden Hz. Üftade: "Beni ehl, evlad ve etbadan hiç kimse bilmemiştir" demektedir. Üftade'nin kendi usulüyle Hakk'a vasıl olduğuna şu şiiri delalet etmektedir:

Geçesin alem-i ferşi
Dahi hem Kürsi ve Arşı
Gele muştucular karşı
Digil ya hu ve ya men hu

Hz. Üftade keşifle alakalı olarak müridi Hüdayiye ders verirken riyazeti esnasında çarşıda ölüleri dirilerden daha ziyade müşahede ettiğini haber vermektedir. Bundan başka süluku esnasında kendisine bir hal arız olduğunu, bütün mahlukatın gözünden kaybolduğunu, halkın içerisinde yürürken halkı görmediğini söylemektedir. Elini öperek ruz-i cezada kendisini unutmamasını istirham eden bir komşusuna Üftade'nin verdiği şu cevap O' nun insanlara karşı sevgi ve merhametini göstermesi açısından manidardır:
"Değil komşularımızı, bütün vilayetimizin halkını cehennemden kurtarmaya çalışalım. Lütf-ü İlahi'den istirham eyleyelim."



HALİFE ve POSTNİŞİNLERİ

Üftade çok sayıda mürid ve birçok halife yetiştirmiştir. Bildiğimiz halifeleri şunlardır: Aziz Mahmud Hüdayi (öl.1038/1628), Üftadezade Şeyh Mehmed Efendi (öl.994/1586), Üftadezade Mustafa Efendi (öl.1017/1608), Muabbir Veli Dede ( öl.1010/1601), İşkembeci Dede Can Alim Efendi, Tirevi İbrahim Efendi,, Hayreddin Efendi el-Bursevi.



Aziz Mahmud Hüdayi

İsmail Hakkı Bursavi'ye göre Üftade kamil manada iki kişiyi terbiye etmiştir. Bunlardan biri Kemal Dede adındaki müridi, diğeri ise Aziz Mahmud Hüdayi'dir. Gerçekten de Üftade'nin irşad silsilesi bu zatla yürümüş, Celvetiye Tarikatı daha Hüdayi'nin sağlığında yüz binlere varmıştır. Hatta bu yüzden Celvetiye Tarikatı'nı Hz. Hüdayi'nin kurduğunu söyleyenler bile olmuştur.

Hüdayi, Ferhadiye Medresesi'nde müderrislik ve Mahkeme-i Suğra'da naiblik yaptığı bir sırada gördüğü bir rüya üzerine öteden beri vaazlarına devam ettiği Bursa'nın büyük mürşidi Hz. Üftade'ye intisab ederek (984/1576) bu mesleği bıraktı. Bundan sonra çile dolu bir hayata başladı. Şeyhi Üftade'nin emri ile malını mülkünü fakir fukaraya dağıttı. Sırığın ucuna ciğer takıp sokaklarda sattı, tekkenin helalarını temizledi. Zaman oldu ki bir elmayı koklayıp üç günde bir iftar etti. Nihayet üç yıl gibi kısa bir zamanda sülukunu tamamlayarak 987 Zilhicce (1580 Ocak) ayında Şeyhi Üftade'den icazet aldı. İrşad vazifesiyle Sivrihisar, Rumeli ve istanbul'un muhtelif semtlerinde ikamet ettikten sonra Üsküdar'da yaptırdığı tekke ve bitişiğindeki camide Celvetiye Tarikati'nı yaymaya başladı. Bu arada tefsir hadis dersleri okuttu, kendi camii başta olmak üzere Sultan Ahmed ve Mihrimah camilerinde vaazlar verdi.

Aziz Mahmud Hüdayi 1038 (1628) tarihinde doksan yaşları cıvarında vefat ederek zaviyesindeki türbesine gömüldü.



Hazret-i Üftade'nin Postnişinleri

Hz. Üftade'den sonra Bursada'ki tekkede Celvetiye talimi aynen devam etmiş, bu tekkede Üftade'nin ahfadından Kutup İbrahim Efendi başta olmak üzere çok değerli şeyhler yetişmiştir. Hz. Üftade'nin vefatından tekkelerin kapatılmasına kadar geçen üç buçuk asırlık zaman içinde, Üftade Dergahı'nda, on üç şeyh postnişin olmuştur. Bu postnişinler şunlardır:



1. Şeyh Mehmed Efendi

Üftade'nin küçük oğlu ve halifesidir. Babasının vasiyeti üzerine kendisinden büyük olan ağabeyi Şeyh Mustafa Efendi'den önce Üftade Dergahı'na postnişin olmuştur. Mehmed Şemseddin Efendi, Hz. Üftade'nin nur-i kerametle küçük oğlunun az yaşayacağını bildiği için bu makamı önce O'na vasiyet ettiğini kaydetmektedir.

Şeyh Mehmed Efendi, pederinin yerine Emir Sultan Camii hatipliğine tayin olunmuş, ayrıca güzel ve Davudi sesiyle de şöhret bulmuştur. 994 (1585) yılında vefat eylemiştir.



2. Şeyh Mustafa Efendi
Hz. Üftade'nin büyük oğlu ve halifesi Şeyh Mustafa Efendi, kardeşinin vefatından sonra yerine postnişin olarak yirmi küsur yıl irşat hizmetinde bulunmuştur.

Alim ve şair bir zattır. "Bursa'nın kutbu" olarak anılan bu zatın ticaretle meşgul olduğu ve Ulu Cami'de müezzinlik yaptığı bilinmektedir. Gece gündüz ibadet, tevhid ve zikirle meşgul oldugu bir sırada Cemaziyelahir 1017(Eylül 1608) yılında vefat etmiştir.



3. Kutub Halil İbrahim Sadık
Mustafa Efendi'nin çoçukları yaşamamış, daha çocukken vefat etmişlerdi. Bir gün içli bir yakarışla dergah-ı ilahi'ye el açarak kendisine salih bir evlat ihsan etmesi için Cenab-ı Hakk'a dua ve niyazda bulunmuştu. Çok geçmeden Halil İbrahim dünyaya gelmiş, fakat bu sefer de Şeyh Mustafa Efendi'nin ömrU vefa eylemeyip dar-i bekaya göçmüştü. Şeyh Mustafa Efendi ölmeden önce oğlu İbrahim'in bakım ve terbiyesini damadı Şah Muhammed Efendi'ye vasiyet etmişti. İki yaşında iken yetim kalan İbrahim, eniştesi Şah Muhammed Efendi'nin himayesinde büyümüştü.

İbrahim Efendi, eniştesinin yanında on sekiz yaşına kadar devrinin resmi ilimlerini tahsil etti. Daha sonra Aziz Mahmud Hüdayi'nin arzusu üzerine İstanbul'a gelen Halil İbrahim, Hüdayi'nin yanında dört yıl riyazet ve mücahedeye devam edip seyr ü sülükünu tamamlayarak halife oldu.

Hz. Üftade'nin müridi Hüdayi'den, hilafet alarak Bursa'ya dönen Halil ibrahim'in halk arasında "kutub" namıyla şöhret bulmasi, O'nun kemalat ve faziletine delil olarak gösterilmektedir. Misri Dergahı Şeyhi Mehmed Şemseddin Efendi "Ruhaniyyetlerinden istimdad idenler, emeline nail olur" diyerek bunu teyit eder. Halil İbrahim, aynı zamanda şairdir. "Sadık" mahlasıyla şiirler yazmıştır. Halifelerinden Akbaba İmam Mehmed Zaifi, kendisinin birçok güftesini bestelemiştir. "Anlar bizi" kafiyeli şiiri de Niyazi Misri (öl.1106/1694) tarafından tahmis edilmiştir. Bu zat Kutub İbrahim Efendi'ye gayet derin bir hürmet duyar, huzurunda ayakta bekler ve "teberrüken" hizmetinde bulunurdu. Sultan IV. Mehmed 1069(1658) tarihinde Bursa'ya gelerek Halil İbrahim Hazretlerini ziyaret etmiş ve duasını almıştır.

13 Ramazan 1089 (29 Ekim 1678) cumartesi günü vefat eden Halil İbrahim Hazretleri, dedesi Hz. Üftade'nin yanına gömülmekten haya ettiği için vasiyeti üzerine türbenin dışında girişte bir yere gömülmüştür. Mezar taşndaki tacı on terkli olup evlatlarının tacı da aynı şekildedir. Hakkında birçok şair medhiye, mersiye ve tarihler yazmıştır.

Gazzizade Abdullatif, Kutub İbrahim'in altmış sene sonra kabrinin açıldığını, yüzünden şebnem gibi hayat alameti görüldüğünü yazmaktadır.



4.Şeyh Mehmed Efendi
Kutub İbrahim Efendi'nin oğludur. Alim bir zat olup Bursa'nın kutbu diye anılmaktadır. Yirmi yıl irşad hizmetinde bulunduktan sonra 11 Muharrem 1109 (30 Temmuz 1697) Salı gecesi vefat eylemiştir.



5. Şeyh Mustafa Efendi
Üftadezade Şeyh Mehmed Efendi'nin oğludur. Alim ve fazilet sahibi bir zattır. Yirmi beş yıl bu hizmeti ifa ettikten sonra 2 Şaban 1134(18 Mayıs 1721) Pazartesi günü vefat eylemiştir.



6. Şeyh Hayreddin Çelebi
Şeyh Mustafa Efendi'nin oğludur. Otuz sekiz yıl fasılasız şeyhlik yapmıştır. Alim, faziletli, cömert ve herkesin sevdiği bu zat, zamanının büyük bir evliyası olarak görülmektedir.

Eşrefzade Seyyid Şerifüddin Efendi'nin kızı Maşita Hatun'la evlenmiş, bu evlilikten Mustafa Efendi, Sırrı Ali, Mehmed Eşref adında üç oğlu olmuştur. Hayreddin Çelebi, 1172(1758) de vefat eylemiştir.



7. Şeyh Mustafa Efendi
Hayreddin Çelebi'nin oğludur.İyi bir tahsil gördükten sonra babasının yanında süluka başlamıştır. Babası vefat edince Eşrefzade Şeyh Fahreddin Efendi'ye intisab etmiştir. O da vefat edince Eşrefiye Dergahı Şeyhlerinden Abdülkadir Efendi'ye intisab ederek sülukunu tamamlayıp icazet almıştır.

Şeyh Mustafa Efendi'nin müridi olan Gazzizade Abdullatif Efendi (öl.1247/1831), Şeyh Mustafa Efendi'nin hem Celvetiye ve hem de Kadiriye'den icazetli olduğunu belirtmektedir.

Şeyh Mustafa Efendi, sülükunun başlangıcından ömrünün sonuna kadar kırk yıldan fazla bir zamanda teheccüdü bırakmamış, sünnet-i seniyyeye tam manasıyla riayet etmiş, nafile namazların terk edilmesine bile cevaz vermemiştir. Abdestsiz gezmez, her abdest alışında şükr-i vudu namazı kılar, kahve, tütün gibi keyif verici şeylerden kaçınırdı. Şeriat'ın erkanına ve tarikat adabına son derece dikkat eder, bütün vakitlerini vird, zikir, Kur'an ve kitap okumakla geçirirdi. Alim bir zattı. Abdestin sünnetleri konusunda fıkhi bir meseleden dolayı amelinden şüphe edip yirmi beş yıllık namazlarını kaza ettiği rivayet edilmektedir. Gazzizade Abdüllatif, kendisinin birçok kerametini gördüğünü söyleyerek bunları kitabında beyan etmektedir.

Şeyh Mustafa Efendi, 1 Ramazan 1217 (26 Aralık 1802) Pazar günü vefat eylemiştir, Kendisi orta boylu, hafif sakallı, kırmızı yüzlü, fukaraperver cömert bir kişiydi. Cenazesini yıkayan Hace Bekir Efendi, cenazesi yıkanırken kalbinin zikrettiğini ağlayarak anlatmıştır.



8. Ahmed Hasib Efendi
Ahmed Hasib Efendi, Şeyh Mustafa Efendi'nin oğlu olup Üftade'nin erkek evladından sonuncu postnişini olmuştur. Her türlü ilimin yanısıra Arapça ve Farsça'da da mahir olan Ahmed Hasib Efendi, Seyyid Nasireddin Buhari'nin makamına türbedar ve sonra şeyh olmuştur. Babasının vefatından sonra da Üftade Dergahı'na şeyh olmuştur. Güzel ahlakı, nazik, kibar, alim ve faziletli bir zattı. Birçok şiir ve ilahileri vardı. Kendisinin erkek evladı yoktu. Altı yıl halkın irşadıyla meşgul olduktan sonra 1 Zilhicce 1223 (18 Ocak 1808) Çarşamba günü vefat etmiştir. Uzun boylu, orta sakallı, beyaz yüzlü, nurlu bir çehresi vardı.



9. Şeyh Burhaneddin Efendi
Ahmed Hasib Efendi'nin kızı Rukiye Hanım, Pir Kadızade Mehmed Bey'le evlenmiş, bu aileden doğan Burhaneddin Efendi, Üftade'nin erkek evladı kalmadığından bilahere dokuzuncu postnişin olarak ceddinin makamına oturmuştur.

Burhaneddin Efendi, babasının vefatını müteakip makamına geçtikten sonra "Riyaset-i Meşayıh", "Baş müderris"lik ve Seyyidlerin işlerini tanzim eden bir müessese olan "Nakibü'l-Eşraf'lık vazifeleri uhdesi'ne verilmiştir, "Muaccelat-ı Evkaf" nezareti ve Tanzimat'ın ilanından sonra Bursa 'da teşekkül ettirilen "Meclis-i İdare-i Vilayet" vazifeleri de kendisine tevdi edilmiştir. En son 1260 (1844) yılında Sultaniye Medresesi'ne müderris olmuştur.

Burhaneddin Efendi, edib, vakur, güzel ahlaklı, iyi tabiatlı, cömert, akıllı ve kamil bir zattı. Hacca gitmiş ve Hazret-i Peygamberin Ravzası'na yüz sürmüştü.

1260 ( 1844) senesinde Sultan 1. Abdblmecid Bursa'ya geldiğinde Burhaneddin Efendi'yi ziyaret etmiş ve dönüşünde Ravza-i Mutahhara örtülerinden birini göndermiştir. Eyalet müşiri Mustafa Pasa, meşayıhı toplayarak tekbir ve tehlillerle örtüyü türbeye götürerek Üftade sandukasının üzerine örtmüşlerdir.

Şeyh Burhaneddin Efendi, Zilkade 1262 (Ekim 1845) de vefat eylemiştir.



10. Mehmed Üftade Efendi
Şeyh Burhaneddin'in oğludur. 1252 (1836) da doğmuş, 1261 (1845) de babasının vefatını müteakip onuncu postnişin olarak makamına oturmuştur.

Mehmed Üftade'nin babası Şeyh Burhaneddin Efendi'nin hanımı kısır olduğu için çocuğu olmuyordu. Bu yüzden hanımı kendisine bir cariye hediye etmişti. Bu cariye hamile kalınca Hz. Üftade rüyada çocuğun erkek olacağını müjdelemiş ve adını Mehmed Üftade koymasını emretmişti. Bu emir gereği doğan çocuğun adı Mehmed Üftade konmuştu. İşte bu çocuk büyüyünce babasının yerine onuncu postnişin olarak oturdu.

Yetmiş senenye yakın şeyhlik yapan Mehmed Üftade, rind ve laubali meşreb, yani geleneklere aldırmayan içi irfan ve ilim, ile dolu, hiç çekinmeden içine geleni söyleyen, naz ehli aşık bir zattı. Daha ziyade münzevi bir hayat sürüyordu.

Mehmed Üftade, 2 Zilkade 1331 (3 Ekim 1912) Cuma günü "Hu" zikriyle vefat etmiştir.



11. Mehmed Efendi
Mehmed Üftade'nin oğludur. Babasının vefatını müteakip bir yıl kadar şeyhlik yaptıktan sonra 6 Zilhicce 1332 (26 Ekim 1913) Pazartesi günü vefat eylemiştir.



12. Hakkı Efendi
Onuncu postnişin Mehmed Üftade'nin oğludur. Ağabeyi Mehmed Efendi vefat edince yerine geçmiştir. Ne kadar bu hizmeti sürdürdüğü ve ne zaman vefat ettiğine dair bilgi yoktur.



13. Muhtar Efendi
On birinci postnişin Mehmed Efendi'nin oğludur. Muhtar Efendi'nin meşihati zamanında 1925 yılında 677 sayili kanunla tekkeler ve türbeler kapatılmıştır.

Üftade Dergahı'nda postnişinlik yapan şeyhlerin tamamı Üftade Türbesi'nde medfundur.
 
Katılım
27 Eki 2007
Ynt: Yolumuzu Ay_dınlatan aşıklar

http://www.seyhnazim.org/silsile/SNKibrisi.htm

bunu da gönderecektim ama uzundu